Macron’un Suriye ziyareti ne anlama geliyor?
Beşar Esad rejiminin Aralık 2024’te devrilmesinin ardından Suriye’ye ilk Batılı devlet başkanı olarak giden Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 7 Temmuz'da Şam’daki tarihi Emevi Camii’ni Suriye Ahmed el-Şara ile birlikte gezdi. Gazeteci Hüsnü Mahalli’nin Meltem TV’deki değerlendirmesine göre, 1920’deki tarihi detayları görmeden Orta Doğu politikasını anlamak mümkün değil
Eyüp Kabil





Macron, Emevi Camii'ndeki misafir defterine şu ifadeleri yazdı: "Bugün, tarihle, dinlerle ve medeniyetlerle yoğrulmuş bu tarihi şehir Şam'da bulunmaktan onur duyuyorum. Muhteşem Roma tapınaklarından Hristiyan kiliselerine kadar uzanan bu miras... Bölgenin belirsizliklerle dolu olduğu bu günlerde Suriye, halkı, birliği ve geleceğe olan inancıyla yeniden ayağa kalkıyor. Fransa, Suriye'nin yanında." Macron ayrıca sosyal medyada "Birlikte yeni bir barış ve istikrar sayfası açıyoruz" paylaşımında bulundu. Elysee Sarayı da ziyareti "Esad rejiminin çöküşünden sonra bir Avrupalı liderin ilk ziyareti" olarak vurguladı.
Ziyaret sırasında Şam'da otelinin yakınında iki araçlı bomba patlaması yaşandı ve 18 kişi yaralandı. Buna rağmen Macron programı iptal etmedi ve temaslarını sürdürdü. Bu gelişme, ziyaretin hem sembolik hem de riskli yönünü ortaya koydu.
Sembolik anlam ve tartışmalı yorumlar
Emevi Camii, İslam dünyasının en önemli mekanlarından biri. 8. yüzyılda Emevi Halifeliği döneminde inşa edilen cami, Şam'ın kalbinde yer alıyor ve Roma tapınağı, Hristiyan kilisesi gibi katmanlı bir tarihe sahip. Bu nedenle Macron'un camiyi ziyaret etmesi ve deftere "tarih, dinler ve medeniyetler" vurgusu yapması, birçok gözlemci için tesadüf değil.
Meltem TV'de yayınlanan programda gazeteci Hüsnü Mahalli, ziyareti açıkça değerlendirdi. Mahalli'ye göre Macron'un Emevi Camii'ni gezmesi, Fransa'nın bölgede "hâlâ söz sahibiyim" mesajı veriyor. 1920'deki sömürgeci ve Haçlı zihniyetinin izlerini taşıyan bu tarihi detayları görmeyenlerin Orta Doğu politikasını tam olarak anlayamayacağını belirten Mahalli, ziyaretin yüzeysel bir "dostluk" veya "destek" gösterisi olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı.
Bu yorum, ziyaretin salt diplomatik bir adım olmanın ötesinde, Fransa'nın tarihi çıkarlarını ve etki alanını yeniden hatırlatma çabası olarak okunuyor. Fransa, 1920'lerden itibaren Suriye ve Lübnan üzerinde manda idaresi kurmuş, bölgenin siyasi haritasını şekillendirmişti. Bugün ise yeni Suriye yönetimiyle ilişkileri normalleştirme, büyükelçi değişimi, yeniden inşa yardımları ve yatırımlar gibi adımlar atılıyor. Bu adımların arka planında ise tarihî mirasın izleri aranıyor.
1920'lerin tarihi arka planı: Sykes-Picot'tan manda dönemine
Orta Doğu'nun bugünkü sınırlarını ve güç dinamiklerini anlamak için 1916-1920 yıllarına bakmak şart. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılma sürecinde İngiltere ve Fransa, gizli "Sykes-Picot Anlaşması" (1916) ile bölgeyi kendi nüfuz alanlarına böldü. Anlaşmaya göre Suriye ve Lübnan Fransa'nın, Irak ve Filistin'in büyük kısmı ise İngiltere'nin kontrolüne bırakıldı.
1920 Nisan'ındaki "San Remo Konferansı" ile bu paylaşım resmileşti. Milletler Cemiyeti mandası altında Fransa'ya Suriye ve Lübnan'ın yönetimi verildi. General Henri Gouraud komutasındaki Fransız kuvvetleri, Temmuz 1920'de Şam'ı işgal etti. Maysalun Savaşı'nda Suriye ordusunu yenen Fransızlar, kısa süre önce tahta çıkan Kral Faysal'ı ülkeden sürdü.
