logo
12 MAYIS 2026

Sıra Milli Ekonomi Modeli'nde

Atatürk Vatandır Sempozyumu'nda yaptığı konuşmada, Atatürk'ün mirasına sahip çıkmanın tek yolunun Prof. Dr. Haydar Baş'la beraber olmaktan geçtiğini belirten araştırmacı yazar Dr. Nuri Kaplan, "Şimdi sıra, Türkiye'yi kainat devleti yapacak olan liderin önderliğine ve O'nun dünyaya mal olmuş Milli Ekonomi Modeli'nin uygulanmasına gelmiştir" dedi.

11.09.2017 00:00:00
Trabzon'da gerçekleştirilen Atatürk Vatandır Sempozyumu'nda Dr. Nuri  Kaplan tarafından sunulan 'Atatürk Ekonomide Neler Yaptı?' başlıklı tebliği aynen yayınlıyoruz:

Genç Türkiye Cumhuriyeti devleti, ekonomik olarak Osmanlı'dan kelimenin tam anlamıyla bir "enkaz" devralmıştır. Osmanlı devleti, batıya bağımlı ve yarı sömürge bir devlet durumundadır. Sebebi; kapitülasyonların yaygınlaştırılması, sanayi devrimi, dış borç ve Duyun-u Umumiye İdaresi, Reji İdaresi ve ülkedeki yabancı sermaye yatırımlarıdır.

Osmanlı Devleti, ilk dış borcunu 1854 yılında İngiltere'den almıştır.

Alınan borçlar yatırıma dönüştürülemediği için her geçen yıl ağırlaşan borçlar ödenememiş ve devlet 1875 yılında iflas ettiğini, iç ve dış borçlarını ödeyemeyeceğini tüm dünyaya ilan etmiştir. Bunun üzerine önceleri Galata bankerlerinin daha sonra batılı devletlerin alacaklarını haciz yoluyla tahsil etmek amacıyla Duyunu Umumiye İdaresi kurulmuştur.

DUİ, özerk yapısı itibariyle Osmanlı Maliye Bakanlığı'ndan daha fazla personele sahiptir, devlet vergilerinin %30'unu kontrol eder. Devlet içinde devlet gibi hareket eden bir yapıdır.

Osmanlı'nın son dönemindeki bu yarı sömürge durumu, ülkeyi askeri ve siyasi açıdan da batının denetimine girmesine zemin hazırlamıştır. 

Cumhuriyet kadrosunun ekonomi alanındaki hedefi: Tam bağımsızlık

Cumhuriyetin kurucu kadrosunun ekonomi alanındaki hedefi, milli ve bağımsız bir ekonomiye sahip, hızla kalkınan, öz kaynaklarını kendisi kullanabilen ve refah seviyesi yüksek bir ülke kurmaktır. Bunun için kapitülasyonların tüm sonuçlarıyla kaldırılması ve ülkenin yarı sömürge durumundan kurtulması gerekmektedir.

Milli mücadelenin her aşamasında "tam bağımsızlık" kavramı sürekli gündemde tutulmuştur. Tam bağımsızlık kavramıyla; siyasi, askeri, adli ve kültürel bağımsızlıkla birlikte, mali ve ekonomik bağımsızlık kastedilmiştir. Yeni Türkiye devletinin siyasi ve hukuki varlığının dünyada tanınmasını sağlayan Lozan Barış Konferansı'nda Türk heyetini uğraştıran en çetin konulardan biri de mali ve ekonomik sorunlardır. Yani kapitülasyonlar, Duyun-u Umumiye ve Reji İdaresi.

Lozan Barış Konferansı'nın kapitülasyonlar konusundaki anlaşmazlık sebebiyle kesintiye uğraması bir fırsata çevrilir ve Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında toplanır.

Kongrede alınan kararlar doğrultusunda Türkiye'nin ekonomik gelişmesi şu 4 esas prensibe göre yönlendirilmiştir:

1- Üreticilerin korunması,

2- İhracatı özendirme,

3- Milli sanayii ve işçiyi koruma,

4- Demiryolu siyaseti.

Bu noktada, Atatürk'ün ekonomi konusundaki düşünce ve hedeflerini ortaya koyan ifadelerini bilmemiz gerekir:

Ekonomik Bağımsızlık:

"Güzel vatanımızı fakirliğe, memleketimizi haraplığa sürükleyen çeşitli sebepler içinde en kuvvetli ve en önemlisi ekonomimizde bağımsızlıktan mahrumiyetimizdir."

Millet yaşamında ekonominin önemi:

"Askeri siyasi zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa husule gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner."

"Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa bütün yükseliş ve çöküş sebebinin bir ekonomi meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Tarihimizi dolduran bunca muvaffakiyetler, zaferler veyahut mağlubiyetler, yokluk ve felaketler, bunların hepsi meydana geldikleri devirlerdeki ekonomik durumumuzla ilgili ve ilişkilidir. Yeni Türkiye'mizi layık olduğu seviyeye eriştirebilmek için, mutlaka ekonomimize birinci derecede ehemmiyet vermek mecburiyetindeyiz.  Çünkü zamanımız, tamamen bir ekonomi devresinden başka bir şey değildir."

"Bilirsiniz ki, ekonomisi zayıf bir millet fakirlik ve yoksulluktan kurtulamaz; toplumsal ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz."  

Günümüzde yaşadığımız başta terör olmak üzere, hırsızlık, dolandırıcılık, ahlaksızlık, fuhuş, uyuşturucu, boşanmalar, hacizler vs. gibi  toplumsal ve siyasi felaketleri  düşündüğümüzde Atatürk'ün ne kadar haklı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Atatürk'ün, kapitülasyonların başlangıcını, zararlarını ve tarihi gelişimini anlatan muhteşem  tahlili de şu şekildedir: "Kapitülasyonlar, bir devleti mutlaka çökertir. Osmanlı devleti ile Hindistan Türk ve İslam imparatorlukları bunun en büyük delilidir."

"Kayda değer ki, bütün bu fenalıklar, (kapitülasyonlar) milletin boynuna geçirilmiş bütün bu zincirler, milletimizin herhangi bir hastalığından, devletin güçsüzlüğünden ileri gelmiş değildi. Bilakis bütün bu esaret zincirleri devletin en güçlü, en kudretli bulunduğu bir zamanda boynumuza, devletin boynuna geçirilmiştir. Efendiler, bu halin hikmetini, devlet kavramını anlayış şeklinde aramak lazımdır. Biliyorsunuz ki tacidarlar, hükümdarlar ve bilhassa kendilerine 'Allah'ın gölgesi' diyen padişahlar, memleketi kendi malikanesi ve bütün asli unsur olan milleti de yine Allah tarafından kayıtsız şartsız emrine boyun eğen bir kütle farz ederler. Bundan başka padişahların etrafında birtakım menfaatperestler bulunur ki, onlar da padişahın lütfuna, himayesine erişmek için bu görüş tarzını iyi imiş gibi gösterirlerdi. Bütün bu görüş ve yorumlar karşısında masum millet, hakikaten bunun doğru olduğunu, dinin icabından bulunduğunu farz zanneder. İşte Osmanlı padişahları, milletin bu telakkisinden istifade ederek milletin hakkı olan, milletin şerefi, haysiyeti ve bütün mevcudiyeti ile ilgili olan birçok kaynakları, hediye ve bağış olarak yabancılara vermekte tereddüt etmemişlerdir.

Biliyorsunuz ki ilk kapitülasyon Fatih zamanında, İstanbul'da oturan Cenevizlilere verilmiş, biraz sonra genişletilmiş ve başka milletleri de içine almıştır. Yine pekala biliyorsunuz ki milletin içinde yaşayan Hristiyan unsurlara imtiyaz aynı tarihte verilmiştir. (Kanuni Sultan Süleyman zamanında da Venediklilerle ticaret anlaşması yapıldığını hatırlatalım)?

