logo
28 TEMMUZ 2026

HAFTANIN SOHBETİ

01.06.2001 00:00:00
 
TÜRKİYE DİKKATLİ OLMALI

Hocam, konunun bir başka boyutuna geçmek istiyorum. Çünkü siz yazılarınızda konunun siyasi, kültürel, inanç boyutuna da önemle değindiniz. Bu konuda da sizin tahlillerinizi istirham edeceğim. Ama Mehmet Emin Koç Bey'e bir şey sormak istiyorum. Hocam, "Bağımsızlık bir milletin can damarıdır" diyor. 20 Mayıs'da düzenlenen mitingte de başlık yine ulusal bağımsızlık üzerine idi. Bu bağımsızlık meselesi neden bu kadar önemlidir?

Mehmet Emin Koç-Dilerseniz bundan önce bir şey söylemek istiyorum. Egemenliğin devri konusunda gündem edilen yeni düzenlemede, "Uluslarüstü yetkisi bulunan kurumlar" diye bir tabir var. Bugün uluslarüstü yetkisi olmak kavramını da irdelemek lazım. AB'nin uluslarüstü yetkisi olduğunu kim tespit ediyor? AB'ye, "Ey AB! Senin bütün ulusların üstünde bir yetkin var" diyerek ona bu yetkiyi veren kimdir? Yarın, öbür gün ABD, "Hayır! AB'nin değil benim daha çok uluslar üstü yetkim var. Çünkü benim param her tarafta yaygındır. Nereye inersem orası benim oluyor. Dolayısıyla AB'ye değil de bana bağlanacaksınız" demez mi? Zaten bizim yeni yetme siyasilerimizden bir kısmı şu anda Washington'daki lobilerle bağlantılar kurarak siyasete atılıyorlar. ABD, "Sizin içinizden insanlar bile bize geliyor" der ve o zaman "AB'ye değil de ABD'ye bağlanmak durumundayız" gibi bir şey ile karşı karşıya kalırsak ne olacak?

İbrahim Berk- Bir aktüel dergide, "Geçmişte, cumhuriyeti kuran komutanlardan bir tanesi de mandacı idi. Mandacılıkta ne var?" diyor. "İnönü de mandacı idi" diyerek bir zemin hazırlanıyor.

Mehmet Emin Koç- Bir başka husus şudur. 15-20 sene önce gençlerimizin bazıları Türkiye'deki yetkilerin bazılarının Rusya'ya devredilmesini istiyorlardı. Ama onlar terörist olarak içeri alınmışlardı. Rusya o zaman SSCB olup, dünya üzerinde bir gücü vardı. Bu delikanlılar terörist oluyorlar ve içeride yatıyorlar da böyle bir anlayışı devam ettirmek ne kadar hukuki oluyor? Bunu da irdelemek lazımdır.

Prof. Dr. Haydar Baş- Yani o gün suç olan bugün nasıl ak oluyor.

TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ OYUNLARA DİKKAT!

Mehmet Emin Koç- Hocam, yazılarında, hep, AB'nin kültürel temeline dikkat çekmiştir. Avrupa'nın Türk dünyasına ve özellikle Türk dünyasının merkezi ve kalbi olan bizlerle hep problemi olduğunun altını çizmişlerdir. Mesela 7-8. Asırlarda, Oğuz boylarının Avrupa'ya akınları esnasında, o zamanın Hıristiyan güçleri, Türklere karşı yemin etmişlerdir. Hıristiyan olmadıkları müddetçe Avrupa'ya giremeyeceklerini, ittifak edemeyeceklerini ortaya koymuşlardır. Arkasından aynı hali 11. Asırda Endülüs'te görüyoruz. Bütün Avrupa dünyası, İspanya'daki Müslüman topluluğun dini Hıristiyanlık olmadığı için tek vücut oluyor ve Endülüs'te taş üstünde taş bırakmıyor. 800 yıllık Endülüs İmparatorluğundan geriye bir tek Müslüman kalmıyor.

Prof. Dr. Haydar Baş- Belki de bu tarihin en büyük vahşetidir. Dünyada böyle bir olay görülmemiştir. İşin enteresan tarafı hiçbir tarihçi de bunu gündem etmiyor. İspanya'ya gidin bakın, 800 sene süren bir medeniyetin izlerini görürsünüz. Kurtuba'ya gidiyorsunuz, bir medeniyet görüyorsunuz. Elhamra'ya gidiyorsunuz, bir medeniyet görüyorsunuz. Peki burada bir tane Müslüman yok mudur? Yoktur. Batılılar medeni imiş? Bunu kim demiş?! Orada bir tane Müslüman bırakmadılar. Hatta o dönemde Müslümanlar, Yahudilerden görünür diye adamlar Yahudi tacirlerini, çiftçilerini de hep katlettiler. İşte o tarihte Yahudilerin Osmanlıya sığınması söz konusudur. Bir ittifak neticesinde bu kadar büyük bir katliam var. Bugünküler öyle değilmiş! Bunu kim söylüyor? Peki Bosna nedir? Sırpların bu kadar katliamı ortada iken bu tür sözler nasıl söylenir? Bosna'yı bir tarafa bırakın, Kafkaslarda Çeçenlerin çektiği nedir? Dünyanın adeta gözü kapalı; adeta değil dünya kör olmuş vaziyette. Aşağı geç; Filistin'de aynı şeyler var. Dolayısıyla çok korkunç oyunlar oynanıyor. Aynı oyunların Türkiye üzerinde oynanmayacağını iddia etmek kadar saflık olabilir mi?

AKLIMIZI BAŞIMIZA DEVŞİRMEK İÇİN KIBRIS ÖRNE?İ

Ben 1974 senesini çok iyi hatırlıyorum. Kırbıs'ta Rumlar Türkleri katlediyorlar. Banyolarda boğuyorlar. Ellerine geçirdiklerinin bacağını, kulağını kesiyorlar, öldürüyorlar. Biz, Kıbrıs vatandaşının bu halini dünya kamuoyuna aktardığımız zaman, bir Batılı Allah kulu, "Bu, yanlıştır" demedi. Hepsi, "Doğrusunuz, haklısınız" dedi. Türkiye Cumhuriyeti, garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs'a çıkarma yaptı. Bugünkü sayın Başbakan, o zaman da Başbakandı. Türk Silahlı Kuvvetlerinin orada böyle bir başarı elde edeceği hesapta yoktu. Hesap, Batılıların düşüncelerinin tamamen dışında cereyan etti. Türk askerinin Beşparmak dağlarını geçmesinin mümkün olamayacağını askeri istihbaratları rapor halinde bildiriyordu. Öyle sığınaklar yapmışlardı ki orada 7-8 aylık herşeyleri vardı. Ama Türk askeri geldi, bir anda vurdu, üç-beş saatte Beş Parmak dağlarını aştı, Girne'ye girdi. Bunun üzerine bütün dünya bize ambargo uyguladı. Almanya, Fransa, İtalya, bilaistisna hepsi ambargo uyguladı. Müttefikimiz olan ABD bile bize ambargo uyguladı. Hiç unutmam. O zaman uçakların tekerlekleri herhalde Türkiye'de imal edilmiyordu. "Bize teker bile vermiyorlar" diye konuşuluyordu. Şimdi bu insanlar, 40 yıllık Yaniler bir anda Kani olmuşlar. Bu kadar saf olmaya gerek yok, bu kadar gaflette olmaya gerek yok. Aklımızı başımıza devşirelim ve bize bizden başkasının da dost olmadığını bilelim.

