İnsanlık kapitalizmden çektiğini hiçbir şeyden çekmemiştir
Yeryüzünü yaşanmaz hale getiren Kapitalizme ve uygulamalarına baktığımızda krizlerden beslendiğini görürüz. Her krizle birlikte oluşan yeni düşünce akımları, ekonomik ekollerin oluşumunu sağlamıştır. Adeta Kapitalizm, her krizle yamanan kırk yamalı bohça gibidir
22.02.2026 00:10:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Yeryüzünü yaşanmaz hale getiren Kapitalizme ve uygulamalarına baktığımızda krizlerden beslendiğini görürüz. Her krizle birlikte oluşan yeni düşünce akımları, ekonomik ekollerin oluşumunu sağlamıştır. Adeta Kapitalizm, her krizle yamanan kırk yamalı bohça gibidir.
Bütün insanlık 250 yıldır dünyada uygulanan Kapitalizmden çektiğini hiçbir şeyden çekmemiştir.
Kapitalizmin kaynaklara getirdiği 'kaynaklar sınırlı ihtiyaçlar sınırsız' yanlış tanımı, savaşların davetçisi olmuş, savaştan beslenen ekonomi anlayışını insanlığa dayatmıştır. Devletler işgal edilmiş, insanlar öldürülmüş, ülkeler parçalanmış ve yer altı kaynakları ele geçirilerek talan edilmiştir.
İşsizliği 'eksik istihdam' anlayışı ile normal bir netice olarak görmüş, emeğin açlık seviyesinin altında satın alınmasını sağlayarak sefaletin önünü açmıştır. Yatırımların, daha ucuz emeğin olduğu yerlere kaçmasını engelleyememiş ve insanlığın işsiz kalmasına neden olmuştur. Bu koşullar altında işi olan kişinin yaşam kalitesinin çok düşük olduğu da kaçınılmaz bir neticedir.
Kapitalizmin 'değer saklama aracı' olarak paraya getirdiği tanım emek ve üretimin maliyetini artırmış, üreticinin asıl pazarını oluşturan tüketici kesimini ise borçlandırmıştır. Yatırımların reel sektörün dışına kaçmasına, dolayısı ile istihdam açığının ortaya çıkmasına da neden olmuştur.
Kapitalizmin 'her arz, gizli bir el tarafından kendi talebini yaratır' ifadesinin matematiğine inildiğinde ne tür bir aldatmaca olduğu görülür. Kapitalizmin en temel varsayımlarından olan bu ifade, devlet, şirket ve bireylerin paraya olan taleplerini, borçlanmadan elde etmelerinin mümkün olamayacağının ifadesi olarak karşımıza çıkar.
Kapitalizmin tanımladığı insan (Homo Economicus) kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen bencil bir varlıktır. O, kendi varlığını, konforunu korumak ve hedefine ulaşmak için her vasıtayı mübah gören, gerekiyorsa kan döken, sömüren, yalan söyleyen, spekülatif işlemlerle insanları kandırandır. Her şeyi kendi menfaati için yaptığını zanneden insan, günün sonunda farkında olmadan kapitalizmin sadık hizmetçisi olarak kendini bulur.

Bu insanın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan ekonomi sisteminin çevreye saygılı, az karbon kullanan, savaşın tırmanmasını durduran; azınlığın çıkarlarına değil, ortak çıkarlara öncelik veren; ekonominin meyvelerini daha adil dağıtan olmasını beklemek beyhûdedir.
Kapitalizmde ekonomik ve finansal çıkarların hizmetkârı olarak görevi tanımlanmış devlet anlayışıyla, sosyal devlet görevini hakkıyla yerine getirmek mümkün olamamıştır. Her bireyin, hane halkının onurlu bir yaşam sürmesini sağlayacak sosyal devletin Kapitalizmin bu matematiğinden çıkması mümkün görünmemektedir.
Kapitalizmin uygulamalarının bir neticesi olarak arkada bıraktığı milyonlarca işsiz, aç, yoksul, fakir, açlıktan ölen, geçim sıkıntısından intihar eden, kendi kaderlerine terk edilmiş insan yığınlarına bakarak insanın 'çok şey mi istediler' diye haykırası geliyor.
Oysa biz Allah'ın sonsuz nimetlerle donattığı ve kulunun rızkına kefil olduğu bu dünyada, kimseye muhtaç olmayacak kadar aş ve iş istedik. İnsan olarak en doğal hakkımız olan onurlu yaşam hakkı, aslında her sosyal devletin anayasal güvencesi altında olmalıdır. Kapitalizm bunu başaramamıştır daha da önemlisi böyle bir derdi de olmamıştır.
