Tarih boyunca devlet anlayışları
Devletin iktisadi, sosyolojik, hukuki pek çok tanımı yapılabilir.
04.07.2026 00:46:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Devletin iktisadi, sosyolojik, hukuki pek çok tanımı yapılabilir.
Hukuk ilmini esas alarak devleti tarif etmek gerekirse; "Devlet, muayyen bir ülke üzerinde, hükümetle temsil olunan, merkezi bir otoritenin hükmü ve gözcülüğü altında muayyen hukuki ve otonom bir nizama bağlı olarak yaşayan insanlardan oluşmuş siyasi geniş bir birliktir"
Türk Dil Kurumu'nun Türkçe sözlüğüne göre devlet, "toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasi bakımdan teşkilatlanmış millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel kişiliktir."

Bu tanımlardan da anlaşılacağı gibi, bir devletin var olabilmesi için onu var edecek bir millet veya milletler topluluğunun olması gerekir. Yani insandan ayrı bir devletten bahsedilemez. Batıda devletin, kendini fertlere kabul ettirebilmek için neden zor kullandığı ve mutsuz bireylerin neden devamlı yeni bir sistem arayışında ol dukları sorularının cevabı, insandan ayrı bir devlet anlayışındadır.
Nitekim İsmail Hami Danişmend milleti tarif ederken şöyle demiştir: "Millet, iki unsurdan oluşan bir karışım demektir. Bunlardan biri maddi, diğeri de manevi unsurdur. Maddi unsur; toprak, nüfus, servet vs.'dir. Manevi unsur; dil, din, örf ve adet gibi şeylerdir..."
Demek ki, devletlerin asıl vazifesi, varlık nedeni olan milleti var eden unsurların devamını sağlamaktır.

Milli Devlet anlayışında milletten ayrı bir devlet düşünülemez. Aksine millet için devlet anlayışı hakimdir. Batı sistemlerinde ise devletin gelişim tarihi içinde, devlet tüzel kişiliğinin millet ile olan bağlantısının literatüre girişi dahi çok yenidir.
İlk olarak 11. yüzyıldan itibaren belirmeye başlayan bu dönüşüm, 17. yüzyılda tamamlanmış ve millet–devlet, 1648 Vestfalya Antlaşması ile Avrupa'daki milletlerarası sistemin temelini oturmuştur.
Artık günümüze kadar siyaset literatüründe gelen devlet kavramı, "bir milletin siyasi örgütlenmesidir" şeklindedir. Yani Batı, devletin yapılanmasında milletin yerini ancak 17. yüzyılda idrak edebilmiştir.

Sosyo–politik temeli sınır esasına dayalı olan millet mutlakiyetçiliğine; sosyo–ekonomik temeli ise ticari kapitalizme dayanan bu yapılanma, 19. yüzyılda Hegel felsefesi ile devlet, "ahlaki idealin gerçekliğidir" tanımını almıştır.
Batının çizdiği bu millet–devlet yapılanmasında önemli olan, belli sınırlar içinde yaşayan insan topluluğunun ortak iradelerini aksettirici hakimiyetten kaynaklanan siyasi bir örgütlenme oluşturmasıdır.
Devletin yasama, yürütme ve yargı fonksiyonları bu ortak irade ve hakimiyet esası ile meşruiyet kazanır. Yukarıdaki millet–devlet tarifinde devlet, bir siyasi örgütlenme olarak kabul edilmektedir.

Millet ise, bu örgütlenmenin meydana gelmesinde olmazsa olmaz şarttır. Batının, kurumlar için insan yaklaşımı, devletin yapılanmasında da vardır. Halbuki uçsuz–bucaksız kainatta mevcut olan her şey insan içindir.
İnsan bu zengin malzemeyi şekilden şekle sokacak kabiliyete ve bilgiye sahiptir. Denilebilir ki, insanlık tarihi, insanın maddeye şekil vermesi, icatlar yapması, bilimsel, sosyal, kültürel, iktisadi her sahada gelişme ve tekâmül vücuda getirme sürecidir.
Tarih boyunca insanlar hep topluluk halinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Fertler kendileriyle barışık olduğu, başka bir ifade ile kendi yararına kazanıldığı dönemlerde toplumlar da mükemmelliği yakalamıştır. En mükemmel cemiyet, insanın kendisine ve topluma en faydalı olduğu zaman vücuda gelmiştir.