Bunu derken de hiç kimse ile iktisadi, hukuki, siyasi münasebette bulunmayalım, demiyorum. Bulunalım, olalım, ama, varlığımızla, kimliğimizle olalım. Bu kimliği kaybettiğiniz zaman ezilir, yok olursunuz. Devletiniz, milletiniz yok olur. Türk'ün adı dünya tarihinden silinir.

AVRUPALILARA GÖRE TÜRKLER TARİHSEL DÜŞMANDIR

Mehmet Emin Koç- Yine aynı şekilde 11. Yüzyılda Batılılar, Selçuklulara karşı Haçlı seferi düzenlediler. Bu seferler tam 200 sene sürdü. Bizim milletimiz bu gerçeği yaşadı, gördü. Dolayısıyla bugün AB şemsiyesi altında hedef Türkiye'nin dağıtılmasıdır.

Bu noktada, Tuğgeneral Halil Şimşek Bey'in, Harp Akademileri Komutanlığında verdiği seminerde söylediklerini altını çizerek tekrar etmek istiyorum. Şöyle diyor: "1929 yılında dünya, ekonomik buhranı yaşarken devlet kavramına pek uygun düşmeyen ve bir manga askeri gücü olan Avrupa Hıristiyan kültürünün merkezi Vatikan, 7 Haziran 1929'da bağımsızlığını ilan etmiştir. 1944 yılında 450 tümeni olan Stalin'in, 'Vatikan'ın kaç tümeni var?' diye alaya aldığı bu küçük devlet bugün varlığını sürdürmektedir. Halbuki Stalin'in güce dayalı sistemi çökmüştür. Bu bize tek başına askeri gücün güvenliği sağlamak için yeterli olmadığını, ekonomik güç ile iç yapıyı kuvvetlendiren kültürün önemini kanıtlamıştır. Avrupa, Hıristiyan kültürü dediğimiz zaman Hıristiyan inanç değerlerinden beslenmiş Vatikan'ın gözetimindeki insanların şekillendirdiği yaşam tarzı ve değerler sistemidir." Paşa çok net altını çizmiş ve 1854 yılında bir kardinalin seminerinden alıntı yapmış. Kardinal şöyle diyor: "Türkler, Hıristiyanlığı kabul etmek şöyle dursun Hıristiyanlığı ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Tarih sahnesine çıktıkları 1048 yılından beri Hıristiyan düşmanlığının öncüsü, sözcüsü olmuşlardır. Bu yüzden Türkler Katolik kilisesinin yani Vatikan'ın taa 11. Yüzyıldan itibaren en önemli sorunu, düşmanı olarak görülmüştür. Hatta Papalık devletinin son bin yılı Türklerle savaşarak geçmiştir." Paşa yorumuna devam ediyor: "Avrupalılar için dinimizi değiştirmek mümkün olmadığına göre" yani AB'nin bu tarihsel düşmanlığı bir gerçek olduğuna göre bizim halimiz ne olacak? O halde burası bir Hıristiyan kulübüdür ve bu milletin orada yeri yoktur.

İbrahim Berk- Halil Şimşek Paşamızın da ifade ettiği gibi AB içerisinde bugün bir teokratik devlet vardır. "Laik Avrupa" diyoruz. Ama Vatikan, "Papalık Devleti" diyor. Papalığın hem siyasi, dünyevi boyutu var, hem dini boyutu var. Her iki otoriteyi aynı anda elinde tutuyor. AB sürecinde bu hep atlanıyor, gözlerden saklanıyor. Sadece Anayasa'daki bu değişiklikler söz konusu değildir. Fener Patrikhanesi'nin İstanbul suriçinde hem dini hem dünyevi otoritesini elinde tutan bir din devleti haline getirilmesi dayatılıyor. Bunun için ABD Başkanı mektup yazıyor. AB elçilikler tahsis ediyor. Aslında en büyük tehlikelerden bir tanesi bu olmakla birlikte pek fazla dikkat çekmiyor, gözden kaçırılıyor. Bu boyutu da hatırlatmakta fayda vardır.

MİSYONERLİ?İN İKİ YÜZLÜ STRATEJİSİ

Hocam, ABD'li misyonerlere ABD'li ünlü misyoner örgütünün talimat mektubundan bahisle, "Bu mukaddes ve vadedilmiş topraklar silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır" dediniz.

Prof. Dr. Haydar Baş- Ben, onu Ali Rıza Bey'den okudum. Sağolsun, çok ciddi bir araştırma idi. Onun için bu tür gerçekleri onun dilinden dinlemekte fayda var.

Ali Rıza Bayzan- Aslında Hıristiyanlık, adı sonradan türetilmiş bir dindir. Orijinali, Kur'an'da geçtiği gibi Nasranilikti. Bir Tevhid dini idi. Ama daha sonra Pavlus isimli oldukça sıradışı bir isim tarafından Hıristiyanlığa dönüştürüldü. Aslında Pavlus'un dünyası Hıristiyanlığın ve bugünkü misyonerliğin temelini oluşturuyor. Bu konuda çok kısa bilgi vermek gerekirse, Pavlus, bir Roma vatandaşıdır. Tarsus doğumludur. Kendisi Helenistik kültürden geliyor ve aynı zamanda da Yahudidir. Aslında bugünkü Hıristiyanlık da bu üç karakteri bünyesinde taşıyor. Bugünkü Hıristiyanlık propagandasının temelinde de yine Pavlus'un, Korintlilere yazdığı bir mektup var. Bu mektubu Hıristiyanların kutsal kitabı Kitab-ı Mukaddes'ten aktarayım. Sahife 175'de Pavlus şöyle diyor: "Çünkü herkes özgürken daha çok adam kazanayım diye kendimi herkese köle ettim. Yahudileri kazanayım diye Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim şeriat altında olmadığım halde şeriat altında olanlara şeriat altında gibi davrandım...." Yani Pavlus, "Hıristiyanlaştırmak için putperestlere putperest gibi, Yahudilere Yahudi gibi davrandım" diyor. İşte Hıristiyanlık propagandasının üstadımızın da ısrarla dikkat çektiği nokta bu noktadır. Burada İslam'daki din tebliğinin çok dışında, doğrudan ikiyüzlü bir strateji söz konusudur. Dolayısıyla bizim burada misyonerlik karşısında çok uyanık olmamız çok doğal ve gereklidir. Misyonerliğin teolojik temeli budur. Tarihteki uygulamalara baktığımız zaman yine bunlarla karşılaşıyoruz.

Yalnız burada şunu söylememiz gerekiyor ki Pavlus'un yaşadığı zamanda gerçek İseviler de, Hz. İsa'nın bağlıları da var. İlginçtir ki Pavlus'u Kudüs'e çağırıyorlar ve hesaba çekiyorlar. "Sen ne yapıyorsun? Sünneti kaldırıyorsun. Şarabı helal kılıyorsun. Domuzu helal kılıyorsun. Bu bizim dinimize aykırıdır. Allah'ın dininde böyle bir şey yoktur" diyorlar. Pavlus, "Ben bunları geçici olarak yapıyorum. Bu insanlar başka türlü hizaya gelmez" diyor. Bir an ona inanır gibi oluyorlar. Ama o yine devam ediyor. Bunun üzerine tekrar geri çağrılıyor. Sigaya çekiliyor. Kitab-ı Mukaddes'de, Resullerin İşleri diye bir bölüm var. 22. Bölümde geçiyor. Onun bir sapkın olduğu ilan ediliyor. Hatta gerçek Nasraniler ayaklanıyor, Pavlus'u linç etmek istiyorlar. Tam bu esnada Romalı askerlere sığınıyor. Bu anlattıklarım da Kitab-ı Mukaddes'te geçiyor. Pavlus'un misyonerliği iki yüzlü bir strateji olarak dayatması Hıristiyanlığın tarihinde de ciddi bir çatallanmaya yol açmıştır.