Bugün dünyanın içinden çıkamadığı, çözemediği sorunların başında; işsizlik, enflasyon, iç-dış borçlar, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, küreselleşmenin zararları, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler arasındaki makasın giderek açılması gelmektedir.
Yapılan ampirik (deneysel) çalışmalar sonucunda, elimizde bulunan ekonomik dünya verileri analiz edildiğinde, sorunların kaynağının kapitalizm olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu veriler aynı zamanda Kapitalizmin çözüm noktasında yetersizliğini ve başarısızlığını da ispat etmektedir.
Dünyada çıkan bütün küresel krizler, uygulanan ekonomi modellerinin kaçınılmaz bir neticesidir. Krizlerin doğurduğu her türlü faturayı, bireyler, hane halkları, emek ve üretim ortaya koyan reel sektör şirketleri ödemek zorunda kalmıştır.
Her küresel krizden sonra insanlık biraz daha fakirleşmiş, şirketler iflas etmiş, işsizlik patlamış ve borçlar artmıştır.
Bu krizlerden kazananlar, parayı elinde bulunduran ve yöneten küresel güçler olmuştur. Çıkan veya çıkartılan her kriz, onların dünyayı tek merkezden idare etmek için geliştirdikleri küreselleşme projesine ve dünyayı yeniden dizayn etmelerine hizmet etmektedir.
Küresel güçler, kendilerinin inşa ettiği Kapitalizm ile bütün insanlığı ideallerine hizmet ettirmektedirler.
1873'te ABD'de çıkan ve dünyayı etkileyen ilk küresel kriz; üretim fazlası, talep daralması nedeniyle meydana gelmiştir. Krizi fırsata çeviren küresel güçler ise batan bankaların, fabrika ve reel sektör şirketlerinin yeni sahipleri konumuna gelmiştir.
24 Ekim 1929'da ABD'de baş gösteren ve kısa bir sürede bütün dünyayı etkisi altına alan büyük bunalım (Big Depression), 'Kara Perşembe' krizi olarak tarih kayıtlarında yerini aldı. Bu büyük kriz ABD borsasının dibe vurması nedeniyle meydana gelmiştir.
Yatırımcı bir haftada tam 300 milyar dolar kaybetmiş, yine kazanan finansı elinde bulunduran, krizlerden beslenen küresel güçler olmuştur. 1,5 milyon yatırımcı bir haftada 300 milyar dolar kaybederek iş hayatından silinirken, üç-beş küresel güç 300 milyar doların yeni sahibi olmuştu.
1973'te başlayan petrol krizi insanlığı aynı anda hem işsizliğe hem de pahalılığa (stagflasyona) mahkûm etmişti.
2007'de başlayan ve 2008'de ABD'yi etkisi altına alan finans krizinde (mortgage), ev sahibi olmak için aldıkları kredileri geri ödeyemeyen insanlar evlerinden olmuş, verdikleri kredileri geri toplayamayan bankalar ise batmıştır. Bankalara para satan küresel güçler bu krizin yine kazananı olmuştur.
Küresel hâkim güçler, bütün bunları insanlığa küreselleşmenin ne kadar iyi bir şey olduğu ve alternatifinin olmadığı masallarını anlatarak gerçekleştirdiler.
Günümüzde ekonomik açıdan küreselleşmeyi yöneten üç ana kurum, ABD'nin öncülüğünde kurulan IMF, Dünya Bankası (DB) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kuruluşlardır.
Yoksullukla mücadele için kurulmuş olan Dünya Bankası, küresel istikrarı korumak için kurulmuş olan IMF, uluslararası ticareti yönetmek için kurulmuş Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar amaçlarının çok uzağında politikalar yürütmektedirler. Bu kuruluşların gayesi, amaçları belirlenen hedefleri gerçekleştirmekse, çok net olarak ortaya koyabiliriz ki bunlar başarısız olmuşlardır ve dünyadaki ekonomik sorunların baş müsebbibidirler.