Fakat milletin hayati kaynaklarıyla o kadar ilgili olan bu imtiyazlar verile verile o kadar büyüdü ki, millet, sırtına yüklenen bu yükün altında kıvranmaya başladı. Tahammül edememeye başladı.

Onları bir hediye ve bağış olarak alanlar, sonraları bu imtiyazları bir kazanılmış hak telakki ettiler, onunla da kanaat etmediler. Her vesileden istifade ile onları artırmak ve genişletmek vasıtalarına gittiler. Hükümeti tehdide kalkıştılar.

Efendiler, haşmet ve gösteriş içinde vakit geçirmeye alışan bu padişahlar, saray ve erkanı, debdebeyi devam ettirmek kanaatinde bulunuyorlardı.

Onun için devletin hakiki kaynaklarını kuruttuktan sonra muhtaç oldukları parayı hariçten tedarike kalkıştılar. Bunun için de birçok borçlanmalar yaptılar. Milletin bütün kaynaklarını vermek ve haysiyet ve şerefini feda etmek suretiyle o borçlanmaları yaptılar.

Bir gün, o paraların faizlerini ödeyemeyecek hale geldiler. Devlet, cihan gözünde iflas etmiş sayıldı."

Ülkemizin ekonomisi nasıl çöktü?

Şimdi buraya gelmişken, 1994'de imzalanan ve halen yürürlükte olan Gümrük Birliği anlaşmasının ülkemizi uğrattığı milyarlarca dolar zararı hatırlamamız lazım. Yine "15 günde 15 yasa" diye bilinen ve Türkiye'de tarımı çökerten, çiftçiyi ve hayvancılıkla geçinenleri bitiren AB uyum yasalarını hatırlayalım.

Kapitalizmin kurallarının acımasızca halen ülkemizde uygulanıyor olmasını, petrol başta olmak üzere birçok madenlerin ve KİT teşebbüslerinin yabancılaştırılmasını burada hatırlatmak babında zikretmemiz gerekli. Mevcut siyasi iradede "Babalar gibi satarım" anlayışının halen hüküm sürmesini de unutmayalım.

Kapitülasyonların Lozan'da müzakeresini Atatürk şöyle değerlendirir:

"Kapitülasyonların konferansta söz konusu edilmesi ve görüşülmesi bile milli onurumuza yöneltilmiş bir hakarettir. Kapitülasyonların Türk milleti için ne derece iğrenç bir şey olduğunu size tarife gücüm yetmez.

Türkler, kapitülasyonların devamının kendilerini pek az bir zamanda ölüme sevk edeceğini pek iyi anlamıştır. Türkiye, esir olarak mahvolmaktansa son nefesine kadar mücadele etmeye ve savaşmaya karar vermiştir."

Kapitülasyonların kaldırılmasından sonra da, "Bugün için düşündüğüm tek şey, maddeten, fiilen, kanla kaldırılmış olan kapitülasyonların bir daha dirilmemek üzere yokluğa gömülmesini temin etmektir" demektedir Atatürk.

Milli Ekonomi Modeli'nden başka çözüm yok

Bugünkü Türkiye'mizde sürmekte olduğu genel kabul gören post-modern kapitülasyonlara da ancak ve ancak, Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Beyefendi'ye ait olan ve en başta Rusya olmak üzere tüm dünyaya mal olmuş Milli Ekonomi Modeli ile son verilebileceği ilmi, akademik, ekonomik ve siyasi bir realitedir.

Milli Ekonomi Modeli, 2005 yılından bu yana tam dokuz uluslar arası kongrede yüzlerce ilim adamı tarafından enine boyuna tartışılmış, değerlendirilmiş ve modelin sahibi Sayın Baş, Nobel ödülüne aday gösterilmiştir.

Sayın Baş, 2013 yılında Rus siyasiler tarafından Rusya meclisi Duma'ya davet edilmiş ve modeli bizzat kendisinden dinlenilmiştir. Rusya, Milli Ekonomi Modeli'ni 2013 yılından bu yana hayata geçirmiştir. Ekonomide güçlü hale gelişi Rusya'yı başta Suriye olmak üzere tüm sahalarda ABD'nin önüne geçirmiştir.

Atatürk "Milli Ekonomi" hususunda şöyle demektedir: "Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya değer bir vatandır. İşte bu memleketi böyle bayındır hale, cennet hale getirecek olan ekonomik etkenler ve ekonomik faaliyettir. Artık bu memleket, böyle fakir ve bu millet yoksul değil, belki memleketimize zengin memleketi, zenginler memleketi bu yeni Türkiye'nin adına da çalışkanlar diyarı denilsin. Bu halk, zengin olmaya mecburdur. Memleket bayındır olmazsa, bu halk zengin olmazsa, size hala yaşamak imkanından bahsederlerse inanmayınız."

Yeri gelmişken hatırlatayım: Oğuz Kağan dedemiz, "fakirlik benim yurdumda suç olsun" dememiş miydi? Ve yine Prof. Dr. Haydar Baş, "Benim dönemimde zekat verecek insan bulamayacaksınız" ve "et yemekten bıkacaksınız" dememiş miydi?

Ekonomik kaynaklarımızın zenginliğini Atatürk şöyle izah eder: "Memleketimizin ekonomik kaynakları bütün dünyanın hırslarını çekecek verim ve servete maliktir. Memleketimiz baştan nihayete kadar, hazinelerle doludur. Biz, o hazineler üstünde aç kalmış insanlar gibiyiz. Hepimiz bütün bu hazineleri meydana çıkarmak ve servet ve refahımızın kaynaklarını bulmak vazifesiyle yükümlüyüz."

Atatürk: "Hedefimiz ekonomik zaferlerdir"

"Yeni Türkiye devleti temellerini süngü ile değil süngünün de dayandığı ekonomiyle kuracaktır."

"Biz bu milleti bugünkü şeklinden daha yüksek derecelere çıkarmakla yükümlü adamlarız. Bu yükseliş, yalnız meydan muharebelerinde kazandığımız şereflerle olamaz; bu, buna kafi değil. Asıl yükseliş , iktisat sahasında yükseliş olacak."

Atatürk'ün milli ticaret ile ilgili düşüncelerine gelince: "Sırtınıza giydiğiniz elbise, ayağınıza geçirdiğiniz kunduradan en ufak şeylere kadar sanat sahiplerine muhtaçsınız. Bütün bu ihtiyacınızı temin için paranızı düşmanlara vermemek lazımdır. Kazancınızın heba olmaması için, başkalarına haraçgüzar olmamak için dindaşınız olan , kendinizden olan sanatkarlara koşacaksınız. Onlara yardım etmek hem borcunuz hem menfaatinizdir."

"Ticarette çok kazanmak değil, sağlam ve temiz kazanmak kuralı hakimdir."

Atatürk'ün; milli endüstri, kooperatifçilik, denizcilik, sanat, madenlerin işletilmesi, yollar, demiryolları, limanlar, kara ve deniz ulaştırma vasıtaları, ormanların korunması sahalarında birbirinden güzel, son derece isabetli ve yol gösterici sözlerinin olduğunu da ifade etmeliyim.

Atatürk, kendi döneminde Türkiye'nin uyguladığı devletçilik sistemiyle ilgili şu izahları yapmaktadır: "Türkiye'nin uyguladığı devletçilik sistemi, 19.asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin özel teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa bir zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi, liberalizmden başka bir yoldur."

Yani Atatürk dönemindeki uygulanan ekonomik sistem, ne sosyalizm ne de liberalizmdir.

Atatürk, mali bağımsızlık ve dış borçlanma ile ilgili olarak da, "Bugünkü savaşımlarımızın gayesi, tam bağımsızlıktır. Bağımsızlığın tamlığı ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati kuruluşlarında bağımsızlık felce uğramıştır" demektedir.