MİSYONER OKULLARINA KARŞI ATATÜRK'ÜN NET TAVRI

Tarihteki uygulamalara değinmek istiyorum. Mesela Osmanlı'da Vatikan merkezli Katolikler, Amerikalı Protestan karakterli Board teşkilatı bütün bir Osmanlı ülkesi baştan sona misyoner okullarıyla donatıldı. Bu misyoner okulları cumhuriyetin öncü fikirlerinden birisi Celal Nuri'nin deyimiyle cumhuriyet Türkiyesinde bile hala bir düşman karargahı gibi duruyor. Bunlardan birisi Robert Koleji olup, kurucusu Hamlin'dir. Bu kolejin kurulmuş olduğu yer de çok kayda değer bir yerdir. Hamlin, "İslam ve Türkler İstanbul'a nereden girdi? Rumeli Hisarından. Öyle ise ben de oradan girmeliyim" dedi. Boğaziçi Üniversitesinin orijinal binası Hamlin'in binasıdır.

Enteresandır, Robert Kolej, birinci turda Bulgarları çoğunlukla okula alıyor. Bulgarlar büyük ölçüde Türk ve İslam karakteri ile bezenmişken birden bire yoktan bir Bulgar ulusu ortaya çıkıyor. Ayaklanıyorlar. Silah yardımı da Ruslar tarafından yapılıyor. Sonuçta bir Bulgar devleti ortaya çıkıyor. İkinci turda alınan öğrencilerin büyük bir çoğunluğu Ermeniler oluyor. Bunların hepsinin arşiv kayıtları vardır. Böylece bildiğimiz Ermeni meselesi ortaya çıkıyor ve bugünkü hale geliyor. Dikkat edilirse Hıristiyan propagandasının en temel noktalarından bir tanesi sadece insanları Hıristiyanlaştırmak değildir. Bunun ötesinde bir toprak meselesi haline getirmektir.

Bunları son gelişmelerle bağlantılandıralım. Mesela bir gazetemiz şöyle diyor: "Papa'da Haçlı kafası. Ermeni soykırımı şu korkunç olayların başlangıcı olmuştur. İki dünya savaşı, sayısız bölgesel çatışmalar, milyonlarca inananın hayatına mal olan planlı imha kampanyaları." Halbuki 1. Dünya Savaşı 1914'te başlamıştır. 2. Dünya Savaşına Türkiye katılmamıştır. Dikkat ederseniz Papa, stratejik bir taktikle herşeyden bizi sorumlu tutuyor.

Bugün, cumhuriyet Türkiye'sinde de Hıristiyanlık propagandası devam ediyor. Ben burada Atatürk'ün almış olduğu tavırla bitirmek istiyorum. Bursa'da Amerikan Kız Kolejinde, üç kızın Hıristiyan olduğu duyulunca, Atatürk, bizzat olaya el koyuyor. Konu araştırılıyor. Sonunda Atatürk, "Burası cumhuriyet Türkiye'sidir. Burada Hıristiyanlık propagandası yapılamaz. Bu okul kapatılacak" diyor. Yani Atatürk'ün bu konudaki tavrı açık ve seçiktir.

TÜRKİYE'DE CİRİT ATAN HIRİSTİYAN TARİKATLAR

İbrahim Berk- Patrikhane için de, "fesat ocağı" ifadesini kullanıyor.

Ali Rıza Bayzan- Burada tarihi arka plandan hareketle gelinecek nokta, AB zemini ile üstümüze gelirlerken çok enteresandır, Tanzimat Fermanı ile bir yandan azınlıklara, Bulgarlara, Rumlara hürriyet verin, eşitlik verin dayatması yapıyorlardı. Bir yandan da misyonerlik yuvası kolejler o insanlara milli kimlik, dini kimlik kazandırıyordu. Buradan da çıkan netice o ki milli kimliğin oluşmasında kiliselerin katkısının birinci dereceden rol oynadığını görüyoruz. Hocamızın konferanslarında ifade ettiği bir cümle var. Türkiye'de misyonerlik faaliyetleri ile hedeflenen şey insanların Hıristiyanlaştırılması değil, "aslınıza, kimliğinize dönün" operasyonudur. Yine hocamızın ısrarlı olduğu bir nokta var. Bu, dini ve milli bütünlüğümüzdür. Bunlardan birinin yok olması diğerinin ortadan kalkması anlamına geliyor. Mesela Almanya'nın Müslüman Türkler hakkında iki projesi var. Bunlardan biri ya Müslüman Türkleri Hıristiyanlaştırmak. Bunu yapıyor. Bunu yapmak için kurduğu özel örgütler de var. İkincisi, Hıristiyanlaştırılamıyorsa Türklüklerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Alman İslam'ı projesiyle, "Türk bayrağı bulundurmayacaksınız. Türkçe'yi değil Almanca'yı kullanacaksınız. O zaman size din hürriyeti konusunda bir sıkıntı çıkartmayacağız" diyorlar.

Bir de Yahova Şahitleri var. Hocam ısrarla bayrağa, dine, millete, askerliğe bağlılıktan bahsediyor. Ama Yahova Şahitleri, askerliğe karşılar. Bayrağa selam dahi durmayı putperestlik olarak algılıyorlar. Hukuk düzenine karşı olup teokratik devlet düzeninden yanalar. Ama bakıyorsunuz hepsi burada faaliyet gösteriyor. Türkiye'de Hıristiyan tarikatları cirit atıyor. Cizvit, Fransisken, Dominiken tarikatları okul kurmuş ve misyonerlik faaliyetleri yapıyorlar. Bunu Osmanlı ile karşılaştırdığınız zaman misyonerler, Türkiye'de Kürt kökenli vatandaşlara Kürt misyonerler, Laz kökenlilere Laz misyonerler, Alevilere Alevi kökenli misyonerler göndererek onları kendi hesaplarına ama toprakla beraber elde etmek istiyorlar.

TÜRKİYE'Yİ İDARE EDENLER DİKKATLİ OLMALI!

Hocam, Avrupa'nın egemenliğin devri konusunda niçin ısrarlı olduğu galiba bu fotoğrafla ortaya çıktı. Hukuki yönden devir niçin bu kadar önemli?

Prof. Dr. Haydar Baş- Tabii hukuk burada yapılacak olan işlerin önünde en büyük engeldir. Müeyyide olması bakımından adam geliyor kafasını "tak" diye oraya vuruyor ve geri dönüyor. Hiçbir engel tanımak istemiyor. Engellerin aşılması için de bu hukuki müeyyidelerin tamamen kalkmasını istiyor. O bakımdan dikkat ederseniz hep üzerinde durdukları hususlar da bunlardır. IMF'nin de AB'nin de üzerinde durduğu konu budur.