Fransa, manda döneminde "böl ve yönet" politikasını uyguladı. Suriye'yi etnik ve mezhepsel hatlara göre parçalara ayırdı: Alevi Devleti, Dürzi Devleti, Halep Devleti gibi idari birimler oluşturdu. Bu politika, yerel direnişleri zayıflatmayı amaçlıyordu. 1925-1927 yıllarında patlak veren Büyük Suriye İsyanı kanlı biçimde bastırıldı. Bağımsızlık talepleri yıllarca engellendi. Suriye tam bağımsızlığını ancak 1946'da, İkinci Dünya Savaşı sonrası elde edebildi.
"Haçlı zihniyeti" ifadesi ise bölgede sık kullanılan bir metafor. Ortaçağ'da Haçlı Seferleri sırasında (özellikle Fransız krallarının öncülüğünde) Avrupa'nın Doğu Akdeniz'e müdahalesi, modern dönemde Batı'nın askeri müdahaleleri, işgalleri ve siyasi düzenlemeleriyle ilişkilendiriliyor. Fransa'nın Levant'taki (Suriye-Lübnan) tarihi varlığı bu çerçevede sıkça anılıyor.
Günümüz bağlamında ziyaretin anlamı
Ahmed el-Şara (eski adıyla Ebu Muhammed el-Culani), HTŞ'nin eski lideri olarak bilinen yeni Suriye yönetiminin başında. Yönetim, uluslararası meşruiyet arayışında ve Batı ile ilişkileri normalleştirmeye çalışıyor. Macron'un ziyareti bu çabaya destek niteliği taşıyor. Fransa ise tarihi bağlarını, kültürel mirasını ve olası ekonomik fırsatları (yeniden inşa projeleri, enerji, ticaret) değerlendirmek istiyor.
Ancak ziyaret, Fransa'nın "biz buradayız, söz hakkımız var" mesajını güçlendiriyor. Özellikle Türkiye'nin Suriye'deki aktif rolü, Rusya'nın askeri varlığı, İran'ın etkileri ve ABD'nin politikaları arasında Fransa'nın yeniden sahneye çıkması dikkat çekici bulunuyor. Tarihi perspektiften bakıldığında, 1920'lerdeki manda deneyimi bugün "işbirliği" ve "destek" söylemleriyle yeniden paketleniyor gibi görünüyor.
Hüsnü Mahalli'nin vurguladığı gibi, bu tarihi katmanları (Sykes-Picot'tan manda dönemine, Haçlı algısından günümüz müdahalelerine) bilmeden Suriye'deki gelişmeleri, yeni yönetimin adımlarını veya uluslararası aktörlerin hamlelerini tam anlamak zor. Ziyaret, sadece bir cami turu değil; bölgenin derin tarihsel hafızasının ve güç mücadelelerinin bir yansıması olarak okunabilir.
Tarihi bilgi neden önemli?
Macron'un Emevi Camii ziyareti, Esad sonrası Suriye'nin uluslararası arenaya açılma sürecinin önemli bir parçası. Aynı zamanda Fransa'nın Levant'taki tarihsel rolünü hatırlatan sembolik bir adım. Gazeteci Hüsnü Mahalli'nin Meltem TV'deki değerlendirmesi, bu tür ziyaretlerin arkasındaki zihinsel ve tarihsel arka planı deşifre ediyor. 1920'deki sömürgeci mirasın izleri hâlâ tartışılıyor ve Orta Doğu politikasını anlamak için bu izlerin takip edilmesi gerekiyor.
Ziyaretin ardından Fransa-Suriye ilişkilerinin nasıl şekilleneceği, yeniden yapılanma sürecinde diğer aktörlerle özellikle Türkiye ile nasıl bir denge kurulacağı merakla izleniyor. Bir şey net, o da tarihi detayları göz ardı etmek, bugünün karmaşık denkleminde eksik analizlere yol açıyor. Orta Doğu'da hiçbir gelişme boşlukta yaşanmıyor, her adım, yüzyıllık katmanların üzerine inşa ediliyor.













































