"Tarih şahittir ki, insanları, cemiyetleri bir araya getiren ana unsur inanç birliğidir. Diğer bütün unsurlar buna bağlı olarak kendiliğinden gelişir ve yerini alır"
"İnanç birliği insan topluluklarını birbirine bağlayan en önemli harçtır. İnsanları ve cemiyetleri bir araya getiren temel unsurlardan ikincisi kültür birliğidir."
Kültür, inanç ve ideolojinin bir tezahürüdür. Ve inanç birliğine bağlı bir olgu olarak ortaya çıkar. İnanç ve kültür birliğinden sonraki en önemli faktör güç birliğidir.
Bütün bu faktörler devlet kavramıyla yerine oturur. Devlet, insan topluluklarının kurumsallaşmış şeklidir.

Devlet, halkın tamamını kucaklayan bir konumda olmalıdır. İşte bizim Sosyal Devlet anlayışımızın hareket noktası da budur… Devlet üreticisini, tüketicisini, esnafını, memurunu, köylüsünü, gencini, yaşlısını koruyan ve gözeten; iktisadi anlamda önünü açan; eğitim, sağlık vs. hizmetlerden en üst seviyede faydalanmasını temin eden bir misyon üstlenmelidir.
Milli Devlet anlayışını ele almadan önce bugünün devlet anlayı şını ve noksanlıkları ortaya koyarak işe başlayalım.
Mevcut dünya düzeninde geçerli olan sistem, kapitalist sistemdir. Kapitalizm, bugün sadece ekonomik düzen olmanın ötesinde, siyasi boyutu demokrasi, ekonomik boyutu piyasa ekonomisi ve sosyal boyutu da insan hakları olan geniş bir devlet anlayışına dönüşmüştür." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Hukuk ilmini esas alarak devleti tarif etmek gerekirse; "Devlet, muayyen bir ülke üzerinde, hükümetle temsil olunan, merkezi bir otoritenin hükmü ve gözcülüğü altında muayyen hukuki ve otonom bir nizama bağlı olarak yaşayan insanlardan oluşmuş siyasi geniş bir birliktir"
Türk Dil Kurumu'nun Türkçe sözlüğüne göre devlet, "toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasi bakımdan teşkilatlanmış millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel kişiliktir."

Bu tanımlardan da anlaşılacağı gibi, bir devletin var olabilmesi için onu var edecek bir millet veya milletler topluluğunun olması gerekir. Yani insandan ayrı bir devletten bahsedilemez. Batıda devletin, kendini fertlere kabul ettirebilmek için neden zor kullandığı ve mutsuz bireylerin neden devamlı yeni bir sistem arayışında ol dukları sorularının cevabı, insandan ayrı bir devlet anlayışındadır.
Nitekim İsmail Hami Danişmend milleti tarif ederken şöyle demiştir: "Millet, iki unsurdan oluşan bir karışım demektir. Bunlardan biri maddi, diğeri de manevi unsurdur. Maddi unsur; toprak, nüfus, servet vs.'dir. Manevi unsur; dil, din, örf ve adet gibi şeylerdir..."
Demek ki, devletlerin asıl vazifesi, varlık nedeni olan milleti var eden unsurların devamını sağlamaktır.