Ben burada bizi idare eden siyasilere şahsen şunu ifade etmek istiyorum. Evet, "AB'ye girelim" düşüncelerinde çok samimi, çok da saf olabilirler. Ama unutmasınlar ki değirmene giderken eldeki bulgurdan oluyorlar. Olacaklar değil oluyorlar. Bir defa bizim onlarla çok ciddi bir medeniyet farkımız var. Hayata bakış tarzımız çok farklıdır. Biz, Tevhid akidesinin ürünüyüz, onlar teslisin ürünüdür. Benim acizane tanıdığım Müslüman olmuş Hıristiyanlar var. Zaman zaman boşluğa düşüyorlar. Adam Hıristiyanlığı yaşamıyordu. Yaşadığı da yoktu. Bu boşluktan dolayı da Müslüman olmuştu. Ama bir korkulu rüya gibi zaman zaman bu, Tevhidi yaşamasına rağmen önüne çıkıyor. Bütün bunlar ortada iken, bu hakikatleri biz yaşarken, geçmişimizde çok ciddi emsalleri varken, egemenliğin devri konusunda, AB'ye girme hususunda, sorumluluğun hesabı belki de azim bir netice doğuracaktır. Onun için böyle bir yanlış yolun tercih edilmesini şahsen ben tavsiye etmem. Onun için aklımızı başımıza alalım, hayatımızı yaşayalım, milletimizi yönlendirelim, diyorum.

Gülistan Doku soruşturmasında eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel farklı suçlardan da tutuklandı

28.07.2026 03:00:00
AA
 
Gülistan Doku soruşturmasında eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel farklı suçlardan da tutuklandı
Gülistan Doku soruşturmasında eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel farklı suçlardan da tutuklandı

Tunceli'de 5 Ocak 2020'den itibaren kendisinden haber alınamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku ile ilgili yürütülen soruşturmada tutuklu bulunan eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel, koruma polisi Şükrü Eroğlu, eski polis memuru Gökhan Ertok, resen soruşturma kapsamında 4 farklı suçlamadan da tutuklandı.

Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma kapsamında, tutuklu bulunan eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in dijital materyallerinde inceleme yapıldı.

Yapılan incelemelerde, Sonel ile soruşturma kapsamında tutuklu bulunan ihraç polis memuru Gökhan Ertok arasındaki yazışmalar, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme, kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma, kasten yaralama, yağma ve bilişim sistemindeki verileri yok etme veya değiştirme suçları kapsamında değerlendirildi.

Bu kapsamda 23 Temmuz'da şüpheli E.E. ve S.K, Ankara'da eş zamanlı operasyonla gözaltına alındı.

Söz konusu iddiaların ardından eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel, koruma polisi Şükrü Eroğlu, eski polis memuru Gökhan Ertok, tutuklu bulundukları cezaevinden alınıp sağlık kontrolünden geçirilmek üzere Erzurum Şehir Hastanesine getirildi.

Sonel, Eroğlu ile Ertok, yoğun güvenlik önlemleri altında, soruşturmada ifadeleri alınmak üzere Erzurum Adliyesine sevk edildi.

4 farklı suçtan da tutuklandılar

Cumhuriyet savcısındaki ifadelerinin ardından Sonel, Eroğlu ile Ertok, "Nitelikli yağma", "Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma", "Bilişim sistemlerine hukuka aykırı girme ve bozma" ve "Kişisel verilerin hukuka aykırı ele geçirilmesi" suçlarından tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildi.

Sonel, Eroğlu ile Ertok, sulh ceza hakimliğince bu suçlamalardan da tutuklandı.

Operasyonda gözaltına alınan ve adliyeye sevk edilen diğer şüphelilerden S.K. tutuklandı, E.E. ise adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Böylelikle Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet başsavcılıklarınca yürütülen soruşturmada tutuklu sayısı 16'ya yükseldi.

- Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayla ilgili açıklama yapmıştı

Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığından konuyla ilgili yapılan açıklamada ise şunlar kaydedilmişti:

"Şüpheli Tuncay Sonel'in dijital materyallerinde yapılan teknik incelemelerde kamu gücünün kötüye kullanıldığı kanunsuz bir ilişki ağına ve Türk Ceza Kanunu'ndaki muhtelif suçlara temas eder mahiyetteki tesadüfi delil niteliğindeki fotoğraf, yazışma ve somut olgulara ulaşılmıştır. Elde edilen deliller doğrultusunda, olayla iltisaklı olduğu değerlendirilen 3'ü halen dosya kapsamında tutuklu toplam 5 şüpheliye yönelik Ankara'da bugün eş zamanlı operasyon düzenlenmiş, cezaevinde bulunmayan 2 hedef şüpheli yakalanarak gözaltına alınmıştır."

15 zanlı tutuklanmıştı

Tunceli'de okuyan üniversite öğrencisi kızları Gülistan Doku'dan (21) 5 Ocak 2020'den itibaren haber alamayan ailesi, memleketleri Diyarbakır'dan Tunceli'ye gelerek 6 Ocak 2020'de emniyete kayıp başvurusunda bulunmuş, yürütülen arama çalışmalarından sonuç elde edilememişti.

Ulaşılan yeni bilgiler doğrultusunda Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca, "kasten öldürme", "kasten öldürmeye yardım", "cinsel saldırı", "suç delillerinin gizlenmesi-yok edilmesi", "bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmek suretiyle verileri yok etme-bozma", "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma", "suçu bildirmeme" ve "suçluyu kayırma" suçlarından yürütülen soruşturma kapsamında 32 şüpheli gözaltına alınmıştı.

Zanlılardan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, eşi Handan Sonel ve oğulları Mustafa Türkay Sonel, Doku'nun SIM kartındaki verileri sildiği iddia edilen eski polis Gökhan Ertok, hastane kayıtlarını sildiği öne sürülen dönemin Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir, eski Tunceli İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Celal Altaş, Nurşen Arıkan, Ferhat Hanedan Güven, Doku'nun erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, annesi Cemile Yücer ve eski polis olan üvey babası Engin Yücer, Tuncay Sonel'in o dönem koruma polisliğini yapan Şükrü Eroğlu, güvenlik korucusu Fatih Özmen ve Doku'nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca tutuklanmış, Uğurcan A, Munzur Üniversitesinin güvenlik kameralarından sorumlu Savaş G. ve Süleyman Ö, hastane kayıtlarını sildiği iddia edilen B.Y. ve Y.E, iş insanı O.Y, Y.A, F.K, A.Ş, H.K, E.E, M.Y, T.S, E.Y, haklarında yurt dışına çıkış yasağı kararı verilerek adli kontrol şartıyla, Y.S, M.P. ve Y.A. savcılık ifadesinin ardından serbest bırakılmıştı.

Kırmızı bültenle aranan firari şüpheli Umut Altaş ise ABD'de gözaltına alınmıştı.

Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel hakkında yürütülen soruşturma çerçevesinde dönemin Tunceli Emniyet Müdürü Yılmaz Delen, tanık olarak ifadeye çağrılmıştı. 

Çerçeve Yasa bu hafta Meclis'e geliyor

İktidarın "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırdığı yeni çözüm sürecinde en kritik aşamaya girildi. PKK'nın tasfiyesi ve silah bırakma sürecinin hukuki altyapısını oluşturacak 10-12 maddelik "çerçeve yasa" teklifinin bu hafta TBMM Başkanlığı'na sunulması bekleniyor. Meclis tatile girmeden yasalaşması hedeflenen düzenlemenin sınırları netleşirken, siyasi kulisler hareketlendi

27.07.2026 18:30:00
Haber Merkezi
 
Çerçeve Yasa bu hafta Meclis'e geliyor
Çerçeve Yasa bu hafta Meclis'e geliyor
Ekim 2024'te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin çağrısıyla başlayan, Temmuz 2025'te örgüt üyelerinin Kuzey Irak'ta sembolik olarak silah yakması ve Şubat 2026'da TBMM Komisyon raporunun kabul edilmesiyle ilerleyen süreçte, hukuki zemin nihayet şekilleniyor.

