Geçtiğimiz günlerde Kilis Emeklilerin Sesi Derneğini ziyaret ettim. Bu ziyaret, bir nezaket ziyareti değil; