"Türkiye'nin varlığına en büyük tehdit nedir" diye araştırdığımızda karşımıza kökeni uzun yıllar öncesine dayanan bir tehlike çıkıyor. "Misyonerlik Tehlikesi". Bu göz ardı edildiğinden milli birliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü tehdit edecek noktalara kadar gelinmiştir.
Tarih bunun vesikalarıyla dolu olmasına rağmen, nedendir bilinmesi gerekir bu tehlike sürekli göz ardı edilmeye gayret edilmektedir.
Öncelikle "misyonerlik nedir?" bunu tekrar hatırlatmakta fayda var.
Misyonerlik, bir milletin başka bir millete dininin tebliği gibi gösterilmeye çalışılsa da bunun böyle olmadığı ayan beyandır. Kendi ülkelerinde dinlerinin kurumlarına özen göstermeyen, insanlarının dini karakterine dikkat etmeyen ülkelerin diğer ülkelerde yaptıkları dini(!) faaliyetler hiç masum değildir.
Avrupa da yaşayan gurbetçiler tarafından birçok kilise, camiye çevrilirken ses çıkartmayan batılıların, bizim ülkemizde gözlerine kestirdikleri yerlerde, buldukları temel taşlarına kilise süsü vermeleri ve bu taşlara bile sahip çıkma gayretleri ne kadar masum kabul edilebilir.
Yeniden hatırlatmakta fayda var. Ülkemizdeki misyonerlik faaliyetleri her geçen gün sürekli artış göstermektedir. Misyonerlik faaliyetleri özellikle İzmir, Bursa, Kocaeli, İstanbul, Düzce, Ankara, Sakarya, Urfa ve Mardin'de yoğunlaşmış durumda. İşin ilginç yönü bu kurumların bilinmesine rağmen ellerini kollarını sallayarak misyonlarına devam etmeleri.
Artık Hıristiyanlık propagandası yapan oyunların gösterimlere girdiğine ve flaş gündem olarak millete takdim edildiğine şahit olmaya başladık. İnanç turizmi çerçevesinde Isparta'ya gelen The Lamb Grubu, Hıristiyanlık tarihini anlatan 'Kuzu' isimli oyununu Süleyman Demirel Kongre ve Sergi Sarayı'nda sergilediğini örnek olarak verebiliriz.
Osmanlının çöküşünü incelediğimizde aynı faaliyetlere yine şahit olmaktayız. Öyle ki o dönemdeki Anadolu ve yakın çevresinde 1850'li yıllarda kurulmuş olan misyoner okullarının sayısının bin dolayında olduğunu hatırlatmak isterim.
Açıktan yapılan bu misyonerlik faaliyetlerinin yanında, gizliden yapılan misyonerlik faaliyetleri de vardır ki, bu da Vatikanın kontrolünde yürütülen "dinlerarası diyalog" çalışmalarıdır. Diyalog çalışmalarıyla İslam dininin, akaid esasları yıpratılmakta; adı Müslüman fakat inancı, kültürü, milli yaklaşımları farklı kimlikler yetiştirilmeye çalışılmaktadır.
Nutuktaki Mustafa Kemal Atatürk'ün tespitlerinin bir kere daha altını çizmemiz gerekmektedir. Samsun'a Çıktığım Gün Genel Durum Ve Görünüş bölümünde, "Memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar." demektedir.
Bu konuda Prof. Dr. Haydar Baş Bey "Misyonerlik, bir milletin başka bir millete dinini tebliğ etme değildir. O milletin elindeki toprak parçasını almak için yaptığı dini bir mücadeledir. Batı dünyasının her zaman iddiası şu olmuştur: Anadolu'da Türkler yoktur. Anadolu'da Ermeniler, Rumlar, başka kavimler vardı. Türkler Anadolu'ya geldikten sonra İslam yoluyla bu kavimleri asimile ettiler. Türkleştirdiler. Bugün biz, bu insanları tekrar eski dinlerine döndürürsek, Rum ve Ermeni olduklarını anlayacaklar ve topraklarını tekrar alacaklardır. Misyonerliğin temelinde yatan şey budur." demektedir.
O halde çözüm merciinde olanlara tarihi görevler düşmektedir.
Eğer bu gün gerekenler yapılmazsa yarın çözüm için çok geç kalınmış olacaktır.
Tarih bunun vesikalarıyla dolu olmasına rağmen, nedendir bilinmesi gerekir bu tehlike sürekli göz ardı edilmeye gayret edilmektedir.
Öncelikle "misyonerlik nedir?" bunu tekrar hatırlatmakta fayda var.
Misyonerlik, bir milletin başka bir millete dininin tebliği gibi gösterilmeye çalışılsa da bunun böyle olmadığı ayan beyandır. Kendi ülkelerinde dinlerinin kurumlarına özen göstermeyen, insanlarının dini karakterine dikkat etmeyen ülkelerin diğer ülkelerde yaptıkları dini(!) faaliyetler hiç masum değildir.
