Hz. Fatıma, kadınlara İslam’ı anlatan bir mürebbiye idi -1
İmam Hasan Askerî (a.s.)’dan şöyle nakledilmiştir: “Bir gün bir kadın, Hz. Fâtıma (a.s.)’ın huzuruna varıp şöyle dedi: ‘Güçsüz bir annem vardır, namazında zor bir mesele ile karşılaştı ve o meseleyi Sana sormam için beni huzurunuza gönderdi.’
Haber Merkezi





Hz. Fâtıma (a.s.) o meselenin cevabını verdi. O kadın, ikinci kez başka bir mesele sordu. Hz. Fâtıma (a.s.) yine cevabını verdi. Daha sonra üçüncü bir mesele sordu, böylece sorduğu soruların sayısı onu buldu. Hz. Fâtıma (a.s.) da hepsine cevap verdi.
Sonra o kadın soruların çokluğundan dolayı utanınca da kendisine şöyle dedi:
'Karşılaştığın her soruyu utanmadan gel, sor, Ben, senin sorularından yorulmam. Eğer bir kimse ağır bir yükü dama çıkarmak için ecir olur ve karşılığında yüz bin dinar alırsa, acaba o iş ona ağır gelir mi?'
Kadın: 'Hayır ağır gelmez ve o işten yorulmaz' dedi.
Hz. Fâtıma (a.s.) ona şöyle buyurdular: 'Her meselenin cevabına karşılık bana verilen sevap, arası incilerle dolu olan yer ile göklerden daha fazladır. Öyleyse meselelere cevap vermekten hiç yorulur muyum?
Babamdan şöyle buyurduğunu duydum: 'Taraftarlarımızdan âlim olanlar, kıyamet günü haşir olduklarında onlara, çaba, ilim ve halkı hidayet ettikleri miktarınca sevap ve mükafat verilir; hatta ondan birine nurdan bir milyon süslü elbiseler verilir.
Sonra Rabbimizin münadisi şöyle nida eder: Ey imamlarından ayrı kaldıkları vakit Âl-i Muhammed yetimlerini düşünenler, onların sorumluluğunu üstlenenler! İşte bunlar sizin öğrencileriniz ve ilminiz sayesinde dinlerini koruyan ve hidayeti bulan yetimlerdir. Dünyada ilminizden yararlandıkları miktarca onlara hediye verin.
Bunun üzerine ümmetin âlimleri, yetimlerine (takipçilerine) hediye verirler.
Hatta onlardan bazılarına yüz bin hediye verecekler. Daha sonra o yetimler de kendi öğrencilerine hediye verecekler. Hediyeler taksim edildikten sonra Allah-u Teala şöyle buyuracak: 'Yetimleri düşünen âlimlerin hediyelerini bir kat daha arttırın.' Sonra da: 'İki kat daha arttırın, onların takipçilerine de aynı şekilde arttırın' diye buyurur.
Daha sonra Hz. Fâtıma (a.s.) şöyle buyurdu: Bu hediyelerden bir iplik güneşin kendine doğduğu her şeyden bir milyon kez daha üstündür. Çünkü dünyada üstün sayılan şey, gam ve kederle karışmıştır. Ama ahiret nimetlerinin hiçbir noksanı ve lekesi yoktur."
Fâtımatü'z-Zehra (a.s.) nübüvvetin 8. yılında Mekke-i Mükerreme'de Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin yanında bulunuyordu.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bir gün Mescid-i Haram'da duvara dayanmış, oturuyordu. Arap hatunlarından süslü elbiseler giymiş bir güruh geldi:
"Ya Muhammed! Her ne kadar kabilemiz sizin kabileye yabancı ise de, biz de bu şehirdeyiz, sizinle aynı yerdeyiz. Bugün bir toplantımız var. Arap kadın-kızları bir araya geleceğiz. Sizden ricamız, topluluğumuzu şereflendirmesi için Fâtıma-i Zehra'ya müsaade etmenizdir. Kesilmiş olan ülfet bağımız yeniden birleşmiş olsun!"
Hz. Peygamber (s.a.v.) bu dileği reddetmeyi uygun görmedi; ricaları kabul etti.
"Siz gidin, Ben Fâtıma'yı gönderirim" buyurdu.
Fâtıma-i Zehra (a.s.), Hz. Peygamberin (s.a.v.)'in huzuruna gelince: "Ey gözümün nuru! Cefa gördükçe vefalı davranmamız, yabancılık gördükçe aşinalık etmemiz için bize kaza divanından emir gelmiştir.