Cumhurbaşkanlığı, TBMM Başkanlığı ve Adalet Bakanlığı yetkililerinin ortaklaşa hazırladığı taslak metinde yasanın sınırları ana hatlarıyla belirlendi.

Yasa, PKK'nın silah bıraktığının ve kendisini resmen feshettiğinin teyit edilmesiyle yürürlüğe girecek.

İlk aşamada suça karışmamış örgüt mensuplarının eve dönüşü kolaylaştırılacak ve denetimli serbestlik hükümleri uygulanacak.

Çerçeve Yasa kapsamında dönüş yapan bu kişilere, topluma entegrasyon sürecinde beş yıl boyunca siyaset yasağı getirilmesi öngörülüyor.

Kandil'deki örgüt yöneticilerine ve lider kadrosuna ilk etapta dönüş yolu açılmayacak.

Yasanın uygulama süresinin 3 yıl olması ve ihtiyaç halinde 6 aylık periyotlarla uzatılması planlanıyor.


DEM Parti ve PKK kanadından açıklamalar


Yasa teklifi öncesinde TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, AK Parti, MHP, CHP ve DEM Parti gruplarını ziyaret ederek temas trafiğini yürüttü.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, yasanın muhtemelen bu hafta geleceğini belirterek, "Bu yasa her şey değil ama çok önemli bir aşamadır. Kategorik ayrımlar yapmamalı, tam bir yasa olmalıdır" dedi. DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit ise yasanın "yeni bir başlangıcın ilk adımı" olduğunu, siyasete katılım ile dönüşleri hukuki güvenceye bağlaması gerektiğini vurguladı ve yasa sonrasında Meclis'te bir "barış izleme ve takip kurulu" kurulmasını talep ettiklerini açıkladı.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu da taslağı beklediklerini ifade ederek, "Süreci zaten doğru buluyoruz, destekliyoruz. Yeni adımların ön adımı olacaksa teşvik eden bir yaklaşım içinde oluruz" açıklamasıyla taslağı görmeyi beklediklerini dile getirdi.


Ankara kulisi


Ankara kulislerinde en çok tartışılan konuların başında Abdullah Öcalan'ın hukuki durumu geliyor. Edinilen bilgilere göre, MHP lideri Bahçeli'nin daha önce değindiği statü adımlarına AK Parti mesafeli yaklaşıyor.

Yasada Öcalan'a özel bir hukuki statü yer almayacak, mevcut hükümlü durumu korunacak. Ancak fiili bir esneklik sağlanarak İmralı'ya gazeteci, yazar ve akademisyenlerin gitmesinin önünün açılması planlanıyor. Kulislere yansıyan bir diğer bilgiye göre ise terörist başı Öcalan'ın bu taslağa olumlu baktığı, eksiklerin sonraki süreçlerde tamamlanabileceğini ilettiği belirtiliyor.


Ne zaman yasalaşacak?


Takvim konusunda DEM Parti yöneticileri, teklifin Meclis yaz tatile girmeden Adalet Komisyonu ve Genel Kurul aşamalarından geçerek yasalaşacağına dair bilgileri teyit etti.

Siyasi partiler arasında büyük ölçüde mutabakat sağlandığı ve yasanın en geç Ağustos ayı ortasına kadar yasalaşmasının hedeflendiği aktarılıyor. Kulislere düşen "B Planı" senaryosuna göre, takvim sıkışırsa Meclis tatile girse dahi Adalet Komisyonu çalışmaya devam edecek ve Genel Kurul olağanüstü çağrılarak süreç tamamlanacak.

Gastronomide yeni lüksün adı “Cozy Dining”

Lüks restoran anlayışı radikal bir kabuk değişiminden geçiyor; Michelin ve Gault&Millau listelerini altüst eden yeni trend, şatafatlı sunumlar yerine "samimiyet", "atıksızlık" ve "hikâyesi olan yerel malzeme" üzerine kuruluyor

27.07.2026 18:30:00
Eyüp Kabil
 
Gastronomide yeni lüksün adı “Cozy Dining”
Gastronomide yeni lüksün adı “Cozy Dining”
Küresel gastronomi dünyası, uzun yıllardır hakimiyetini sürdüren ağır, gösterişli ve aşırı teknik odaklı "fine dining" konseptine veda ediyor. Michelin Rehberi ve Gault&Millau Türkiye gibi prestijli oluşumların 2026 değerlendirmelerinde de ağırlığını hissettiren yeni akım, odağına "cozy dining" (konforlu ve samimi yemek) kültürünü aldı.

Kristal kadehler, kusursuz beyaz örtüler ve garsonların mesafeli tavırları yerini; ahşap masalara, şefle doğrudan diyalog kurulabilen açık mutfaklara ve her bir malzemenin topraktan tabağa uzanan şeffaf hikâyesine bırakıyor.


Gösteriş bitti, "duyusal maksimalizm" başladı


Yeni dönemde restoran tasarımları ve servis süreçleri ne kadar sadeleşiyorsa, damakta bırakılan tatlar da bir o kadar katmanlı ve cesur hale geliyor. Gastronomi analistlerinin "duyusal maksimalizm" olarak tanımladığı bu akım, şekere ya da yapay aromalara sığınmadan; doğru asidite, fermantasyon teknikleri ve dumanlı ocakbaşı dokunuşlarıyla tabağın özünü parlatmayı hedefliyor.

Mutfak Dostları Derneği ve Le Cordon Bleu Türkiye temsilcilerinin ortak öngörülerine göre önümüzdeki dönemin vazgeçilmez mutfak enstrümanları şunlar olacak:

• Sabır Gerektiren Teknikler: Haftalarca olgunlaştırılmış (aged) ürünler, ev yapımı misolar, kombuchalar ve koji bazlı soslar.

• Ateş ve Duman: Geleneksel ocakbaşı ve odun ateşi tekniklerinin, batı mutfak disiplinleriyle harmanlanması.

• Mutfak Odaklı Mocktail'ler: Yemeğin aromasını tamamlayan botanik özlü ve fermente içecek eşleşmeleri.


Tabaktaki lüksün yeni ölçüsü: İzlenebilirlik ve atıksızlık


Tüketiciler artık sadece tabağın lezzetine değil, o tabağın gezegene olan maliyetine de bakıyor. Restoranların menülerine entegre etmeye başladığı yeni nesil QR kod sistemleri, sipariş edilen bir balığın hangi denizden, ne zaman ve hangi sürdürülebilir yöntemle avlandığını; zeytinyağının ise hangi yerel üreticinin bahçesinden sıkıldığını müşteriye saniyeler içinde kanıtlıyor.