"Para, her türlü vasıtanın üstünde bir mevcudiyet silahıdır." diyen Atatürk'ün bu bakış açısı, yine Milli Ekonomi Modeli'ndeki paraya getirilen yeni iki tanımla birlikte ete kemiğe büründürülmektedir.

Ziraat, Türk köylüsü ve çiftçilik

"Milli ekonominin temeli ziraattır."

"Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır."

"Küçük, büyük bütün çiftçilerin iş vasıtalarını artırmak, yenileştirmek ve korumak tedbirleri vakit geçirmeden alınmalıdır."

"Her Türk çiftçi ailesinin, geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması mutlaka lazımdır." "Vatanın sağlam temeli ve bayındır hale getirilmesi bu esastadır." "Köylü hepimizin veli nimetimizdir. Bu soylu unsurun refahını düşüneceğiz." "Türk köylüsünü efendi yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez" diyen ve Türk köylüsünü "Milletin Efendisi" olarak tanımlayan Atatürk, sonuna kadar haklıdır.

Köylü, çiftçi ve hayvancı bugün adeta "maraba" konumuna düşürülmüşse bunun sebebi Atatürk'ün bu bakış açısından uzaklaşılmasıdır. Köylüyü tekrar milletin efendisi yapacak politikalar bugün yine ve sadece Milli Ekonomi Modeli'nde fazlasıyla mevcuttur. Köylü bugün "efendi" değil, "maraba" olmayı kendi oylarıyla tercih etmiştir, faturasını da ödemeyi sürdürmektedir maalesef.

Atatürk'ün ekonomide yaptıklarını özetlersek;

Prof. Dr. Haydar Baş'ın 10 Kasım 2016 tarihli Yeni Mesaj gazetesinde yayınlanan "Rahmetle Anıyoruz" başlıklı makalesini esas alarak konuşmamızı sürdürelim:

29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi.

1924'te Lozan Anlaşması hayata geçirildi.

Yine 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi.

Gölcük'te ilk tersane açıldı; Devlet Demiryolları kuruldu.

İstanbul-Ankara arasında ilk yolcu uçağı seferleri başlatıldı.

1925'de, Danıştay, Türk Hava Kurumu, Türkiye Liman İşleri inhisar, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Anadolu Ajansı kuruldu.

Sanayi ve Madenler Bankası kuruluş kanunu kabul edildi.

Ticaret ve Sanayi Odaları kanunu kabul edildi.

Şeker fabrikalarının ve demir çelik sanayiinin kurulmasına ilişkin kanun yürürlüğe girdi.

Tayyare Cemiyeti'nin katkıları ile Ankara'da Türk yapımı ilk planör uçuruldu.

(1925'te çıkarılan bir kanunla Aşar vergisi kaldırıldı, köylüye para tohum ve alet yardımları yapıldı.

1924'te çıkarılan bir kanunla fındık ve çay ziraatının geliştirilmesi için bir dizi teşvik tedbirleri alındı)

1926'da, Türk Telsiz Telefon Şirketi kuruldu. Eskişehir Uçak Bakım İşletmesi açıldı.

Yabancı gemilere tanınan ayrıcalıklar kaldırıldı, Kabotaj Kanunu kabul edildi.

İlk şeker fabrikası, Alpullu şeker fabrikası; İstanbul'da inşaat demiri üreten ilk haddehane açıldı.

Tarım Satış Kooperatifleri ve birlikleri kuruldu.

Yine 1926'da, Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası açıldı.

Adnan Menderes hükümeti döneminde kapatılana kadar 112 savaş uçağı üretildi.

1927'de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ilk kâğıt parası tedavüle çıktı.

(Yüksek Ziraat ve Baytar Mektepleri ve Enstitüleri kuruldu).

(Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarıldı).

1928'de, Gaziantep'te Mensucat Fabrikası açıldı.

Trabzon Vizera'da hidroelektrik santrali hizmete girdi.

1929'da, Anadolu-Bağdat; Mersin-Tarsus demiryolları Haydarpaşa Limanı yabancılardan satın alındı.

(Topraksız çiftçiye toprak verilmesi hakkında kanun çıkarıldı).

1931'de, Bursa-Mudanya demiryolu yabancılardan satın alındı.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kuruldu.

1932'de, İzmir Rıhtım İşletmesi yabancılardan satın alındı.

Türk Dil Kurumu kuruldu (1932).

1933'de, Samsun-Çarşamba demiryolu hattı yabancılardan satın alındı.

(Sümerbank kuruldu. Gayesi sanayi yatırımlarını finanse etmek, ağır ve hafif sanayinin gelişmesine öncülük etmek, devlet fabrikalarını işletmek, yeni fabrikalar açmak).

1934'de, Bandırma-Menemen-Manisa demiryolu hattı yabancılardan alındı.

İzmir-Kasaba demiryolu hattı yabancılardan satın alındı.

Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası'ndaki ilk uçağın deneme uçuşu yapıldı.

İzmir Basmane-Afyon demiryolu yabancılardan satın alındı.

(1934-38 yılları arasında uygulanmak üzere birinci beş yıllık kalkınma planı hazırlandı. Plan ile kimya demir kağıt kükürt sünger pamuklu ve yünlü kumaş, şeker sanayi vs. geliştirildi).

1935'de Aydın demiryolu yabancılardan satın alındı.

MTA, Etibank, Türk Şeker Fabrikaları kuruldu.

İstanbul Rıhtım Şirketi yabancılardan alındı.

(Millileştirilen ticaret gemileri, liman ve rıhtımları işletmek amacıyla Denizcilik Bankası kuruldu).

(Toprak Mahsulleri Ofisi ve Reji İdaresiyle Fransızların elinde bulunan şirket satın alınarak devlet tekellerini yönlendiren inhisarlar kuruldu)

1936'da Montrö Boğazlar Sözleşmesi kabul edildi.

İstanbul boğazında askerden arındırılmış bölgelere Türk askeri yerleştirildi.

SEKA'nın İzmit'teki fabrikasında ilk kâğıt üretildi.

1937'de, Toprakkale-İskenderun yabancılardan satın alındı.

Kozlu Kömür İşletmeleri yabancılardan satın alındı.

İstanbul-Trakya demiryolu yabancılardan satın alındı.

İzmir Telefon İşletmeleri yabancılardan satın alındı.

(Dönemin iktisat vekili Celal Bayar, "bu memleketin çocukları memlekette sanayi vücuda gelsin diye büyük bir külfete katlanırken bunun nimetini ecnebilere kaptıracak değiliz" diyerek hükümetin yabancı sermayeye olan olumsuz bakışını yansıtmıştır).

1938'de Divriği demir madenleri üretime başladı.

İstanbul Elektrik Şirketi yabancılardan satın alındı.

(Birinci beş yıllık kalkınma planı döneminde dokuma, ağır sanayi maden sanayi selülöz sanayi seramik şişe porselen ve kimya sanayi dallarında toplam 16 fabrika açıldı).

Sonuç olarak, 1923-1938 arası Atatürk döneminde;

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin milli geliri oran olarak % 104.8 arttı.

Tarım kesimi, %101.3 büyüdü.

Sanayi %148.8 gelişti.

1927'de tarım, ticaret ve sanayide 65 bin işletme vardı.

Genç cumhuriyet, hem tarım hamlesi hem de sanayi devrimi gerçekleştirdi.

Yıkık bir harabeden tam bağımsız bir devleti, Türk Milletine armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü sonsuz şükran ve rahmetle anıyoruz. Şimdi sıra, Türkiye'yi kainat devleti yapacak olan liderin önderliğine ve onun dünyaya mal olmuş Milli Ekonomi Modeli'nin uygulanmasına gelmiştir. Atatürk'ün bize armağan bıraktığı bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin muasır medeniyetlerin üstüne çıkmasının da, ilelebet payidar kalmasının da tek çaresi budur.

