New York'ta düzenlenen 81. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, uluslararası sistemin geçirdiği derin krizin ve diplomasi sahnesindeki ikiyüzlülüğün adeta bir özeti niteliğinde.
İsrail'in Gazze'deki katliamları, Orta Doğu'da tırmanan ABD-İran gerilimi, Rusya-Ukrayna savaşı ve yaşanan enerji krizi gölgesinde toplanan kurul, sert eleştirilere sahne olurken; perde arkasında güç gösterilerine, emperyal hesaplara ve bölgesel tuzaklara ev sahipliği yapmaktadır.
Birleşmiş Milletler çatısı altında ifade edilen "utanç" beyanları ile sahada uygulanan politikalar arasındaki uçurum, küresel düzenin ne derece tıkandığını bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Batı'nın timsah gözyaşları ve Netanyahu'ya büyüyen tepki
BM Genel Kurulu'nun en sıcak başlığı şüphesiz Gazze'de yaşanan soykırımdır. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun New York'a gelişi, kentte anti-siyonist Yahudilerin de aralarında bulunduğu kitlesel protestolarla karşılanırken; liderlerin konuşmalarında da İsrail'e yönelik eleştiriler öne çıktı.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in İsrail'e silah ambargosu uyguladıklarını açıklayıp, Gazze'deki saldırıları "kesin bir dille soykırım" olarak nitelendirmesi, samimi ve eyleme dökülmüş samimi bir tutum olarak dikkat çekti.
Buna karşın, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in söylemleri ciddi bir çelişki barındırmaktadır.
Macron'un Gazze'deki manzarayı "herkes adına utanç verici" olarak tanımlaması ve iki devletli çözüm vurgusu yapması, İsrail'e verilen askeri, siyasi ve ekonomik destek göz önüne alındığında bir "timsah gözyaşı" diplomasisinden ibarettir.
Sivil katliamlarına doğrudan veya dolaylı imkan sağlayan Batılı aktörlerin, BM kürsüsünden vicdan muhasebesi yapması uluslararası kamuoyunu ikna etmekten uzaktır.
Hakiki bir duruş, soykırımı lanetlerken İsrail'e sağlanan desteğin amasız ve fakatsız kesilmesini gerektirmektedir.
Trump-Şi diplomasisi ve Türkiye ve Pakistan için kurulan tehlikeli masa
Zirvede dikkat çeken bir diğer kırılma noktası, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in BM Genel Kurulu'na katılmak yerine doğrudan Trump ile görüşmeyi tercih etmesi oldu.
Tören sırasında Trump'ın Çin liderini etkilemek amacıyla yaptırdığı savaş uçağı gösterisinin Şi tarafından soğukkanlılıkla karşılanması ve Trump'ın jestlerine karşılık bulamaması, ABD diplomasisi açısından dikkat çekici bir an yarattı.
Ancak Çin tarafının görüşme sonrası yaptığı "rakip değil, ortak olalım" vurgusu, Pekin'in sonuca yönelik güç duruşunu teyit etmektedir.
Bağımsız ve özgül ağırlığı yüksek devletlerin küresel siyasetteki konumu, ABD gibi güçlü devletlerin tavırlarını da doğrudan şekillendirmektedir.
Buna karşın, ABD-Türkiye ilişkileri ve Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yönelik övgü dolu sözleri son derece dikkatli analiz edilmelidir.
Trump ve ABD'li Temsilci Tom Barrack'ın Erdoğan'a yönelik "sert adam, harika müttefik" şeklindeki iltifatları, samimi bir dostluktan ziyade ABD'nin bölgesel çıkarlarını koruma arayışının bir ürünüdür.
ABD; Körfez ülkeleri, Mekke İttifakı ortakları ve Türkiye'yi İran ile Husilere karşı kurulacak yeni bir cepheye dahil etme planı yapmaktadır.
Yemen Ensarullah Lideri Abdülmelik Bedreddin El Husi'nin Türkiye ve Pakistan'a yaptığı "ABD ve Suudi finansal vaatlerinin cazibesine kapılarak dış güçlerin tuzağına düşmeyin" uyarısı son derece kritik bir uyarıdır.
Türkiye'nin, masada kendisine yüklenmek istenen bu tehlikeli misyona ve tarafsızlığını bozacak bölgesel çatışma tuzaklarına karşı teyakkuzda olması şarttır.
İran'ın sahadaki ve diplomasideki gövde gösterisi
ABD-İran gerilimi BM koridorlarında en sert biçimde hissedilen başlık oldu.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın Genel Kurul'da Trump'ın suçlamalarına yanıt vererek, "Biz terörist değiliz, terörizmin kurbanıyız" demesi ve katledilen çocukların fotoğraflarını göstermesi üzerine ABD heyetinin salonu terk etmesi, Tahran'ın siyasi gövde gösterisinin bir göstergesidir.
Pezeşkiyan, diplomasiye açık olduklarını ancak güç diline asla boyun eğmeyeceklerini net bir şekilde ortaya koymuştur.
Daha da önemlisi, İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi'nin New York'ta Trump'ın özel temsilcileri Witkoff ve Kushner ile görüşmesi, Tahran'ın sahada elde ettiği gücü masaya yansıttığını göstermektedir.
İran'ın Hürmüz Boğazı'nın açılması ve krizin sona ermesi için sunduğu şartlar (deniz ablukasının kalkması, dondurulmuş varlıkların iadesi ve direniş hatlarında savaşın bitmesi), ABD'nin diplomatik alanda savunmaya geçtiğinin kanıtıdır.
Trump'ın İran krizine dair "seçimlerden sonra çözeceğiz ya da yok edeceğiz" şeklindeki tutarsız açıklamaları inandırıcılığını yitirirken, İran'ın BM zeminindeki kararlı tutumu sahadaki direnişin diplomasi masasındaki başarısı olarak kayıtlara geçmiştir.
BM 81. Genel Kurulu, bir kez daha göstermiştir ki Batı merkezli uluslararası kurumlar insani krizleri çözme yeteneğini kaybetmiştir.
İkiyüzlü söylemlerin ötesine geçemeyen Avrupalı liderler, İsrail'in saldırganlığına göz yummaya devam ederken; ABD ise bölge ülkelerine yeni roller biçerek kendi hegemonyasını sürdürme peşindedir.
Türkiye gibi bölgesel aktörlerin, iltifatlarla maskelenmiş diplomatik tuzaklara karşı uyanık olması, bağımsız dış politika çizgisini koruyarak Filistin halkının hakiki mücadelesinin yanında saf tutması hayati bir zorunluluktur.
- Dev vurgun, 10 aylık sessizlik ve 455 bin yatırımcının mağduriyeti / 24.09.2026
- Avrupa'nın jeopolitik sıkışmışlığı ve çok kutuplu dünya arayışı / 23.09.2026
- Refah, adalet ve gelecek kaygısının gölgesinde Türkiye’nin mutsuzluk tablosu / 22.09.2026
- ABD'nin savaş suçları, İran'ın masadaki şartları ve Hürmüz kilidi / 21.09.2026
- Trump’tan söylemde ‘barış’, eylemde ‘savaş’ adımları / 20.09.2026
- Mekke semalarında kirli oyun ve sahte bayrak operasyonları / 19.09.2026
- Trump yönetiminin çöküş senaryosu / 18.09.2026
- Türkiye tarımında çöküşün perde arkası / 17.09.2026
- Akaryakıtta savaş bölgelerini sollayan zam dalgası / 16.09.2026
























