Bununla birlikte, mutfakta sıfır atık felsefesi artık bir halkla ilişkiler malzemesi olmaktan çıkıp zorunlu bir işletme ahlakına dönüştü. Sebze kabuklarından hazırlanan imza soslar, bayat ekmeklerin fermente edilerek yeni reçetelere dahil edilmesi ve IQF (bireysel hızlı dondurma) gibi hücresel yapıyı koruyan teknolojilerin mutfağa girmesi, gün sonu gıda firesini neredeyse sıfıra indiriyor. Michelin'in sürdürülebilirliğe verdiği "Yeşil Yıldız" ödülleri, şeflerin yaratıcılık yarışında artık en az geleneksel yıldızlar kadar büyük bir prestij unsuru.


Solo dining: Yalnız yemek yemek artık bir ritüel


Yeme-içme alışkanlıklarındaki bir diğer çarpıcı kırılma ise tek kişilik masalarda yaşanıyor. Geçmişte "aceleyle geçiştirilen bir durum" olarak kodlanan yalnız yemek yemek (solo dining), modern şehir insanı için bilinçli ve odaklanmış bir kişisel terapi ritüeline dönüştü.

Yeni nesil restoranlar, sadece tekil misafirlerin ağırlanabileceği şef tezgahı (chef's table) konseptlerini büyüterek, yemeği bir sosyal zorunluluktan çıkarıp tamamen duyusal bir deneyim haline getiriyor.


İstanbul dünya gastronomi radarında devleşiyor


Uluslararası seyahat ve lezzet endekslerinin yayımladığı küresel raporlara göre, İstanbul, sokak lezzetleri ile yüksek mutfak kültürünü harmanlama kabiliyeti sayesinde dünyanın en iyi 10 gastronomi şehri arasındaki yerini sağlamlaştırdı.

Uzmanlar, Türkiye'nin coğrafi işaretli ürün zenginliğinin ve Anadolu mutfağı köklerinin modern tekniklerle dünyaya anlatılmasının, gastronomi turizmini önümüzdeki dönemde çok daha stratejik bir konuma taşıyacağını vurguluyor.

Madencilerin parası yine ödenmedi

Eskişehir'de Doruk Madencilik'te çalışan işçiler ödenmeyen hak edişleri için yeniden Ankara'daki Yıldızlar SSS Holding önünde oturma eylemi başlattı

27.07.2026 17:00:00
Haber Merkezi
 
Madencilerin parası yine ödenmedi
Madencilerin parası yine ödenmedi
Yıldızlar SSS Holding bünyesinde Eskişehir'de faaliyet gösteren Doruk Madencilik'te çalışan Türkiye Maden İşçileri Sendikası (Türk Maden-İş) üyesi işçiler, "alacaklarının resmi taahhütlere rağmen ödenmediği" gerekçesiyle holding binası önünde oturma eylemi başlattı.

Sıcak havaya rağmen eylemde olan işçiler, "Ölmek var, dönmek yok", "Ankara, Ankara duy sesimizi, bu gelen madencinin ayak sesleri" sloganları attılar. Baretlerini yere vuran işçiler düdük çaldılar. İşçiler öğle yemeğinde soğan, domates ve ekmek yediler.

ANKA'nın haberine göre, 3,5 yıldır çalışan bir işçi, "Soğan ekmeğe muhtaç kaldık" diye sözlerine başladı. İşçi, işverenin 23 Temmuz'da ödemelerin yapılacağına ilişkin sözünde durmadığını anlatarak, "Kıdem tazminatlarımız var. TMSF'den alacaklarımız var, maaşlarımız var. Onlara hep söz verdi ama vermedi. Soğan ekmeğe muhtaç koydu bizi. Evdekiler ne yiyor, bilemiyorum. Biz şimdi burada yiyoruz ama evdekiler ne yer, ne içer bilemiyoruz. Oraya da bir şey götüremiyoruz" ifadelerini kullandı.


"KOLESTEROL, TANSİYON İLACI KULLANIYORUM"


Murat Kaya isimli işçi ise 2012'den bu yana çalıştığını, 2024'te emekli olduğunu ve yine de çalışmaya devam ettiğini kaydetti. Kaya, emekli olunca tazminatını ve geçen aya ait ücretini alamadığını söyleyerek, "Haziranda grev yaptık. Maaşları aldık ama Çalışma Bakanlığı bize Temmuz'un 23'ü diye söz verdi. Artık şirketle muhatap olmuyoruz, Çalışma Bakanlığı ile oluyoruz" dedi.

Kullandığı ilaçları gösteren Kaya, "Kolesterol ilacı kullanıyorum, tansiyon ilacı kullanıyorum, kalp ilacı kullanıyorum" diye konuştu.

Hüseyin Kara isimli işçi de 11 sene elektrikçi olarak çalıştığını ve dört yıldır da tazminatlarının ödenmesini beklediğini kaydetti. Kara, "En son grevden sonra söz verdiler, üç taksitte ödeyeceklerini. Bunların sözü hiç bitmiyor" şeklinde konuştu.

Muhataplarının kendilerine alacaklarının ödeneceğini söylediğini aktaran Kara, "Gün verdiler, 23'ünde ödenecek diye, 27'si oldu Temmuz'un, halen bekliyoruz. Çalışma Bakanlığı'na ayrıyeten hakkımı helal etmiyorum. Arkadaşlarımın da helal edeceğini sanmıyorum. O da garantörlük sözü verdi. Onun sözü de yerde kaldı" dedi.


"300 AİLENİN VEBALİ KENDİSİNDE"


Yaklaşık 16 senedir çalıştığını söyleyen bir diğer işçi, muhataplarının ödemelerini ayın 23'ünde yapacaklarını belirttiklerini aktararak, "Bekleyecek sabrımız yok. 300 tane aile boşandı burada. 300 tane ailenin vebali de kendisinde. Diyecek başka bir şeyim yok. Kendi vicdanına kalmış. Biz sadece bekliyoruz, yatırırsa acaba... Başka bir yerde de çalışamıyoruz. İş de bulamadık. Başka yere uyum sağlaması da zor. Şu anda yaşımız geldi 40-45'e. Nasıl yapacağız, bilmiyorum" ifadelerini kullandı.

Necmi Karaöz isimli bir işçi ise iki çocuğu olduğunu dile getirerek, "Zor şartlarda geçiniyoruz. Belli bir bölüm paramızı ödediler ama hak ettiğimiz paraları, 23 Temmuz'da söz verilen ödemeleri yapmadılar. Şu an onları bekliyoruz, onu almaya çalışıyoruz" şeklinde konuştu.

Yasa dışı bahisle mücadelede 47 bini aşkın siteye erişim engeli

İçişleri Bakanlığı koordinesinde çevrim içi yasa dışı bahis faaliyetlerine yönelik yürütülen çalışmalar kapsamında, bu yıl 47 bin 493 internet sitesi erişime engellendi

27.07.2026 12:10:00
AA
 
Yasa dışı bahisle mücadelede 47 bini aşkın siteye erişim engeli
Yasa dışı bahisle mücadelede 47 bini aşkın siteye erişim engeli
İçişleri Bakanlığı koordinesinde çevrim içi yasa dışı bahis faaliyetlerine yönelik yürütülen çalışmalar kapsamında, bu yıl 47 bin 493 internet sitesi erişime engellendi.

AA muhabirinin Bakanlık kaynaklarından derlediği bilgiye göre, internet ve sosyal medya platformlarındaki çevrim içi yasa dışı bahis faaliyetleri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığının siber suçlarla mücadele birimlerince 7 gün 24 saat esasıyla yürütülen "siber devriye" çalışmalarıyla takip ediliyor.