Ne mutlu, Muhteşem Türk Atatürk'ün bu mirasına gerçek anlamda sahip çıkan ve yine O'nu, Türk Milletine ve dünyaya gerçek anlamda tanıtan Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Bey'e. Ne mutlu O'nunla birlikte yürüyen seçkin topluluğa.

OKAN EGESEL  


Virüs salgına dönüşür mü?


 
Hantavirüs görülen kruvaziyer gemisinin yolcu ve mürettebatını taşıyan uçaklar Hollanda'da Eindhoven Havalimanı’na indi. Uçakları karşılayan görevliler özel koruma kıyafetleri giydi. Yolcular karantinaya alındı. Benzer görüntüler 6 yıl önce Covid-19 salgınında yaşanmıştı. 

12.05.2026 06:45:00
HABER MERKEZİ/AA
Virüs salgına dönüşür mü?
Virüs salgına dönüşür mü?

Hantavirüs görülen kruvaziyer gemisinin yolcu ve mürettebatını taşıyan uçaklar Hollanda'da Eindhoven Havalimanı'na indi







Hantavirüs görülen MV Hondius kruvaziyer gemisinin yolcu ve mürettebatını taşıyan uçakların çevresinde, Eindhoven Havalimanı'nda koruyucu kıyafetli ekipler hazır bulundu.
Hantavirüs vakalarının olduğu yolcu gemisi MV Hondius da İspanya'nın Tenerife kentinden ayrılarak Rotterdam'a hareket etmişti.







Gemiden tahliye edilerek Madrid'e getirilen 14 İspanyol yolcudan birinin PCR hantavirüs testi pozitif çıktı.







Fransa'da 13 kişi hantavirüs nedeniyle karantinada tutuluyor. İtalya'da da 4 kişi Hantavirüs şüphesiyle tedbiren karantinada tutuluyor. "MV Hondius" gemisinden tahliye edilen Fransa ve ABD vatandaşı iki kişinin hantavirüs testleri pozitif çıkmıştı.







Avrupa Birliği (AB) Komisyonu sözcülerinden Eva Hrncirova, hantavirüs vakalarının tespit edildiği "MV Hondius" gemisindeki vatandaşların üye ülkelere dönüşü için Birliğin Sivil Koruma Mekanizması aracılığıyla 4 uçuş gerçekleştirildiğini bildirdi.









Dünya Sağlık Örgütü, hantavirüste küresel bir risk olmadığını açıklamıştı.

Sanatçı Yusuf İslam, neden müziğe döndüğünü anlattı


 
İstanbul'da bir etkinlikte konuşan sanatçı Yusuf İslam, "Ben Müslüman olduğum zaman öyle bir an vardı ki, Müslüman dünyasının kültürleri de beni sömürgeleştiriyordu. 'Neden başına sarık takmıyorsun?' ya da 'Niye gitar çalıyorsun?' diyorlardı. Bir düşünce aşırı hale gelmişti ve o noktada müzik de yasaktı. O yüzden ben bu anlayış konusunda komple bir değişimden geçtim" dedi.

12.05.2026 06:14:00
AA
Sanatçı Yusuf İslam, neden müziğe döndüğünü anlattı
Sanatçı Yusuf İslam, neden müziğe döndüğünü anlattı

Cat Stevens ismiyle yaptığı albümlerle 1960 ve 1970'li yıllara damga vuran, 1977'de ise Müslüman olmayı seçen yorumcu, şarkı sözü yazarı ve müzisyen Yusuf İslam, "Biri yeni Müslüman olduğunda kültürünü kapının dışında bırakmak zorunda değil. Ancak belli bir miktar öğrenmeniz ve daha sonra isteklerinizi yönetmeniz gerekiyor. Bunu İslami değerlerin özüyle özdeşleştirmeniz gerekiyor" dedi.

İstanbul'da bir panelde konuşan Yusuf İslam, kendi hayatından ve Müslüman olduğu dönemde yaşadıklarından örnekler vererek dünyayı müzikle birleştirmenin ve bağlantılar kurmanın önemli olduğunu söyledi. İslam, şöyle devam etti:
"Benim yolculuğum Londra'da başladı. Babam Yunan, annem İsveçli. Zaten burada birtakım kültürel farklılıkların içinden geçmem gerekiyordu. Tabii ki içine doğduğunuz kültürden etkileniyorsunuz. Londra'da okula gittim, orada şarkılar, ilahiler söyledim, ilahilerden sonra rock müziğe geçtim, bu da kültürün bir parçası."

Müslümanlar gitarı Bağdat'tan İspanya'ya getirdi

Usta sanatçı, İslam dinini seçtiği ilk yıllarda yaşadığı zorluklardan bahsederek, şöyle konuştu: "Ben Müslüman olduğum zaman öyle bir an vardı ki, Müslüman dünyasının kültürleri de beni sömürgeleştiriyordu. 'Neden başına sarık takmıyorsun?' ya da 'Niye gitar çalıyorsun?' diyorlardı. Bir düşünce aşırı hale gelmişti ve o noktada müzik de yasaktı. O yüzden ben bu anlayış konusunda komple bir değişimden geçtim. O zaman, 'Müslümanlar gitarı Bağdat'tan İspanya'ya getirdi, İspanya'dan Avrupa'ya geldi, şimdi o gitar elimizde' diye düşünmeye başladım. 'Ben bunun neresindeyim' diye düşündüm. Biri yeni Müslüman olduğunda kültürünü kapının dışında bırakmak zorunda değil. Ancak belli bir miktar öğrenmeniz ve daha sonra isteklerinizi yönetmeniz gerekiyor. Bunu İslami değerlerin özüyle özdeşleştirmeniz gerekiyor."


Müziğe dönüş nedeni Bosna


İslam, müziğe bakış açısının Bosna Savaşı yıllarında değiştiğini dile getirerek, şunları kaydetti: "Benim biliyorsunuz, bir zamanlar müziğin haram olduğuna inandığım bir dönem vardı. Ondan sonra Bosna'daki olaylar meydana geldi ve ben orada birtakım kurtarma çalışmalarına girdim. Bosnalılardan şarkılar duydum. Orada duyduğum şarkılar içimde birtakım güçlü hisler uyandırdı. Balkanlar, zaten babam da Yunan kökenli olduğu için benim doğamda var. Yani bir müzikle bir insanın gözünü açıp uyandırabilirsiniz. Biz de insanların gözünü açmak, aydınlatmak istiyoruz. Onları körleştirmeyelim. Gidip başka bir plak almanın kölesi yapmayalım. Tamam bu biraz aykırı bir fikir ama müziği durduramazsınız. Müziğin hayatımız üzerinde hep etkisi var. Şarkı sözleri benim için hep önem taşıdı."

Müzikte ihtimaller sonsuz

Müziğe ara vermesinin ardından yeniden albüm çıkarmaya başlamasına ilişkin İslam, "Evde bir gitar vardı, aldım onu ve ne yapmam gerektiğini gördüm. 'Niye ben bunu yapıyorum?' dedim. Allah bana bu yeteneği vermiş. Herkesin Allah vergisi bir yeteneği var. İşte hayatın alışverişi bu. Herkes farklı bir şeyler yaparak birbirine hizmet ediyor. Dolayısıyla benim için kıvılcım buradaydı" dedi.

İslam, bugün genç sanatçıların muhteşem şarkı sözleri yazdığını ve söylediğini belirterek, "Gerçekten müzikte ihtimaller sonsuz. Yeni yetenekler var ve sağladığınız pencereye baktığımızda tek bir isim söylemem imkansız" diye konuştu.

