Türkiye'de ekonomiden sorumlu olan yetkililer, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik problemler konusunda teşhiste de yanılıyorlar, bunun neticesi olarak tedavide de.
Teşhis ve tedavi yanlış olunca "yangına körükle gitmek" misali problemler daha da kangrenleşiyor.
Hükümetin ve hükümetin pohpohçusu olan bazı ekonomistlerin sık sık "Ekonomi iyiye gidiyor", "En büyük problem işsizlik" gibi açıklamalarını duyarsınız ve okursunuz.
Zaten işsizliğin artması, gelir dağılımının daha da dengesizleşmesi, tüketimin daralması, fabrikaların kapanması, vatandaşın sokaklara dökülmesi, sosyal patlama anlamına gelen cinayet, hırsızlık, gasp, tecavüz, intihar, uyuşturucu kullanımı gibi vakalarda artış ekonominin kötüye gittiğinin göstergeleridir.
Birtakım masa başı uyduruk rakamlarla bu gerçekleri gizlemek asla mümkün değildir.
Ekonomi çevreleri ve hükümet, ekonominin iyiye gittiğini söyleyerek yanıldıkları gibi, en büyük problemin işsizlik olduğunu söyleyerek de yanılmaktadırlar.
İşsizliği de oluşturan temel problemi bulamadan çözüme ulaşamazsınız.
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu en büyük problem IMF ve AB'ye dayalı ekonomik uygulamalardır. Atatürk'ün Duyunu Umumiye devrini bitirdiği gibi bizim de dışa bağımlı ekonomilerden kurtulmamız, milli modelleri devreye koymamız lazım.
Bu yanlış politikalar sebebiyle ülkemizde para darlığı ve buna bağlı olarak tüketim daralmıştır.
Vatandaşın çoğunluğunun cebinde ihtiyaçlarını karşılayabilecek para yoktur.
Milletin yüzde 95'ini oluşturan işçi, memur, küçük esnaf, emekli vatandaşlarımız ayın sonunu getirememektedirler.
Tüketimde olan daralmanın neticesinde iç pazarda ciddi bir durgunluk vardır. Hangi işadamına sorarsanız sorun iç piyasadaki daralmadan size bahsedecektir.
Bunun tabii neticesi olarak fabrika sahipleri ihracata yönelmek zorunda kalmıştır.
Fakat ihracatta da dolar kurundaki oynaklık ve son zamanlarda kurlardaki aşırı düşüş ihracatçının zarar etmesine sebep olmuştur.
İhracat kötü, iç piyasa kötü.
Üretici yavaş yavaş işçi çıkarmaya başlamış, hatta "üretip zarar etmektense, fabrikayı kapatırım, ,zararın neresinden dönersem kardır" mantığıyla hareket etmiştir.
Ekonominin kötü gidişatından dolayı direncini kaybeden üreticilerin sayısı her geçen gün artmaktadır, bu durum işsizliği anormal bir şekilde körükleyecektir.
Çözüme gelirsek, öncelikle piyasadaki para durumunu gözden geçirmeliyiz.
Uluslararası iktisadi kurallara göre piyasada bulunması gereken para, Gayri Safi Milli Hasıla(GSMH)'nın üçte biri kadar olmalıdır. Bu oran ülkemizde yüzde 3-4 civarındadır.
Para vücuttaki kan gibidir. Olması gerekenden az olsa da zarardır, çok olsa da.
Peki, ülkemizde para yüzde 3-4 oranındaysa kalan açığı ne dolduruyor?
Kalan açığı Dolar, Avro, Sterlin gibi yabancı paralar ve plastik para dediğimiz kredi kartları doldurmaktadır.
Piyasanın ihtiyacı olan para ihtiyacını, hakkımız olan ve bize hiçbir maliyeti olmayan TL ile dolduracağımıza, değeri kadar maliyeti olan ve buna ilaveten yüksek faiz bedelleri de ödeyerek temin ettiğimiz yabancı paralarla sağlıyoruz.
Artı, yıllık faizleri yüzde 100'ler seviyesinde olan, hatta yüzde 180'lere varan plastik para, yani kredi kartları ile sağlıyoruz.
Ne kadar vahim bir durum.
