İstanbul Maltepe'de 1987 yılında inşa edilen 7 katlı bir binanın üç katının dün sabaha karşı çökmesi ve enkaz altında kalan vatandaşlardan ikisinin hayatını kaybetmesi, Türkiye'nin yıllardır çözemediği yapı güvenliği sorununu bir kez daha bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
Enkaz altında 14 kişinin bulunduğu binadan 10 kişi sağ çıkarılırken, ekipler diğer vatandaşlara ulaşmak için büyük risk altında çalıştı.
Ancak Maltepe'de yaşanan bu facia yalnızca bir binanın çökmesi olarak görülmemeli. Çünkü Türkiye, özellikle İstanbul, çok daha büyük ve ertelenmiş bir yapı güvenliği sorunuyla karşı karşıya. Üstelik bu kez binanın yıkılması için deprem bile gerekmedi.
Çöken binayla ilgili ortaya çıkan bilgiler, olayın ardında birden fazla ihmal ve yapısal sorunun bulunabileceğine işaret ediyor. Binanın dört katının kaçak olduğu, bazı bölümlerinde korozyon bulunduğu, taşıyıcı sistemle ilgili iddiaların gündeme geldiği, binada daha önce çatlakların oluştuğu ve "çatır çatır" seslerin duyulduğunun anlatılması, facianın aslında bir anda ortaya çıkmadığını gösteriyor.
Maltepe'deki bina adeta "geliyorum" diyen bir felaketin habercisiydi.
Çatlaklar görüldü, kaçak katlar çıkıldı ama tehlike durdurulamadı
Binanın çökmesinden önce çekilen görüntüler olayın en çarpıcı ayrıntılarından birini oluşturuyor. Alt kattaki tekstil atölyesinde çalışanların duvarlarda oluşan çatlakları cep telefonuyla kayda aldığı ve çatlakların giderek büyüdüğünü anlattığı ortaya çıktı. "Ev üzerimize mi basıyor, ne oluyor?" şeklindeki endişe, bugün geriye dönüp bakıldığında facianın en acı işaretlerinden biri.
Binadan kurtulan vatandaşların ifadeleri de benzer bir tabloyu ortaya koyuyor. Binanın eski olduğu, çatlakların bulunduğu ve zaman zaman "çatır çatır" sesler duyulduğu anlatılıyor. Bir vatandaş çökme anını deprem zannettiğini, her şeyin yerinden oynadığını ve üzerine dolap devrildiğini söyledi.
Bütün bu işaretlere rağmen bina kentsel dönüşüme giremedi.
Daha da önemlisi, binanın dört katının kaçak olduğu bilgisi ortaya çıktı. İlk olarak üstteki iki katın kaçak olduğu açıklanırken, daha sonra yapılan incelemelerde binanın giriş ve iki katının yasal, dört katının ise kaçak olduğu yönünde bilgiler gündeme geldi.
Burada cevaplanması gereken çok önemli sorular var: Bir binaya yıllar içinde kaçak katlar eklenirken bu yapı nasıl denetlenmedi? Kaçak yapılaşma nasıl devam etti? Binanın taşıyıcı sistemindeki bozulmalar ve çatlaklar neden daha önce tespit edilmedi? Tespit edildiyse neden gerekli işlem yapılmadı?
Bu soruların cevabı yalnızca Maltepe'deki facianın nedenini değil, Türkiye'deki yapı güvenliği sisteminin neden yıllardır aksadığını da ortaya çıkaracaktır.
İstanbul'da binlerce insan "tabut binalarda" yaşıyor
Maltepe'deki bina bugün çöktü. Ancak İstanbul'da yarın çöküp çökmeyeceği belli olmayan çok sayıda yapı bulunuyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi verilerine göre, kendiliğinden yıkılması beklenen 1.238 bina bulunuyor. 1999 öncesinde inşa edilen on binlerce yapı ise çeşitli düzeylerde risk taşıyor.
Deprem olduğunda tehlikeyi hatırlıyor, gündem değiştiğinde unutuyoruz.
2023 Kahramanmaraş depremlerinin ardından İstanbul'da hızlı tarama testlerine başvuruların günde binlerce seviyesine çıkması bunun en açık göstergelerinden biriydi. Bugün ise başvuruların yaklaşık 500 seviyesine kadar gerilediği belirtiliyor.
İBB, 170 bin başvurudan 40 bin binada hızlı tarama testi yapıldığını ve 1999 öncesinde inşa edilen 18 bin 800 binanın yüksek veya çok yüksek riskli çıktığını açıklamıştı.
Bu rakamlar, Maltepe'deki çöküşün münferit bir olay olmadığını gösteriyor.
Üstelik riskli yapıların yıkılması için büyük bir deprem yaşanması da gerekmiyor. Yıllar boyunca depremlerin, yapılaşma hatalarının, korozyonun, yanlış tadilatların ve taşıyıcı sisteme yapılan müdahalelerin etkisi altında kalan binalar herhangi bir sarsıntı olmadan da çökmenin eşiğine gelebiliyor.