Rehin alınan taksicinin cesur müdahalesi kamerada

Ticari taksi şoförünü rehin alan silahlı şahsın polis ekiplerine ateş açarak uzun süre direndiği olayda yeni görüntüler ortaya çıktı. İlçede başlayan kovalamacanın şehir merkezinde sona erdiği olayda taksicinin soğukkanlı müdahalesi araç içi kamerasına yansıdı 

11.05.2026 15:30:00
Haber Merkezi
Rehin alınan taksicinin cesur müdahalesi kamerada
Rehin alınan taksicinin cesur müdahalesi kamerada
Gaziantep'te kız arkadaşıyla birlikte ticari taksi şoförünü rehin alan silahlı şahsın polis ekiplerine ateş açarak uzun süre direndiği olayda yeni görüntüler ortaya çıktı. İlçede başlayan kovalamacanın şehir merkezinde sona erdiği olayda taksicinin soğukkanlı müdahalesi araç içi kamerasına yansıdı.

Olay, öğleden sonra Araban ilçesinde yaşandı. İddiaya göre, Semih Ç. (31) ve kız arkadaşı olduğu iddia edilen Gülbahar Y. (36), silahla ticari taksi sürücüsünü rehin alarak araçla kaçmaya başladı. İhbar üzerine harekete geçen polis ekipleri, şüphelilerin bulunduğu taksiyi takibe aldı. İlçeden başlayan kovalamaca, Gaziantep şehir merkezine kadar sürdü.

Kaçış sırasında polis ekiplerine silahla ateş açan şüpheli, uzun süre teslim olmamak için direndi. Şehir merkezinde durdurulan araç çevresinde geniş güvenlik önlemi alınırken, olay anları vatandaşların cep telefonu kameraları ile ticari takside bulunan araç içi kameraya yansıdı.

Rehin şoförün soğukkanlı müdahalesiyle yakalandı

Ortaya çıkan araç içi görüntülerinde ise taksi şoförünün şüpheliyi etkisiz hale getirmek için müdahalede bulunduğu, aracın kapısını açarak polis ekiplerinin şüpheliyi araçtan almasına yardımcı olduğu anlar yer aldı.

Olayın ardından gözaltına alınan zanlının işlemleri sürüyor

Akbelen direnişçisi 42 gün sonra tahliye edildi

Akbelen Ormanı’nı korumak için 31 Mart’tan beri tutuklu bulunan 25 yaşındaki yaşam savunucusu Esra Işık, Danıştay’ın acele kamulaştırma kararına ilişkin yürütmeyi durdurma hükmü sonrası 42 günün ardından bugün tahliye edildi 

11.05.2026 15:05:00
Haber Merkezi
Akbelen direnişçisi 42 gün sonra tahliye edildi
Akbelen direnişçisi 42 gün sonra tahliye edildi
Muğla'nın Milas ilçesine bağlı İkizköy'de Akbelen Ormanı ve tarım arazilerini korumak için verdiği mücadeleyle tanınan 25 yaşındaki yaşam savunucusu Esra Işık, bugün tahliye edildi.

31 Mart 2026'da acele kamulaştırma sürecine karşı düzenlenen protestolar sırasında gözaltına alınan ve "görevi yaptırmamak için direnme" suçlamasıyla tutuklanan Işık, yaklaşık 42 gündür Şakran Cezaevi'nde tutuluyordu. 28 Nisan'da Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki ilk duruşmada tahliye talebi reddedilmiş, dava 1 Haziran'a ertelenmişti.

Danıştay'ın acele kamulaştırma kararına ilişkin yürütmeyi durdurma kararı vermesinin ardından avukatları, tutukluluk incelemesinin duruşmalı yapılmasını ve Işık'ın derhal tahliyesini talep etmişti. Bu gelişme üzerine bugün tahliye kararı çıktı.

Ailenin açıklaması

Tahliye haberi üzerine Akbelen direnişçileri ve köylüler sevinç gösterisi yaparken, Işık'ın annesi İkizköy Muhtarı Nejla Işık daha önce yaptığı açıklamada "Ne evladımızdan vazgeçeceğiz ne de toprağımızdan. Dimdik ayaktayız" demişti.

Sosyal medyada ve direniş çevrelerinde "Geç de olsa adalet" ve "Esra özgür" paylaşımları yoğunluk kazandı. Birçok kullanıcı, Işık'ın 42 gün boyunca "boşuna" cezaevinde tutulduğunu belirtti.

Esra Işık'ın tahliyesiyle Akbelen direnişi yeni bir ivme kazanırken, 1 Haziran'daki duruşmada dava süreci devam edecek. Köylüler ve yaşam savunucuları, orman ve zeytinliklerin korunması için mücadeleye devam edeceklerini vurguluyor.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun yargılandığı 'casusluk' davasının ilk duruşması başladı

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun yargılandığı 'casusluk' davasının ilk duruşması başladı: Hüseyin Gün savunma yaptı

11.05.2026 14:50:00
Haber Merkezi
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun yargılandığı 'casusluk' davasının ilk duruşması başladı
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun yargılandığı 'casusluk' davasının ilk duruşması başladı
"İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü" davası kapsamında tutuklanmasının ardından İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu ile Hüseyin Gün, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ hakkında "casusluk" suçundan 20'şer yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan davanın görülmesine başlandı.
"İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü" davası kapsamında tutuklanmasının ardından İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu ile 3 sanığın yargılandığı "casusluk" davasında, tutuklu sanık Hüseyin Gün'ün savunması alındı.
İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesince, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nun karşısındaki salonda görülen duruşmada, tutuklu sanık Gün savunmasını yaptı.
Gün: Kendimden eminim
Gün, gözaltına alındığında cep telefonu ile dizüstü bilgisayarına emniyet güçlerince el konulduğunu, bunların şifrelerini kendi isteğiyle emniyet güçlerine verdiğini, kendisinden emin olduğunu söyledi.

'Asla casusluk yapmadım'
Tarafına yöneltilen iddiaların tamamen mesnetsiz ve gerçek dışı olduğunu savunan Gün, "Ülkem aleyhine asla casusluk yapmadım ve şunu da önemle söylemek isterim: Kimseye de casusluk iftirası atmadım. Casus olmayan biri başka hiç kimseye casus iftirası atamaz. Tarafıma yöneltilen casusluk suçlaması, uyuşturucu ve yasa dışı bahis müptelası olan muhbir Ümit Deniz Alaçam'ın öz annesinin sürekli olarak kendisine rol model ve ağabey olarak beni göstermesinden kaynaklanan, geçmişe dayalı husumet ve kıskançlıkla ileri sürdüğü asılsız iftiradan ibarettir." diye konuştu.
Sanık Gün, uzun yıllardır dünyanın değişik bölgelerinde farklı iş alanlarında yatırım yapan biri olduğunu anlatarak, "Bilhassa 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından Türkiye Cumhuriyeti devleti adına yurt dışında üstlenmiş olduğum önemli görev ve sorumluluklar göz önünde bulundurulduğunda, iddianamede isimlerine atıfta bulunulan yabancı devlet adamları, siyasiler, bürokratlar, emekli asker ve istihbarat mensuplarıyla görüşmemde hayatın olağan akışına aykırı herhangi bir durumun bulunmadığını kolaylıkla tespit edebilirsiniz." ifadelerini kullandı.

'Kara Hücre' başlıklı raporları da bizzat ben hazırladım
İddianame eklerinde yer alan yazışmalara atıfta bulunan Gün, şöyle devam etti:
"15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından FETÖ'yle mücadele için devletim adına yurt dışında aktif biçimde görev yaptığım ve bu kapsamda bilhassa Avrupa ile Amerika'da firari durumda bulunan önde gelen FETÖ mensuplarının açık kimlikleri, adresleri, ilişki ağları ve mal varlıklarının tespit edilerek ülkemize iadesi için yoğun destek verdiğim kolaylıkla görülebilmektedir. Bunun yanı sıra, iddianamede tarafıma yöneltilen suçlamaya dayanak olarak gösterilen, yurt dışında FETÖ'ye karşı yürütülen mücadele kapsamında hazırlanan ve işin trajikomik tarafı da burada olan, devlet sırrı niteliğinde olduğu bizzat iddia makamınca belirtilen 'Black Cell', Türkçesiyle 'Kara Hücre' başlıklı raporları da bizzat ben hazırladım."
Tutuklu sanık Hüseyin Gün, "Yalnızca vatanıma hizmet etmek amacıyla, şerefli Türk subaylarına kumpas kuran, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde rol alan, ardından 250'nin üzerinde masum Türk vatandaşını şehit eden hain FETÖ'ye karşı yürütülen mücadele kapsamında hazırladığım bu dokümanların bugün huzurunuzda tarafıma yöneltilen asılsız casusluk suçlamasının sözde delili olarak gösterilmesi son derece haksız ve mesnetsizdir." savunmasını yaptı.