Parayı vücuttaki kana benzetmiştik. TL vücudun ihtiyacı olan temiz kandır, döviz ve kredi kartı ise içinde birtakım mikropları barındıran kirli kandır.
Neden mi?
Hem maliyetleri arttırdığından, hem de bizi ekonomik ve siyasi açıdan dışarıya daha da bağımlı yaptığından dolayı.
Ekonomi dalında dünya çapında ödülleri bulunan Prof. Dr. Haydar Baş, ısrarla emisyonun milli gelirin üçte biri oranına çıkarılması gerektiğini vurgulamaktadır.
Ülkemize giren kirli kan sterilizasyon yoluyla, yani TL'nin yerini alarak ülkemizin her noktasına yayılmıştır. Ters bir mantıkla yani yine sterilizasyonla temiz kanın kirli kanın yerine yerleşmesi şart ve de zaruridir.
Ülke vücudunun sağlıklı çalışması ancak ve ancak temiz bir kanla mümkündür.
Kirli kan vücudumuzun her an direncini kırmaktadır.
Vücudu temiz kanla doldurdun, kan hareket etmezse yine sağlıklı bir bünye oluşturamazsınız.
Prof. Dr. Haydar Baş Bey'in Milli Ekonomi Modeli'nde birtakım sosyal devlet projeleriyle vatandaşın alım gücünü artırmak ve tüketimi canlandırmak hedefi vardır.
Haydar Bey'in projelerinde 100 milyarın TL'nin altında geliri olandan vergi alınmayacak, ev hanımları emekli edilecek, doğum parası verilecek, her çocuğa reşit olana kadar ailesine, reşit olduktan sonra kendisine burs kapsamında memurun dörtte biri nispetinde maaş verilecek, tarım kesimine tohumunu ekmeden yüzde 50 avans verilecek, ürün alım garantisi verilecek, evlenmek isteyen gençlere faizsiz yuva kredisi verilecek?
Bu projelerin sayısını arttırmak mümkün. Buradaki maksat, hem tüketimi canlandırmak, hem de sosyal dayanışmayı güçlendirmek.
Bu projelerle birlikte geliri 2-3 katına çıkan vatandaş, dün ihtiyaçlarını bile karşılayamazken, daha rahat şartlarda görevi olan tüketimi yapacak.
Yine vücut benzetmemize dönersek, vücuttan kirli kanı atmış yerine temiz kanı yerleştirmiştik. Kalbin, yani devletin pompalamasıyla ve bunun neticesi olarak vatandaştaki tüketimin canlanması ile bu kan hareket etmeye başlar. Vücut tıkır tıkır işleyen bir yapıya bürünür.
İşte size sağlıklı büyüme.
Vatandaş 1 gömlek alıyorsa 3 alacak, et yemiyorsa et yiyecek, gezemiyorsa gezecek, kısaca tüketim katlanarak büyüyecek.
Hal böyle olunca tüketimin karşılanması için üretim gerekecek. Fabrikalar harıl harıl çalışmaya, kapasitelerini arttırmaya başlayacaklar. Daha fazla işçi çalıştıracaklar.
Netice?
İşsizlik sona erecek.
Sağlıklı büyüme, sağlıklı toplum, sağlıklı üretim, sağlıklı tüketim sağlanacak.
Bu aynı zamanda güçlü bir devlet, güçlü bir millet anlamına gelir.
Teşhis ve tedavi yanlış olunca "yangına körükle gitmek" misali problemler daha da kangrenleşiyor.
Hükümetin ve hükümetin pohpohçusu olan bazı ekonomistlerin sık sık "Ekonomi iyiye gidiyor", "En büyük problem işsizlik" gibi açıklamalarını duyarsınız ve okursunuz.
Zaten işsizliğin artması, gelir dağılımının daha da dengesizleşmesi, tüketimin daralması, fabrikaların kapanması, vatandaşın sokaklara dökülmesi, sosyal patlama anlamına gelen cinayet, hırsızlık, gasp, tecavüz, intihar, uyuşturucu kullanımı gibi vakalarda artış ekonominin kötüye gittiğinin göstergeleridir.
Birtakım masa başı uyduruk rakamlarla bu gerçekleri gizlemek asla mümkün değildir.