1999 Marmara Depremi'nin üzerinden 27 yıl geçti. Uzmanlar yıllardır uyarıyor, raporlar hazırlanıyor, kampanyalar başlatılıyor. Buna rağmen çok sayıda vatandaş içinde yaşadığı binanın güvenli olup olmadığını bilmiyor. Daha kötüsü, bazı vatandaşlar bunu öğrenmekten bile çekiniyor. Çünkü karot testi yaptırdığında binasının riskli çıkmasından, evinin yıkılmasından ve evsiz kalmaktan korkuyor.
Kentsel dönüşüm vatandaş için ulaşılmaz olursa tehlike büyür
Türkiye'nin yapı sorununu yalnızca vatandaşların sorumluluğuna bırakarak çözmesi mümkün değil. İnsanların güvenli ve yeni binalarda yaşamak istemediğini düşünmek gerçekçi değil. Asıl mesele, bunu sağlayabilecek ekonomik koşulların oluşturulmasıdır.
Kentsel dönüşümün maliyeti dar gelirli vatandaşların taşıyabileceği yükün üzerine çıktığında insanlar dönüşümden kaçınabiliyor. "Yarısı Bizden" gibi destek mekanizmaları önemli olmakla birlikte, özellikle büyük siteler dışındaki yapılarda mevcut maliyetler ve müteahhitlerin talep ettiği ek bedeller vatandaşlar açısından ağır olabiliyor.
Bu nedenle kentsel dönüşüm yalnızca "binanızı yenileyin" demekle gerçekleştirilemez. Vatandaşın ekonomik gücü, müteahhitlerin maliyetleri, finansman koşulları ve yeni konutların fiyatları birlikte değerlendirilmelidir.
Bunun yanında kaçak yapılaşma konusunda da çok daha kararlı bir denetim sistemi kurulması gerekiyor. Bir binanın üzerine yıllar içinde dört kaçak kat çıkılabiliyorsa, yalnızca bunu yapan vatandaşın değil, bunu görmeyen veya zamanında müdahale etmeyen denetim mekanizmasının da sorumluluğu sorgulanmalıdır.
"Nasıl olsa bir gün imar affı çıkar" anlayışı şehirlerin geleceğini tehdit eden tehlikeli bir zihniyettir. Kaçak katlar ve taşıyıcı sisteme yapılan müdahaleler yalnızca bir kişinin kendi mülkünü ilgilendirmez; yapı çöktüğünde komşuların, sokaktaki insanların ve kurtarma ekiplerinin hayatı da tehlikeye girer.
Türkiye'de artık açık bir ilke benimsenmelidir: Binalar mevzuata uygun yapılacak, denetimler gerçekten yapılacak, taşıyıcı sisteme sonradan müdahale edilmesine izin verilmeyecek ve insan hayatını tehdit eden kaçak yapılaşma hiçbir şekilde meşrulaştırılmayacaktır.
Ancak bunun kadar önemli bir konu daha var: Kentsel dönüşüm vatandaşın ekonomik olarak erişebileceği hale getirilmelidir.
Devletin farklı alanlarda büyük kaynaklar bulabildiği bir ülkede, insanların hayatını doğrudan ilgilendiren yapı güvenliği konusunda kaynak bulunamaması kabul edilemez. Büyük projelere ve çeşitli finansman mekanizmalarına trilyonlarca lira kaynak ayrılırken, insanların başına yıkılabilecek binaların yenilenmesi için yeterli finansmanın oluşturulamaması ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Çünkü burada söz konusu olan yalnızca beton ve demir değildir.
Söz konusu olan insan hayatıdır.
Maltepe'de iki insanımız hayatını kaybetti. Bu facia, daha büyük bir felaketten önce Türkiye için ağır bir uyarı olmalıdır.
İstanbul'un ve Türkiye'nin dört bir yanındaki riskli binalar için artık "bir sonraki depremi bekleme" dönemi sona ermelidir.
Çünkü Maltepe bize çok acı bir gerçeği yeniden gösterdi:
Binaların yıkılması için depremi beklemek gerekmiyor. İhmal, denetimsizlik, ekonomik çaresizlik ve yanlış yapılaşma da tek başına bir binayı insanlara mezar edebiliyor.
- Gazze’de 3 yılı geride bırakan soykırım: Enkaz altındaki insanlık / 08.10.2026
- Şiddet kıskacındaki gençliği kurtarmak: Milli eğitim, sosyal devlet ve doğru rol modeller / 07.10.2026
- Enflasyon rakamları düşerken alım gücü neden eriyor? / 06.10.2026
- Ortadoğu'da İsrail provokasyonları, işgalleri, katliamları ve küresel sessizlik / 05.10.2026
- Siyasi beka hırsı, askeri tahkimat ve provokasyon kıskacındaki Ortadoğu / 04.10.2026
- Görünürde “Irak’tan çekilme”, derinde kirli senaryolar / 03.10.2026
- Mutfaktaki yangından üretim krizine, Türkiye nereye koşuyor? / 02.10.2026
- Çürüyen sistem, sarsılan adalet ve sönen umutlar / 01.10.2026
- İsrail gölgesinde ABD dış politikası ve Hürmüz’de tırmanan riskler / 30.09.2026
























