'Ekrem İmamoğlu'nu hayatımda bir defa gördüm'
Merdan Yanardağ ve Necati Özkan'ı manevi annesi Seher Alaçam'ın vasıtasıyla tanıdığını, Ekrem İmamoğlu'nu ise İBB Başkanı olarak seçildikten yaklaşık 1,5 ay sonra manevi annesinin yönlendirmesiyle Saraçhane'deki binaya yaptıkları nezaket ziyareti sırasında hayatında sadece bir defa gördüğünü kaydeden Gün, iletişim kayıtlarına bakıldığında da İmamoğlu'yla bu tarihin öncesi ve sonrasında herhangi bir irtibatının bulunmadığının açıkça görüldüğünü savundu.
Gün, "İddianamede her ne kadar suç tarihi olarak 2019-2025 yılları gösterilmiş olsa da, benim ne Ekrem İmamoğlu ne de Necati Özkan'la 2019 yılında gerçekleşen sınırlı iletişimin dışında herhangi bir irtibatımın bulunmadığı tüm açıklığıyla gözler önüne serilmektedir." diye konuştu.

'İnternette herkesin ulaşabileceği bilgiler casusluk olarak nitelendirildi'
Manevi annesinin ricası üzerinde yurt dışında ortağı olduğu "PQ" isimli şirketin teknik elemanlarına, açık kaynak verilerine dayalı ücretsiz bir sosyal medya analizi yaptırdığını anlatan Gün, "İnternette herkesin rahatlıkla ulaşabileceği açık kaynak erişimlerine dayalı olarak yapılan bir sosyal medya analizinin iddianamede siyasi casusluk olarak nitelendirilmesi inandırıcılıktan ve hakikatten son derece uzak." iddiasında bulundu.

'Sosyal medya analizi yapmak için İBB verilerinin kopyalanmasına ihtiyaç yoktur'
"Hiçbir şekilde İBB veri tabanını kopyalamadım. Çalışanlarıma Amerika'da böyle bir talimat vermedim, sisteme izinsiz müdahalede bulunmadım." diyen Gül, şunları anlattı:
"Vatandaşların telefonlarına ya da sosyal medya yazılımlarına KVKK ilkelerine aykırı izinsiz erişim sağlamadım. Dark web kapalı kaynak değil. Sosyal medya analizi yaptırmak için hacklemenize gerek yok, zaten açık. Sosyal medya analizi yapmak için İBB verilerinin kopyalanmasına ihtiyaç yoktur. Çünkü sosyal medya analizinde kullanılan tüm veriler zaten herkesin ulaşabileceği açık kaynaklarda mevcuttur. Bu veriler, gizli verileri alarak yurt dışındaki 'PQ' isimli şirkette ortağım, eski istihbarat elemanı Aaron Barr'a ileterek sosyal medya analizi yaptırmak suretiyle siyasi casus suçunu işlediğim iddiasının ne kadar mesnetsiz olduğunu tüm açıklığıyla ortaya koyuyor."
Hüseyin Gün, işlemediği bir suç yüzünden 10 ayı aşkın süredir tutuklu bulunduğunu belirterek, yaklaşık 2 saat süren savunmasının sonunda tahliye ve beraat talebinde bulundu.
Daha sonra mahkeme başkanı, 5 günlük bir duruşma takvimi oluşturduklarını, duruşmaları her gün saat 18.00 gibi bitirmeyi planladıklarını söyledi.

Hüseyin Gün'e çapraz sorgu
Sanık Gün, yaptırdığı sosyal medya analizinin içeriğinin sorulması üzerine, 10-12 günlük bir açık kaynak analizi yaptırdığını, bunlarla ilgili seçim manipülasyonu gibi sözler kullanılmasının seçmene haksızlık olacağını savundu.
Ekrem İmamoğlu'yla belediyenin Saraçhane'deki binasında yaptıkları görüşmeleri sorulan Gün, manevi annesiyle görüşmeye gittiğini ve o günün manevi annesinin en mutlu günü olduğunu gözlerinde gördüğünü kaydetti.
Gün, Necati Özkan'ın, "'İstanbul Senin' ve 'İBB Hanem' uygulamaları hakkında bilginiz var mı?" şeklindeki sorusuna karşılık herhangi bir bilgisi olmadığını ifade etti.
Özkan'ın, "İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü" davasına ilişkin yönelttiği "Siz, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada örgüt yöneticim olarak görünüyorsunuz. Bana herhangi bir talimat verdiniz mi?" sorusunu Gün, "Susma hakkımı kullanayım." şeklinde cevapladı.
Sorgunun tamamlanmasının ardından sanık Gün'ün avukatının beyanı dinlendi.
Öğle arası verilen duruşmaya İmamoğlu'nun savunmasının alınmasıyla devam edilecek.

Dışişleri Bakanı Fidan, yarın Katar'ı ziyaret edecek

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, yarın Katar'ı ziyaret ederek, temaslarda bulunacak

11.05.2026 14:39:00
AA
Dışişleri Bakanı Fidan, yarın Katar'ı ziyaret edecek
Dışişleri Bakanı Fidan, yarın Katar'ı ziyaret edecek
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, yarın Katar'a gidecek.

Fidan'ın görüşmelerinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Katar Emiri Temim bin Hamed Al Sani'nin başkanlıklarında, bu yıl Türkiye'de düzenlenmesi planlanan, Yüksek Stratejik Komite'nin 12. toplantısına yönelik hazırlıkları gözden geçirmesi, mart ve nisanda Katar'a düzenlenen saldırılar karşısında Türkiye'nin desteğini teyit etmesi, Türkiye'nin, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer serbestisinin yeniden tesis edilmesine yönelik hassasiyeti paylaştığını belirtmesi ve bunun bölgesel güvenlik ve ekonomik istikrar bakımından da kritik önemde olduğuna dikkati çekmesi bekleniyor.

Bölgedeki güncel gelişmelerin, askeri ve savunma alanındaki işbirliğinin artan değerini bir kez daha ortaya koyduğunu vurgulaması ve bağlantısallık alanındaki ortak çabaların, bölgesel istikrar bakımından da stratejik önem taşıdığına işaret etmesi öngörülen Fidan'ın, Körfez'deki ihtilafın kalıcı biçimde sona erdirilmesinin en acil öncelik olduğunu belirteceği ve bu doğrultuda yürütülen diplomatik girişimlere dair görüş alışverişinde bulunacağı tahmin ediliyor.

Fidan'ın, İsrail'in bölgedeki istikrarı bozucu faaliyetleri başta olmak üzere coğrafyadaki sorun ve ihtilafların çözümüne yönelik bölgesel sahiplenme anlayışı temelinde müşterek çabaların güçlendirilmesinin gerekliliğini vurgularken, İsrail'in Gazze ve Batı Şeria'daki hukuksuz eylemlerinin ve yol açtığı insani felaketin her zamankinden daha güçlü biçimde uluslararası toplumun dikkatine taşınmasının elzem olduğunu ifade etmesi bekleniyor.