Avrupa da yaşayan gurbetçiler tarafından birçok kilise, camiye çevrilirken ses çıkartmayan batılıların, bizim ülkemizde gözlerine kestirdikleri yerlerde, buldukları temel taşlarına kilise süsü vermeleri ve bu taşlara bile sahip çıkma gayretleri ne kadar masum kabul edilebilir.
Yeniden hatırlatmakta fayda var. Ülkemizdeki misyonerlik faaliyetleri her geçen gün sürekli artış göstermektedir. Misyonerlik faaliyetleri özellikle İzmir, Bursa, Kocaeli, İstanbul, Düzce, Ankara, Sakarya, Urfa ve Mardin'de yoğunlaşmış durumda. İşin ilginç yönü bu kurumların bilinmesine rağmen ellerini kollarını sallayarak misyonlarına devam etmeleri.
Artık Hıristiyanlık propagandası yapan oyunların gösterimlere girdiğine ve flaş gündem olarak millete takdim edildiğine şahit olmaya başladık. İnanç turizmi çerçevesinde Isparta'ya gelen The Lamb Grubu, Hıristiyanlık tarihini anlatan 'Kuzu' isimli oyununu Süleyman Demirel Kongre ve Sergi Sarayı'nda sergilediğini örnek olarak verebiliriz.
Osmanlının çöküşünü incelediğimizde aynı faaliyetlere yine şahit olmaktayız. Öyle ki o dönemdeki Anadolu ve yakın çevresinde 1850'li yıllarda kurulmuş olan misyoner okullarının sayısının bin dolayında olduğunu hatırlatmak isterim.
Açıktan yapılan bu misyonerlik faaliyetlerinin yanında, gizliden yapılan misyonerlik faaliyetleri de vardır ki, bu da Vatikanın kontrolünde yürütülen "dinlerarası diyalog" çalışmalarıdır. Diyalog çalışmalarıyla İslam dininin, akaid esasları yıpratılmakta; adı Müslüman fakat inancı, kültürü, milli yaklaşımları farklı kimlikler yetiştirilmeye çalışılmaktadır.
Nutuktaki Mustafa Kemal Atatürk'ün tespitlerinin bir kere daha altını çizmemiz gerekmektedir. Samsun'a Çıktığım Gün Genel Durum Ve Görünüş bölümünde, "Memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar." demektedir.
Bu konuda Prof. Dr. Haydar Baş Bey "Misyonerlik, bir milletin başka bir millete dinini tebliğ etme değildir. O milletin elindeki toprak parçasını almak için yaptığı dini bir mücadeledir. Batı dünyasının her zaman iddiası şu olmuştur: Anadolu'da Türkler yoktur. Anadolu'da Ermeniler, Rumlar, başka kavimler vardı. Türkler Anadolu'ya geldikten sonra İslam yoluyla bu kavimleri asimile ettiler. Türkleştirdiler. Bugün biz, bu insanları tekrar eski dinlerine döndürürsek, Rum ve Ermeni olduklarını anlayacaklar ve topraklarını tekrar alacaklardır. Misyonerliğin temelinde yatan şey budur." demektedir.
O halde çözüm merciinde olanlara tarihi görevler düşmektedir.
Eğer bu gün gerekenler yapılmazsa yarın çözüm için çok geç kalınmış olacaktır.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- Devlet refleksi ve ayakta kalmanın sırrı / 21.06.2026
- İran'ın gösterdiği gerçek: Güç önce millettir / 17.06.2026
- Milletin gündemi CHP değil, geçimdir / 10.06.2026
- Arşivlerden günümüze uzanan bir tarih hazinesi / 08.06.2026
- Gadir-i Hum ve İslam dünyasının kayıp hafızası / 07.06.2026
- FETÖ dosyası kapanmadı: Türkiye hangi dersleri alamadı? / 03.06.2026
- Atatürk bir partiye sığmaz / 30.05.2026
- İçeride kavga, dışarıda kuşatma / 27.05.2026
- Müesses nizam değişti, peki cumhuriyet ne olacak? / 25.05.2026
- Ekonomik çöküşün ürettiği ahlaki obruk / 24.05.2026
- İran'ın gösterdiği gerçek: Güç önce millettir / 17.06.2026
- Milletin gündemi CHP değil, geçimdir / 10.06.2026
- Arşivlerden günümüze uzanan bir tarih hazinesi / 08.06.2026
- Gadir-i Hum ve İslam dünyasının kayıp hafızası / 07.06.2026
- FETÖ dosyası kapanmadı: Türkiye hangi dersleri alamadı? / 03.06.2026
- Atatürk bir partiye sığmaz / 30.05.2026
- İçeride kavga, dışarıda kuşatma / 27.05.2026
- Müesses nizam değişti, peki cumhuriyet ne olacak? / 25.05.2026
- Ekonomik çöküşün ürettiği ahlaki obruk / 24.05.2026


























