Ekonomi çevreleri ve hükümet, ekonominin iyiye gittiğini söyleyerek yanıldıkları gibi, en büyük problemin işsizlik olduğunu söyleyerek de yanılmaktadırlar.
İşsizliği de oluşturan temel problemi bulamadan çözüme ulaşamazsınız.
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu en büyük problem IMF ve AB'ye dayalı ekonomik uygulamalardır. Atatürk'ün Duyunu Umumiye devrini bitirdiği gibi bizim de dışa bağımlı ekonomilerden kurtulmamız, milli modelleri devreye koymamız lazım.
Bu yanlış politikalar sebebiyle ülkemizde para darlığı ve buna bağlı olarak tüketim daralmıştır.
Vatandaşın çoğunluğunun cebinde ihtiyaçlarını karşılayabilecek para yoktur.
Milletin yüzde 95'ini oluşturan işçi, memur, küçük esnaf, emekli vatandaşlarımız ayın sonunu getirememektedirler.
Tüketimde olan daralmanın neticesinde iç pazarda ciddi bir durgunluk vardır. Hangi işadamına sorarsanız sorun iç piyasadaki daralmadan size bahsedecektir.
Bunun tabii neticesi olarak fabrika sahipleri ihracata yönelmek zorunda kalmıştır.
Fakat ihracatta da dolar kurundaki oynaklık ve son zamanlarda kurlardaki aşırı düşüş ihracatçının zarar etmesine sebep olmuştur.
İhracat kötü, iç piyasa kötü.
Üretici yavaş yavaş işçi çıkarmaya başlamış, hatta "üretip zarar etmektense, fabrikayı kapatırım, ,zararın neresinden dönersem kardır" mantığıyla hareket etmiştir.
Ekonominin kötü gidişatından dolayı direncini kaybeden üreticilerin sayısı her geçen gün artmaktadır, bu durum işsizliği anormal bir şekilde körükleyecektir.
Çözüme gelirsek, öncelikle piyasadaki para durumunu gözden geçirmeliyiz.
Uluslararası iktisadi kurallara göre piyasada bulunması gereken para, Gayri Safi Milli Hasıla(GSMH)'nın üçte biri kadar olmalıdır. Bu oran ülkemizde yüzde 3-4 civarındadır.
Para vücuttaki kan gibidir. Olması gerekenden az olsa da zarardır, çok olsa da.
Peki, ülkemizde para yüzde 3-4 oranındaysa kalan açığı ne dolduruyor?
Kalan açığı Dolar, Avro, Sterlin gibi yabancı paralar ve plastik para dediğimiz kredi kartları doldurmaktadır.
Piyasanın ihtiyacı olan para ihtiyacını, hakkımız olan ve bize hiçbir maliyeti olmayan TL ile dolduracağımıza, değeri kadar maliyeti olan ve buna ilaveten yüksek faiz bedelleri de ödeyerek temin ettiğimiz yabancı paralarla sağlıyoruz.
Artı, yıllık faizleri yüzde 100'ler seviyesinde olan, hatta yüzde 180'lere varan plastik para, yani kredi kartları ile sağlıyoruz.
Ne kadar vahim bir durum.
Parayı vücuttaki kana benzetmiştik. TL vücudun ihtiyacı olan temiz kandır, döviz ve kredi kartı ise içinde birtakım mikropları barındıran kirli kandır.
Neden mi?
Hem maliyetleri arttırdığından, hem de bizi ekonomik ve siyasi açıdan dışarıya daha da bağımlı yaptığından dolayı.
Ekonomi dalında dünya çapında ödülleri bulunan Prof. Dr. Haydar Baş, ısrarla emisyonun milli gelirin üçte biri oranına çıkarılması gerektiğini vurgulamaktadır.
Ülkemize giren kirli kan sterilizasyon yoluyla, yani TL'nin yerini alarak ülkemizin her noktasına yayılmıştır. Ters bir mantıkla yani yine sterilizasyonla temiz kanın kirli kanın yerine yerleşmesi şart ve de zaruridir.
Ülke vücudunun sağlıklı çalışması ancak ve ancak temiz bir kanla mümkündür.
Kirli kan vücudumuzun her an direncini kırmaktadır.
Vücudu temiz kanla doldurdun, kan hareket etmezse yine sağlıklı bir bünye oluşturamazsınız.