Hakan Fidan'ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümetinin barış çabalarını baltalamaya yönelik politikaları karşısında müteyakkız olunması gerektiğini belirtmesi, İsrail'in saldırıları karşısında Lübnan'ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesinin, bölgede istikrarsızlığın daha da derinleşmesinin önlenmesi bakımından da önem taşıdığına işaret etmesi de öngörülmekte.

Türkiye-Katar ilişkileri
Türkiye ve Katar arasındaki ilişkiler müstesna bir seviyede seyrederken iki ülke arasında 2014'te tesis edilen stratejik ortaklık her alanda derinleşiyor.

Türkiye-Katar ilişkilerinin en üst düzey kurumsal çerçevesini teşkil eden Yüksek Stratejik Komite, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani'nin başkanlıklarında 2015 yılı itibarıyla her yıl iki ülkenin dönüşümlü ev sahipliğinde düzenleniyor.

Bugüne kadar gerçekleştirilen 11 toplantı neticesinde, ikili işbirliğinin muhtelif alanlarını kapsayan toplam 115 anlaşma imzalanırken Türkiye ile Katar arasındaki ticaret hacmi 2025 yılında 1,15 milyar dolar olarak gerçekleşti.

İkili ticaret hacminin ilerleyen dönemde 5 milyar dolara yükseltilmesi hedeflenirken iki ülke arasında "Ticaret ve Ekonomik Ortaklık Anlaşması" 1 Ağustos 2025'te yürürlüğe girdi.

İzmir Büyükşehir iştiraklerine yönelik operasyonda flaş gelişme

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen yolsuzluk ve dolandırıcılık soruşturması kapsamında, aralarında İzmir Büyükşehir Belediyesi eski üst düzey bürokratlarının da bulunduğu 5 şüpheli, jandarma ekiplerince düzenlenen operasyonla gözaltına alındı

11.05.2026 14:09:00
İhlas Haber Ajansı
İzmir Büyükşehir iştiraklerine yönelik operasyonda flaş gelişme
İzmir Büyükşehir iştiraklerine yönelik operasyonda flaş gelişme
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'nın "Nitelikli Dolandırıcılık" (TCK Md.158) ve "Güveni Kötüye Kullanma" (TCK Md.155) suçları çerçevesinde yürüttüğü soruşturmada yeni bir gelişme yaşandı. İzmir İl Jandarma Komutanlığı ekipleri; Güzelbahçe, Seferihisar, Karşıyaka ve Menemen ilçelerinde eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirdi.

Eski bürokratlar gözaltında

Operasyon kapsamında, İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraki olan İZBETON'un eski genel müdür yardımcısı, İZDOĞA A.Ş.'nin eski yönetim kurulu başkanı ve eski genel müdürü ile Kırveli Makine Mühendislik A.Ş. yönetim kurulu başkanı ve temsilcisi yakalanarak gözaltına alındı. Dosya kapsamında halihazırda tutuklu bulunan İZBETON eski Genel Müdürü Heval Savaş Kaya hakkında da gözaltı işlemi uygulandığı bildirildi.

Soruşturmanın odağı: Teftiş Kurulu raporları

Soruşturmanın, İzmir Büyükşehir Belediyesi iç denetim birimi tarafından hazırlanan teftiş kurulu raporları ve Sayıştay raporlarına yansıyan usulsüz işlemler üzerine derinleştirildiği öğrenildi. Gözaltına alınan isimler arasında eski Belediye Başkanı Tunç Soyer'in danışmanlarından Güven Eken ve eski genel müdür Özkan Baturu'nun da bulunduğu belirtildi.

Suçlamaları kabul etmemişlerdi

Daha önce savcılık tarafından ifadeleri alınmak üzere çağrılan şüphelilerin, yöneltilen suçlamaları reddettikleri bilgisine ulaşıldı. Şüphelilerin jandarmadaki işlemleri sürüyor.

Jandarmadan ailelere "dijital ayak izi" uyarısı

Jandarma Genel Komutanlığı Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Eğitim ve Tanıtım Şube Müdürü Üsteğmen Ceren Sancak, "Çocuğumuz daha adını söyleyemezken bizler, onun adına bir dijital geçmiş oluşturuyoruz" dedi

11.05.2026 13:41:00
AA
Jandarmadan ailelere "dijital ayak izi" uyarısı
Jandarmadan ailelere "dijital ayak izi" uyarısı
Jandarma Genel Komutanlığı Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Eğitim ve Tanıtım Şube Müdürü Üsteğmen Ceren Sancak, "Çocuğumuz daha adını söyleyemezken bizler, onun adına bir dijital geçmiş oluşturuyoruz" dedi.

Sancak, AA muhabirine dijital ortamlarda güvenlik ve öz denetimin bilinçlenmeyle başladığını söyledi.

Suçun önlenmesi kapsamında en çok önem verdikleri alanların bilinçlendirme ve farkındalık faaliyetleri olduğunu ifade eden Sancak, 2025'te 1 milyon 142 bin 274 vatandaşa ve 19 bin 360 personele yüz yüze ulaştıklarını dile getirdi.

Sancak, yüz yüze etkileşimlerin yanı sıra resmi sosyal medya hesabından da kamu spotları ve farkındalık materyallerini yayımladıklarını belirterek, "Vatandaşlarımız, sosyal medyada rastladıkları, yüksek kazanç vaadiyle hazırlanmış sponsorlu yatırım reklamlarına itibar etmemeli, bu tür reklamlara yönelik anket ve formları doldurmamalıdır" diye konuştu.

Vatandaşların, tanımadıkları kişiler tarafından gönderilen bağlantıları telefonlarına yüklememeleri gerektiğine dikkati çeken Sancak, bu tür durumlarda "ihbarweb.org.tr" ve "usom.gov.tr/ihbar" adreslerine ihbarda bulunmaları halinde gerekli önlemlerin alınarak mağduriyetlerin önüne geçilebildiğini anlattı.

Sancak, telefonlara yüklenen uygulamaların erişim izni istedikleri ayarlara dikkat edilmesi gerektiğini belirterek, "Fener uygulaması yüklüyoruz ama sizden mikrofona erişim izni istiyor, buna gerçekten erişmesi gerekiyor mu? Bu şekilde karar vermemiz gerekiyor." dedi.

"Çocukları dijital dünyada yalnız bırakmamalıyız"
Üsteğmen Ceren Sancak, çocukların dijital dünyanın içinde doğduklarını, onları korumanın yolunun bilinçlendirmekten geçtiğini vurguladı.

Ailelerin çocuklarına internet ortamında tanımadıkları kişilerle konuşmamaları, her bağlantıya tıklamamaları gerektiğini öğretmeleri tavsiyesinde bulunan Sancak, "Ayrıca ebeveyn denetimi araçları ve güvenli internet ayarlarını kullanmak ve ekran sürelerini kısıtlamak da önemli adımlardan. Çocuğumuzun dijitalde yaşadıklarını konuşabileceği güvenli bir aile ortamı oluşturmalıyız. Bizler, ebeveyn olarak çocuklarımızı nasıl ki belli bir yaşa gelene kadar dışarıya yalnız göndermiyorsak dijital dünyada da yalnız bırakmamalıyız." ifadelerini kullandı.

Sancak, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki okullarda yaşanan olayların ilk bakışta münferit güvenlik sorunları şeklinde değerlendirilebilecek nitelikte olsalar da arka planlarında dijital platformlarda maruz kalınan içeriklerin bulunduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti:

"Bu platformlarda şiddetin normalleştirilmesi, akran zorbalığının çevrim içi platformlara taşınması ve bu içeriklere maruz kalan çocukların psikolojilerinin olumsuz şekilde etkilenmesi gibi daha derin ve yapısal sorun alanlarının bulunduğunu söyleyebiliriz. Özellikle sosyal medya, video paylaşım platformları ve çevrim içi oyunlar aracılığıyla yayılan şiddet içerikleri, çocukların algı dünyasını doğrudan etkiliyor. Dijital mecralarda karşılaşılan siber zorbalık, dışlanma ve manipülasyon gibi unsurlar, çocukların psikolojik dayanıklılığını zayıflatıyor ve bazı durumlarda saldırgan davranışlara zemin hazırlanmasına neden oluyor. Bu yönüyle dijital riskler çevrim içi alanla sınırlı kalmamakta, fiziksel dünyada da somut ve ciddi sonuçlar doğurabilmektedir."