Siber ekipler, teknolojik imkanlardan yararlanarak yasa dışı bahis sitelerini, bu sitelerin reklamını yapan hesapları ve ödeme sistemleriyle bağlantılı dijital izleri inceliyor.

Suç unsuru tespit edilen site ve hesaplar hakkında adli ve idari süreç başlatılıyor.

680 operasyonda 3 bin 231 şüpheli tutuklandı
Bu kapsamda İçişleri Bakanlığınca çevrim içi yasa dışı bahis suçuna yönelik yıl başından bu yana 680 operasyon düzenlendi.

Operasyonlarda 5 bin 629 şüpheli gözaltına alındı. Şüphelilerden 3 bin 231'i tutuklanırken, 1515'i hakkında adli kontrol hükümleri uygulandı. Söz konusu dönemde erişimi engellenen yasa dışı bahis sitesi sayısı da 47 bin 493 oldu.

Soruşturmalar kapsamında yasa dışı bahis oynatan veya oynanmasına imkan sağlayanların yanı sıra sitelerin altyapısını yöneten, reklamını yapan, para nakline aracılık eden ve suç gelirlerinin aktarılmasında rol aldığı değerlendirilen kişiler de takibe alınıyor.

Yasa dışı bahis sitelerinin faaliyetlerini sürdürebilmek için kullandığı banka, elektronik para ve kripto varlık hesapları da siber ekiplerin teknik çalışmaları ile mali incelemeler kapsamında araştırılıyor.

Gülistan Doku soruşturmasında sıcak gelişme

Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen Gülistan Doku soruşturması kapsamında yeni bir aşamaya geçildi. Dosya kapsamında elde edilen yeni deliller doğrultusunda şüpheli sıfatıyla ifadeleri alınan ve halen cezaevinde tutuklu bulunan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in koruma polisi Şükrü Eroğlu ile eski polis memuru Gökhan Ertok, bugün adliyeye getirildi

27.07.2026 12:00:00
İhlas Haber Ajansı
 
Gülistan Doku soruşturmasında sıcak gelişme
Gülistan Doku soruşturmasında sıcak gelişme
Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen Gülistan Doku soruşturması kapsamında yeni bir aşamaya geçildi. Dosya kapsamında elde edilen yeni deliller doğrultusunda şüpheli sıfatıyla ifadeleri alınan ve halen cezaevinde tutuklu bulunan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in koruma polisi Şükrü Eroğlu ile eski polis memuru Gökhan Ertok, bugün adliyeye getirildi.

Sağlık kontrolünün ardından adliyeye sevk edildiler
Edinilen bilgiye göre, cezaevinden getirilen şüpheliler Şükrü Eroğlu ve Gökhan Ertok, bugün sağlık kontrolünden geçirilmek üzere Erzurum Şehir Hastanesi'ne nakledildi. Hastanedeki işlemlerinin tamamlanmasının hemen ardından şüphelilerin, soruşturmayı yürüten savcılığa ek ifade vermek ve adli işlemleri tamamlamak üzere Erzurum Adliyesi'ne getirildi.

Soruşturmada Whatsapp kayıtları ve masak raporları etkili oldu
Yürütülen derin soruşturmada, eski Vali Tuncay Sonel ile Gökhan Ertok arasında yasa dışı teknik takip ve dijital verilere müdahale içerikli WhatsApp yazışmaları tespit edilmişti. Yapılan MASAK incelemelerinde ise bu faaliyetler karşılığında koruma polisi Şükrü Eroğlu'nun banka hesabı üzerinden Gökhan Ertok'a finansal transferler yapıldığı belgelenmişti. Soruşturmanın genişlemesiyle birlikte son süreçte eski Vali Sonel'in eşi Handan Sonel, bilişim şirketi yöneticileri ve bazı güvenlik korucuları da tutuklanmıştı.İHA

Mersin'de denize giren 5 kişilik aileden 3'ü boğuldu

Mersin'in Tarsus ilçesinde denize giren 5 kişilik aileden 3'ü boğuldu, 1'i hastaneye kaldırıldı, 1'i kayboldu

27.07.2026 00:41:00
AA
 
Mersin'de denize giren 5 kişilik aileden 3'ü boğuldu
Mersin'de denize giren 5 kişilik aileden 3'ü boğuldu

Kulak Mahallesi sahilinden denize giren Zehra (39), Savaş (42), Fatma ve Halil Öztürk (16) ile annenin kız kardeşi Ceylan Dağaşan (30), bir süre sonra çırpınmaya başladı.

Çevredekilerin ihbarı üzerine bölgeye sahil güvenlik, jandarma, polis ve sağlık ekipleri sevk edildi.

Ekipler tarafından 4 kişi sudan çıkarıldı, 1 kişiye ise ulaşılamadı.

Sağlık ekipleri, yaptıkları incelemede Zehra Öztürk, Savaş Öztürk ve Ceylan Dağaşan'ın yaşamını yitirdiğini belirledi. Boğulma tehlikesi geçiren Fatma Öztürk (16) ise hastaneye kaldırıldı. Kaybolan Halil Öztürk'ün (16) bulunması için çalışma başlatıldı.

Vali Atilla Toros'tan açıklama

Bölgeye giden Vali Atilla Toros, ekiplerden bilgi aldı.

Toros, gazetecilere, ailenin Tarsus Çayı'nın denize döküldüğü bölgede serinlemek amacıyla suya girdiğini söyledi.

Boğulma ihbarı üzerine ekiplerin yönlendirildiğini dile getiren Toros, şöyle konuştu:

"Akabinde arama çalışmalarına başladık. 2 kişinin de 5 kişilik ailenin arkasından onları kurtarmak üzere denize girdiğine ilişkin de bilgi edinmiş olduk. Bu 2 kişinin daha sonra kendi imkanlarıyla denizden çıktıklarını da öğrendik. 5 kişilik ailede anne, baba, annenin kız kardeşi, bir yeğen ve bir kız çocuğu var. Anne, baba ve annenin kız kardeşi maalesef hayatlarını kaybetti, cansız bedenlerine ulaştık. Bir kız çocuğu şu an hastanede tedavi altında. Durumu inşallah iyi olacak. Durumunun iyiye gittiğine ilişkin bilgiler geldi."

Toros, kayıp kişiyi arama çalışmalarının denizde ve karada sürdüğünü belirterek, şunları kaydetti:

"Yeğeni arama çalışmalarımız devam ediyor. Halihazırda 4 botumuz şu an sahada, denizde. 2 sahil güvenlik, 1 AFAD ve 1 polis botu, 4 dalgıcımız denizde aramaya devam ediyor. Karada da emniyetimiz, jandarmamız, AFAD'ımız, İtfaiye Daire Başkanlığı ve Sağlık Müdürlüğümüze bağlı 112 ekiplerimizden oluşan bir ekiple buradayız. İnşallah en kısa zamanda denizde arama çalışmalarını sürdürdüğümüz vatandaşımızı da bulmayı ümit ediyoruz." 