Bugün zengin ile yoksul arasındaki uçurum daha da artmıştır. 1960 yılında dünyanın en zengin yüzde 20'si ile en yoksul yüzde 20'si arasındaki gelir uçurumu 1/30 iken bu oran 1990 yılında 1/60'a, 2000 yılında ise 1/75'e yükselmiştir. Son 10 yılda sanayileşmiş ülkelerdeki yüksek ücretliler grubunun gelirlerinde daha da artış yaşanırken, daha fazla sayıda aile sosyal güvenceden mahrum kalmış, ücretleri gerilemiş ve daha da yoksullaşmıştır. (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli eserinden)
Bütün insanlık 250 yıldır dünyada uygulanan Kapitalizmden çektiğini hiçbir şeyden çekmemiştir.
Kapitalizmin kaynaklara getirdiği 'kaynaklar sınırlı ihtiyaçlar sınırsız' yanlış tanımı, savaşların davetçisi olmuş, savaştan beslenen ekonomi anlayışını insanlığa dayatmıştır. Devletler işgal edilmiş, insanlar öldürülmüş, ülkeler parçalanmış ve yer altı kaynakları ele geçirilerek talan edilmiştir.
İşsizliği 'eksik istihdam' anlayışı ile normal bir netice olarak görmüş, emeğin açlık seviyesinin altında satın alınmasını sağlayarak sefaletin önünü açmıştır. Yatırımların, daha ucuz emeğin olduğu yerlere kaçmasını engelleyememiş ve insanlığın işsiz kalmasına neden olmuştur. Bu koşullar altında işi olan kişinin yaşam kalitesinin çok düşük olduğu da kaçınılmaz bir neticedir.
Kapitalizmin 'değer saklama aracı' olarak paraya getirdiği tanım emek ve üretimin maliyetini artırmış, üreticinin asıl pazarını oluşturan tüketici kesimini ise borçlandırmıştır. Yatırımların reel sektörün dışına kaçmasına, dolayısı ile istihdam açığının ortaya çıkmasına da neden olmuştur.
Kapitalizmin 'her arz, gizli bir el tarafından kendi talebini yaratır' ifadesinin matematiğine inildiğinde ne tür bir aldatmaca olduğu görülür. Kapitalizmin en temel varsayımlarından olan bu ifade, devlet, şirket ve bireylerin paraya olan taleplerini, borçlanmadan elde etmelerinin mümkün olamayacağının ifadesi olarak karşımıza çıkar.
Kapitalizmin tanımladığı insan (Homo Economicus) kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen bencil bir varlıktır. O, kendi varlığını, konforunu korumak ve hedefine ulaşmak için her vasıtayı mübah gören, gerekiyorsa kan döken, sömüren, yalan söyleyen, spekülatif işlemlerle insanları kandırandır. Her şeyi kendi menfaati için yaptığını zanneden insan, günün sonunda farkında olmadan kapitalizmin sadık hizmetçisi olarak kendini bulur.

Bu insanın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan ekonomi sisteminin çevreye saygılı, az karbon kullanan, savaşın tırmanmasını durduran; azınlığın çıkarlarına değil, ortak çıkarlara öncelik veren; ekonominin meyvelerini daha adil dağıtan olmasını beklemek beyhûdedir.
Kapitalizmde ekonomik ve finansal çıkarların hizmetkârı olarak görevi tanımlanmış devlet anlayışıyla, sosyal devlet görevini hakkıyla yerine getirmek mümkün olamamıştır. Her bireyin, hane halkının onurlu bir yaşam sürmesini sağlayacak sosyal devletin Kapitalizmin bu matematiğinden çıkması mümkün görünmemektedir.
Kapitalizmin uygulamalarının bir neticesi olarak arkada bıraktığı milyonlarca işsiz, aç, yoksul, fakir, açlıktan ölen, geçim sıkıntısından intihar eden, kendi kaderlerine terk edilmiş insan yığınlarına bakarak insanın 'çok şey mi istediler' diye haykırası geliyor.
Oysa biz Allah'ın sonsuz nimetlerle donattığı ve kulunun rızkına kefil olduğu bu dünyada, kimseye muhtaç olmayacak kadar aş ve iş istedik. İnsan olarak en doğal hakkımız olan onurlu yaşam hakkı, aslında her sosyal devletin anayasal güvencesi altında olmalıdır. Kapitalizm bunu başaramamıştır daha da önemlisi böyle bir derdi de olmamıştır.
Bugün dünyanın içinden çıkamadığı, çözemediği sorunların başında; işsizlik, enflasyon, iç-dış borçlar, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, küreselleşmenin zararları, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeler arasındaki makasın giderek açılması gelmektedir.