"Bazen risk, bağıran çocukta değil tamamen sessizleşen çocukta görülür"
Ebeveyn ve eğitimcilerin dijital dünyaya ilişkin bilgi ve farkındalık düzeylerinin sınırlı olduğu değerlendirmesinde bulunan Sancak, "Bu durum, çocukların maruz kaldığı risklerin zamanında tespit edilmesini ve gerekli önleyici mekanizmaların devreye alınmasını zorlaştırmaktadır. Aile tarafından çocukların dijital platformlarda karşılaştığı içeriklerin denetlenmemesi ve algoritmaların kullanıcıyı benzer içeriklere yönlendirme eğilimi, çocukların zararlı içerik döngüsüne daha kolay sürüklenmesine neden oluyor." diye konuştu.

Sancak, çocuklarda şiddet eğiliminin bir anda ortaya çıkmadığını, öncesinde çeşitli sinyaller verdiğini, ailelerin bunları "ergenlik dönemi", "geçici öfke" ya da "Çocuk işte" diyerek göz ardı ettiklerini söyledi.

Ceren Sancak, çocuktaki empati kaybının şiddet eğilimi için önemli bir işaret olduğunu belirterek, şu uyarılarda bulundu:

"Başkasının acısına gülmek, zarar vermeyi normal görmek ya da sürekli aşağılayıcı bir dil kullanmak, dikkat edilmesi gereken davranış çeşidi. Bazen risk, bağıran çocukta değil tamamen sessizleşen çocukta görülür. İçine kapanma, yoğun yalnızlık hissi, herkesi kendine karşı görme, sürekli intikam söylemleri kullanma da dikkatle takip edilmelidir. Burada önemli olan tek bir davranış değil bu davranışların süreklilik göstermesi ve çocuğun duygu dünyasını değiştirmeye başlamasıdır. Birçok çocuk aslında önce yardım çağrısı verir, biz yetişkinlerin görevi de o çağrıyı olayı büyümeden fark edebilmek."

Siber zorbalık, çevrim içi istismar ve yasa dışı içeriklere erişim gibi risklerde kolluk kuvvetlerinin rolünün kritik hale geldiğini vurgulayan Sancak, tehditlerin artık sokakta değil çocukların odasında ve telefonlarda olduğu uyarısında bulundu.

Ceren Sancak, bu kapsamda siber zorbalık ve dijital mahremiyet tehditleriyle karşılaştıklarını ifade ederek, "Dijital dünya bize büyük fırsatlar sunuyor ama aynı zamanda görünmeyen riskleri de beraberinde getiriyor. Bugün birçok kişi, farkında olmadan kişisel verilerini dijital ortamlarda paylaşıyor. Çocuğumuz daha adını söyleyemezken bizler, onun adına bir dijital geçmiş oluşturuyoruz. Bu durum sadece anlık bir risk değil geleceği etkileyebilecek ciddi bir güvenlik zafiyetidir. Çocuk fotoğrafları karanlık ağlarda en değerli içerikler arasında yer alıyor." dedi.

Kolluk kuvvetleri olarak bu konudaki mücadelelerinin kararlılıkla sürdürüldüğünün altını çizen Sancak, vatandaşlara Jandarma Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığının, "Oyuna gelmeyelim, tuzağa düşmeyelim, hedef ve dijital dünyanın esiri olmayalım." kamu spotu mesajını iletti.

Keban Barajı'nın kapakları 7 yıl sonra açıldı

Elazığ'ın Keban ilçesinde bulunan Keban Barajı'nın 6 tahliye kapağı 7 yıl aradan sonra açıldı

11.05.2026 13:00:00
AA
Keban Barajı'nın kapakları 7 yıl sonra açıldı
Keban Barajı'nın kapakları 7 yıl sonra açıldı
Fırat Nehri üzerinde 9 Eylül 1974'te işletmeye alınan Keban Barajı ve Hidroelektrik Santrali (HES), elektrik enerjisi üretiminin yanı sıra su ürünlerinin yetiştirilmesine ve tarımsal sulamaya da katkı sunuyor.

Toplam 8 ünitesi ile 1330 megavat kurulu güce sahip Keban Barajı ve Hidroelektrik Santrali'nde (HES) bölgede etkili olan yoğun yağışlar ve kar erimeleri nedeniyle rezervuarlarda yüksek debili su girişi yaşandı.

Su kotunun maksimum seviyeye yaklaşması nedeniyle olası bir taşkın riskine karşın barajın 6 tahliye kapağı açıldı.

İlk olarak 1993'te, ardından 2004 ve 2019 yıllarında bol yağışlar nedeniyle baraj kapakları açılmıştı. 7 yıl sonra 4. kez tahliye kapakları açılarak saniyede 361 metreküp su çıkışı sağlanıyor.

Baraj kapaklarının açılmasıyla oluşan su akışını izlemek için bölgeye gelen ilgililer ve vatandaşlar o anları cep telefonu kamerasıyla görüntüledi.

Vatandaşlardan Özcan Karadere, gazetecilere, Gaziantep'ten memleketi Giresun'a giderken Keban ilçesinden geçtiklerini, baraj kapaklarının açılacağını duyduğu için bölgede mola verdiğini söyledi.

Kurak geçen yıllardan sonra bu yıl bereketli yağışlarla barajların dolmasının mutluluk verici olduğunu ifade eden Karadere, "Yağışlardan dolayı kapakları açma kararı almışlar. Biz de bekledik. Bizim için güzel bir an oldu. Kapaklar açıldı, suyun akışını izledik. Bu şekilde yolumuza devam edeceğiz." dedi.

Ercan Tuncel de Keban Barajı ve Hidroelektrik Santrali'nin ülkenin gurur kaynağı olduğunu, 7 yıl aradan sonra su kotunun maksimum seviyeye ulaşmasından dolayı mutlu olduklarını belirtti.

Kapakların açılışını, DSİ 9. Bölge Müdürü Ömer Açıkgöz, Keban Belediye Başkan Vekili Abdullah Demir, Keban Barajı ve Hidroelektrik Santrali İşletme Müdürü Bekir Kaya ve bazı kurumların yetkilileri de izledi.

Ağaç ve Peyzaj A.Ş. soruşturmasında 23 şüpheli adliyeye sevk edildi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) iştiraki Ağaç ve Peyzaj A.Ş.'ye yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınan 23 şüpheli emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edildi

11.05.2026 09:11:00
İHA
Ağaç ve Peyzaj A.Ş. soruşturmasında 23 şüpheli adliyeye sevk edildi
Ağaç ve Peyzaj A.Ş. soruşturmasında 23 şüpheli adliyeye sevk edildi
İBB'ye yönelik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yeni bir soruşturma başlatılmıştı. Yapılan araştırmalarda, İBB iştiraki Ağaç ve Peyzaj A.Ş. şirketi üzerinden usulsüzce kurgusal bir ihale sistematiği işleterek ihalelere fesat karıştırıldığı tespit edilmişti.

Başsavcılık koordinesinde Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce şüphelilerin yakalanmasına yönelik gerçekleştirilen operasyonda, 29 şahıs gözaltına alınmış, yurt dışında olduğu tespit edilen 1 şüpheli için ise yakalama kararı çıkarılmıştı.

Şüphelilerden 7'si serbest bırakılmıştı. Diğer 23 şüpheli ise emniyetteki işlemlerinin ardından Bayrampaşa Devlet Hastanesi'nde götürüldü.

Sağlık kontrolünün geçirilen şüpheliler Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'na sevk edildi.
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.