Milli Devlet anlayışında milletten ayrı bir devlet düşünülemez. Aksine millet için devlet anlayışı hakimdir. Batı sistemlerinde ise devletin gelişim tarihi içinde, devlet tüzel kişiliğinin millet ile olan bağlantısının literatüre girişi dahi çok yenidir.
İlk olarak 11. yüzyıldan itibaren belirmeye başlayan bu dönüşüm, 17. yüzyılda tamamlanmış ve millet–devlet, 1648 Vestfalya Antlaşması ile Avrupa'daki milletlerarası sistemin temelini oturmuştur.
Artık günümüze kadar siyaset literatüründe gelen devlet kavramı, "bir milletin siyasi örgütlenmesidir" şeklindedir. Yani Batı, devletin yapılanmasında milletin yerini ancak 17. yüzyılda idrak edebilmiştir.

Sosyo–politik temeli sınır esasına dayalı olan millet mutlakiyetçiliğine; sosyo–ekonomik temeli ise ticari kapitalizme dayanan bu yapılanma, 19. yüzyılda Hegel felsefesi ile devlet, "ahlaki idealin gerçekliğidir" tanımını almıştır.
Batının çizdiği bu millet–devlet yapılanmasında önemli olan, belli sınırlar içinde yaşayan insan topluluğunun ortak iradelerini aksettirici hakimiyetten kaynaklanan siyasi bir örgütlenme oluşturmasıdır.
Devletin yasama, yürütme ve yargı fonksiyonları bu ortak irade ve hakimiyet esası ile meşruiyet kazanır. Yukarıdaki millet–devlet tarifinde devlet, bir siyasi örgütlenme olarak kabul edilmektedir.

Millet ise, bu örgütlenmenin meydana gelmesinde olmazsa olmaz şarttır. Batının, kurumlar için insan yaklaşımı, devletin yapılanmasında da vardır. Halbuki uçsuz–bucaksız kainatta mevcut olan her şey insan içindir.
İnsan bu zengin malzemeyi şekilden şekle sokacak kabiliyete ve bilgiye sahiptir. Denilebilir ki, insanlık tarihi, insanın maddeye şekil vermesi, icatlar yapması, bilimsel, sosyal, kültürel, iktisadi her sahada gelişme ve tekâmül vücuda getirme sürecidir.
Tarih boyunca insanlar hep topluluk halinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Fertler kendileriyle barışık olduğu, başka bir ifade ile kendi yararına kazanıldığı dönemlerde toplumlar da mükemmelliği yakalamıştır. En mükemmel cemiyet, insanın kendisine ve topluma en faydalı olduğu zaman vücuda gelmiştir.

"Tarih şahittir ki, insanları, cemiyetleri bir araya getiren ana unsur inanç birliğidir. Diğer bütün unsurlar buna bağlı olarak kendiliğinden gelişir ve yerini alır"
"İnanç birliği insan topluluklarını birbirine bağlayan en önemli harçtır. İnsanları ve cemiyetleri bir araya getiren temel unsurlardan ikincisi kültür birliğidir."
Kültür, inanç ve ideolojinin bir tezahürüdür. Ve inanç birliğine bağlı bir olgu olarak ortaya çıkar. İnanç ve kültür birliğinden sonraki en önemli faktör güç birliğidir.
Bütün bu faktörler devlet kavramıyla yerine oturur. Devlet, insan topluluklarının kurumsallaşmış şeklidir.

Devlet, halkın tamamını kucaklayan bir konumda olmalıdır. İşte bizim Sosyal Devlet anlayışımızın hareket noktası da budur… Devlet üreticisini, tüketicisini, esnafını, memurunu, köylüsünü, gencini, yaşlısını koruyan ve gözeten; iktisadi anlamda önünü açan; eğitim, sağlık vs. hizmetlerden en üst seviyede faydalanmasını temin eden bir misyon üstlenmelidir.
Milli Devlet anlayışını ele almadan önce bugünün devlet anlayı şını ve noksanlıkları ortaya koyarak işe başlayalım.
Mevcut dünya düzeninde geçerli olan sistem, kapitalist sistemdir. Kapitalizm, bugün sadece ekonomik düzen olmanın ötesinde, siyasi boyutu demokrasi, ekonomik boyutu piyasa ekonomisi ve sosyal boyutu da insan hakları olan geniş bir devlet anlayışına dönüşmüştür." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)














































