Prof. Dr. Haydar Baş Bey'in Milli Ekonomi Modeli'nde birtakım sosyal devlet projeleriyle vatandaşın alım gücünü artırmak ve tüketimi canlandırmak hedefi vardır.
Haydar Bey'in projelerinde 100 milyarın TL'nin altında geliri olandan vergi alınmayacak, ev hanımları emekli edilecek, doğum parası verilecek, her çocuğa reşit olana kadar ailesine, reşit olduktan sonra kendisine burs kapsamında memurun dörtte biri nispetinde maaş verilecek, tarım kesimine tohumunu ekmeden yüzde 50 avans verilecek, ürün alım garantisi verilecek, evlenmek isteyen gençlere faizsiz yuva kredisi verilecek?
Bu projelerin sayısını arttırmak mümkün. Buradaki maksat, hem tüketimi canlandırmak, hem de sosyal dayanışmayı güçlendirmek.
Bu projelerle birlikte geliri 2-3 katına çıkan vatandaş, dün ihtiyaçlarını bile karşılayamazken, daha rahat şartlarda görevi olan tüketimi yapacak.
Yine vücut benzetmemize dönersek, vücuttan kirli kanı atmış yerine temiz kanı yerleştirmiştik. Kalbin, yani devletin pompalamasıyla ve bunun neticesi olarak vatandaştaki tüketimin canlanması ile bu kan hareket etmeye başlar. Vücut tıkır tıkır işleyen bir yapıya bürünür.
İşte size sağlıklı büyüme.
Vatandaş 1 gömlek alıyorsa 3 alacak, et yemiyorsa et yiyecek, gezemiyorsa gezecek, kısaca tüketim katlanarak büyüyecek.
Hal böyle olunca tüketimin karşılanması için üretim gerekecek. Fabrikalar harıl harıl çalışmaya, kapasitelerini arttırmaya başlayacaklar. Daha fazla işçi çalıştıracaklar.
Netice?
İşsizlik sona erecek.
Sağlıklı büyüme, sağlıklı toplum, sağlıklı üretim, sağlıklı tüketim sağlanacak.
Bu aynı zamanda güçlü bir devlet, güçlü bir millet anlamına gelir.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Murat Çabas / diğer yazıları
- Emeklinin talebi 20 bin lira mıydı? / 10.01.2026
- Vekil transferleri ve Meclis aritmetiği / 09.01.2026
- Bu süreçle iç cephe tahkim edilmez, zayıflatılır! / 08.01.2026
- Zorbalıkla payidar olunsaydı, Roma İmparatorluğu ayakta kalırdı / 06.01.2026
- ABD, İran'da bir "Acem Baharı" mı planlıyor? / 03.01.2026
- Bizi ‘demokratik siyaset’ diyerek mi bölecekler? / 02.01.2026
- Vatandaşlar 2026'ya sancılı giriyor / 01.01.2026
- Daha yeni yıl başlamadan asgari ücret açlık sınırı altında / 31.12.2025
- İsrail'in hedefi sadece Filistin toprakları değil! / 30.12.2025
- Dar gelirlinin talebini baskılamak, gelir adaletsizliğini körüklüyor / 27.12.2025
- Vekil transferleri ve Meclis aritmetiği / 09.01.2026
- Bu süreçle iç cephe tahkim edilmez, zayıflatılır! / 08.01.2026
- Zorbalıkla payidar olunsaydı, Roma İmparatorluğu ayakta kalırdı / 06.01.2026
- ABD, İran'da bir "Acem Baharı" mı planlıyor? / 03.01.2026
- Bizi ‘demokratik siyaset’ diyerek mi bölecekler? / 02.01.2026
- Vatandaşlar 2026'ya sancılı giriyor / 01.01.2026
- Daha yeni yıl başlamadan asgari ücret açlık sınırı altında / 31.12.2025
- İsrail'in hedefi sadece Filistin toprakları değil! / 30.12.2025
- Dar gelirlinin talebini baskılamak, gelir adaletsizliğini körüklüyor / 27.12.2025





























































