Ey Fâtıma! Arap hatunları Benden, topluluklarına gitmekle feyiz ve şeref vermeni istediler. Şimdi ahde vefa şartının yerine getirilmesi Senin şerefli rızana kaldı. "
Fâtıma-i Zehra (a.s.) dedi ki:
"Ey sevgili babacığım! Senin ahde vefanı Ben de isterim. Yalnız oraya hangi kıyafetle gidebileceğimden dolayı hayretteyim. Şimdi, orada Utbe'nin, Şeybe'nin ve Ebu Cehil'in kızları ve kadınları renkli elbiselerle yüksek mevkilere oturmuşlardır.
Ben dört peşli entari ve çadır bezinden yapılmış önlükle orada hazır bulununca, 'hammalete'l-hatab' bir yandan Bana saldıracak, ciğer yiyici Hind öte yandan ağır sözler söyleyecektir. "
Hz. Peygamber (s.a.v.): "Ey gözümün nuru! Onların nazarları kısadır. Mânâ âlemini görmezler. Bu sûret âleminden başka âlem olduğunu bilmezler."
Bunları söylerken mübarek gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Hz. Peygamber (a.s.) devamla:
"Ey ciğerparem! Üzülme ki bizim süslü elbisemiz takva libasıdır. Mücevherli tacımız ise ilim ve rızadır. Madem ki madde hazan kasırgasının hücumu ile darmadağın olacaktır. İlkbahar gelininin, cemâlindeki fâni parlaklığa itibarı nedir?"
Bu konuşma esnasında Cebrail zuhur edip şunları bildirdi:
"Ya Resulullah! Hüküm odur ki, Fâtıma'yı o topluluğa gönderesin. O'nun o toplantıya ayak basışındaki meymenet sayesinde bazı gizli sırlar açığa vurulacaktır."
Hz. Peygamber (s.a.v.) bunun üzerine: "Ey Fâtıma! Cebrail Senin oraya gitmekliğin için ferman getirdi" buyurdu.
Fâtıma (a.s.) dedi ki: "Ya Resulullah, canım Babam! Benden Sana muhalefet yoktur. (Size oraya gitmeyeceğim demedim). Ancak düşünüyorum ki, dünya, ahiretin matem sarayıdır. Bu matem sarayında düğün-derneğe benzeyen toplantılarda hazır bulunmak münasip değildir. Ancak mademki, Cenab-ı Allah'ın hükm-ü fermanına dayanan mübarek arzunuz erişti... Başka ne çare, gideceğim."
Bunları söylerken örtüsünü başına aldı ve çarşafına sarınarak o topluluğa gitmek üzere evden çıktı.
Arap hatunları mağrurane gözlerini açmış O'nu bekliyorlar ve kendi kendilerine:
"Fâtıma şimdi parça parça olmuş örtüsü ve yama yama üstüne dikilmiş elbisesi ile, bizim yüksek sedirlerimizi ve şefkatli taçlarımızı görünce hasret ateşi vücudunu kim bilir nasıl yakacak ve gözyaşı, hayatı mamuresini nasıl yıkayacak" diyorlardı.
Bir de ne görsünler! İlahi lütuflara mazhar Fâtıma (a.s.), bütün heybeti ile bu muazzam kadın topluluğuna öyle bir saadet gölgesi bıraktı ki; güzelliğinin parıltısından gözler kamaşıyor, haşmetinin debdebesinden akıl hayretlere dalıyordu.
Mübarek başı mücevherli bir taş ile süslenmiş, latif vücudu renkli kumaşlarla ziynetlenmiş, ayın on dördüne benzeyen alnı, inci dizileri ile parıldamakta, serviyi andıran boyu sırmalı hamaylılarla kaplıdır.
Sağında, solunda yıldıza benzeyen cariyeler ve gül yakı hizmetçiler, kimi ismet örtüsünün eteğini tutmuş ki, dünya toprağına değip kirlenmesin, kimi dikenler vücudunu incitmesin diye eteğine sarılmış, kimi gideceği yola gül suyu döküp öd ağaçları yakar, kimi önüne geçip ışık tutardı.
Bu ilahi şevketle toplantıya ayak bastığında, bu hali gören haris Kureyş kadınları, bu ihtişam ziynet karşısında hayrete düştüler ve meclisin baş sedirini O'na teslim ettiler." Devam edecek ." (Prof. Dr. Haydar Baş Hz. Fatıma eserinden)















































