Yapılan ampirik (deneysel) çalışmalar sonucunda, elimizde bulunan ekonomik dünya verileri analiz edildiğinde, sorunların kaynağının kapitalizm olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu veriler aynı zamanda Kapitalizmin çözüm noktasında yetersizliğini ve başarısızlığını da ispat etmektedir.
Dünyada çıkan bütün küresel krizler, uygulanan ekonomi modellerinin kaçınılmaz bir neticesidir. Krizlerin doğurduğu her türlü faturayı, bireyler, hane halkları, emek ve üretim ortaya koyan reel sektör şirketleri ödemek zorunda kalmıştır.
Her küresel krizden sonra insanlık biraz daha fakirleşmiş, şirketler iflas etmiş, işsizlik patlamış ve borçlar artmıştır.
Bu krizlerden kazananlar, parayı elinde bulunduran ve yöneten küresel güçler olmuştur. Çıkan veya çıkartılan her kriz, onların dünyayı tek merkezden idare etmek için geliştirdikleri küreselleşme projesine ve dünyayı yeniden dizayn etmelerine hizmet etmektedir.
Küresel güçler, kendilerinin inşa ettiği Kapitalizm ile bütün insanlığı ideallerine hizmet ettirmektedirler.
1873'te ABD'de çıkan ve dünyayı etkileyen ilk küresel kriz; üretim fazlası, talep daralması nedeniyle meydana gelmiştir. Krizi fırsata çeviren küresel güçler ise batan bankaların, fabrika ve reel sektör şirketlerinin yeni sahipleri konumuna gelmiştir.
24 Ekim 1929'da ABD'de baş gösteren ve kısa bir sürede bütün dünyayı etkisi altına alan büyük bunalım (Big Depression), 'Kara Perşembe' krizi olarak tarih kayıtlarında yerini aldı. Bu büyük kriz ABD borsasının dibe vurması nedeniyle meydana gelmiştir.
Yatırımcı bir haftada tam 300 milyar dolar kaybetmiş, yine kazanan finansı elinde bulunduran, krizlerden beslenen küresel güçler olmuştur. 1,5 milyon yatırımcı bir haftada 300 milyar dolar kaybederek iş hayatından silinirken, üç-beş küresel güç 300 milyar doların yeni sahibi olmuştu.
1973'te başlayan petrol krizi insanlığı aynı anda hem işsizliğe hem de pahalılığa (stagflasyona) mahkûm etmişti.
2007'de başlayan ve 2008'de ABD'yi etkisi altına alan finans krizinde (mortgage), ev sahibi olmak için aldıkları kredileri geri ödeyemeyen insanlar evlerinden olmuş, verdikleri kredileri geri toplayamayan bankalar ise batmıştır. Bankalara para satan küresel güçler bu krizin yine kazananı olmuştur.
Küresel hâkim güçler, bütün bunları insanlığa küreselleşmenin ne kadar iyi bir şey olduğu ve alternatifinin olmadığı masallarını anlatarak gerçekleştirdiler.
Günümüzde ekonomik açıdan küreselleşmeyi yöneten üç ana kurum, ABD'nin öncülüğünde kurulan IMF, Dünya Bankası (DB) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kuruluşlardır.
Yoksullukla mücadele için kurulmuş olan Dünya Bankası, küresel istikrarı korumak için kurulmuş olan IMF, uluslararası ticareti yönetmek için kurulmuş Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar amaçlarının çok uzağında politikalar yürütmektedirler. Bu kuruluşların gayesi, amaçları belirlenen hedefleri gerçekleştirmekse, çok net olarak ortaya koyabiliriz ki bunlar başarısız olmuşlardır ve dünyadaki ekonomik sorunların baş müsebbibidirler.
Bugün zengin ile yoksul arasındaki uçurum daha da artmıştır. 1960 yılında dünyanın en zengin yüzde 20'si ile en yoksul yüzde 20'si arasındaki gelir uçurumu 1/30 iken bu oran 1990 yılında 1/60'a, 2000 yılında ise 1/75'e yükselmiştir. Son 10 yılda sanayileşmiş ülkelerdeki yüksek ücretliler grubunun gelirlerinde daha da artış yaşanırken, daha fazla sayıda aile sosyal güvenceden mahrum kalmış, ücretleri gerilemiş ve daha da yoksullaşmıştır. (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli eserinden)























































