Mutlak butlan kararı Yargıtay'da "ön inceleme" aşamasında

Dosyanın esasa ilişkin incelemesinin yeni adli yılın başlayacağı 1 Eylül'den sonra yapılması bekleniyor

26.07.2026 19:00:00
Haber Merkezi
 
Mutlak butlan kararı Yargıtay'da "ön inceleme" aşamasında
Mutlak butlan kararı Yargıtay'da "ön inceleme" aşamasında
Yargıtay'a gönderilen, CHP'nin 38. Olağan Kurultayı hakkında Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin tedbiren verdiği "mutlak butlan" kararı hakkındaki dosya, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nce "ön inceleme"ye alındı. Tetkik hakimi, incelemesini tamamladıktan sonra raporunu heyete sunacak, heyetin esasa ilişkin incelemesinin, yeni adli yılın başlayacağı 1 Eylül'den sonra yapılması bekleniyor.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 21 Mayıs'ta, CHP'nin 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde yapılan 38. Olağan Kurultayı'nın "mutlak butlan" ile sakatlandığına ve iptaline, 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultay öncesinde görevde bulunan Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyeleri hakkında da "karar kesinleşinceye kadar" tedbiren görev üstlenmelerine/göreve iade edilmelerine hükmetmişti.

Kararın temyiz edilmesi sonrası dosya, 20 Temmuz Pazartesi günü başlayan adli tatil öncesi, 17 Temmuz Cuma günü temyiz incelemesi için Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'ne gönderilmişti.

Dosya tetkik hâkiminde
Adli tatil olmasına rağmen süreçte dosyanın kayıt ve tevzi işlemleri yapılabiliyor. Alınan bilgiye göre, bu kapsamda, Yargıtay'daki dosya durumu "kayıt aşamasında" iken "ön inceleme" olarak değişti. Böylelikle Yargıtay'daki süreç başladı.

Ön inceleme aşamasında, dosyanın teslim edileceği tetkik hakimi, nihai kararı verecek Yargıtay 3. Hukuk Dairesi heyetine sunacağı raporunu hazırlamaya başlayacak.

Tetkik hakimi, incelemesini tamamlamasının ardından raporu Yargıtay 3. Hukuk Dairesi heyetine sunacak. Dosyanın esasa ilişkin incelemesinin, yeni adli yılın başlayacağı 1 Eylül'den sonra yapılması bekleniyor.

Tuncer Bakırhan'dan çerçeve yasa açıklaması: Her şey değil ama çok önemli bir aşama

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırılan yeni çözüm süreci kapsamında hazırlanan çerçeve yasanın bu hafta TBMM'ye gelmesini beklediklerini söyleyerek, "Bu yasa her şey değil ama çok önemli bir aşamadır" dedi

26.07.2026 18:00:00
Haber Merkezi
 
Tuncer Bakırhan'dan çerçeve yasa açıklaması: Her şey değil ama çok önemli bir aşama
Tuncer Bakırhan'dan çerçeve yasa açıklaması: Her şey değil ama çok önemli bir aşama
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Mersin İl Başkanlığı Olağan Kongresi'nde yaptığı konuşmada, hükümetin "Terörsüz Türkiye süreci" olarak adlandırdığı süreç kapsamında hazırlanan çerçeve yasanın bu hafta TBMM'ye sunulmasını beklediklerini belirtti.

Orta Doğu'daki gelişmelere dikkati çeken Bakırhan, Türkiye'de yeni bir çözüm sürecinin konuşulmasının önemli olduğunu ifade ederek, "Acıları yeniden depreştirecek değil, acıların yeniden yaşanmaması için mücadele edeceğiz. Amed'in onuruyla Edirne'nin onurunu birlikte savunacağız. Siirt'in acısına da Trabzon'un acısına da saygı duyacağız. Umarım bu kez bu süreci ıskalamayız" dedi.

"Müzakereyle çözümünü sağlayacak bir süreç içindeyiz"
Bir aksilik çıkmazsa çerçeve yasanın en kısa sürede Meclis'e geleceğini ifade eden Bakırhan şunları söyledi:

"Bu yasayı küçümsememek gerekiyor. Bu yasa 50 yıllık acının, kanın, çatışmanın ve şiddetin ortadan kalkarak Kürt meselesinin demokratik ve hukuk zemine geçmesini sağlayacak bir yasadır. Kürt meselesini şiddet zemininden alarak diyalog ve müzakereyle çözümünü sağlayacak bir süreç içindeyiz."

Meclis'e gelecek yasanın terör eylemine karışmış, karışmamış gibi kategorik ayrımlar yapmaması gerektiğini savunan Bakırhan, "Yüreğinde ve aklında barışa inanan ve barışa gelmek isteyen hiç kimseye bu yasa kapıları kapatmamalıdır. Yasa, gelmek isteyen hiç kimseyi dışarıda bırakmamalıdır. Yarım bir yasa değil, tam bir yasa olmalıdır" dedi.

Güneş koruyucu kremlere çok da güvenmeyin!


 
Yaz aylarında güneş ışınlarına maruz kalma süresinin artmasıyla birlikte ciltte güneş yanıkları, lekelenmeler, erken yaşlanma belirtileri ve bazı alerjik reaksiyonlar daha sık görülüyor. 

25.07.2026 23:36:00
MURAT ÇORBACI
 
Güneş koruyucu kremlere çok da güvenmeyin!
Güneş koruyucu kremlere çok da güvenmeyin!

Yaz aylarında güneş ışınlarına maruz kalma süresinin artmasıyla birlikte ciltte güneş yanıkları, lekelenmeler, erken yaşlanma belirtileri ve bazı alerjik reaksiyonlar daha sık görülüyor. Özellikle ultraviyole (UV) ışınları cilt hücrelerinin DNA yapısında hasara yol açarak, uzun vadede cilt kanseri riskini artırabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı'nın (IARC) 2022 yılı verilerine göre, dünya genelinde 1.5 milyondan fazla yeni cilt kanserleri teşhis edildi. Üstelik, eskiden daha ileri yaşlarda görülen cilt kanserleri artık 30'lu ve 20'li yaşlardaki bireylerde de daha sık karşımıza çıkıyor. Bu artışta kontrolsüz güneşlenme alışkanlıkları ve çocukluk dönemindeki yoğun ultraviyole ışınlarına maruz kalma önemli rol oynuyor.

Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, güneşin zararlı etkilerinden korunmamızda güneş koruyucu ürünlerin kilit bir rol üstlendiğini belirterek, "Koruyucu ürünler ultraviyole ışınlarının cilt üzerindeki zararlı etkilerini azaltarak hem erken yaşlanma sorunlarına hem de cilt kanseri riskine karşı önemli bir koruma sağlar. Ancak etkin koruma için doğru ürün seçimi ve doğru kullanım büyük önem taşır. En sık yapılan üç hata; güneş koruyucuyu yetersiz miktarda sürmek, gün içinde yenilememek ve koruyucuya güvenerek uzun süre güneş altında kalmaktır" dedi.

Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, güneş koruyucularda dikkat etmemiz gereken bazı kuralalrı anlattı.

1. "İstediğim kadar güneşlenebilirim" hatasına düşmeyin!
2. SPF 50 altı ürünler yetersiz kalabilir.

3. Sadece SPF tek başına yeterli değil. Ambalaj üzerinde 'Broad Spectrum', 'UVA/UVB Koruması' veya UVA logosu bulunan ürünleri tercih etmeniz cilt sağlığınız için çok önemli.
4. Her güneş koruyucu her cilt tipi için uygun olmayabiliyor.

5. Yüz ve vücudunuza aynı ürünü kullanmayın.
6. 20-30 dakika kuralına dikkat! Kimyasal filtreli ürünlerin cilt üzerinde etkili koruma oluşturabilmesi için dışarı çıkmadan yaklaşık 20-30 dakika önce uygulanması gerekiyor.

7. Cildinizde yeterince sürdüğünüzden emin olun.
8. Gün içinde her 2 saatte bir yenileyin.
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.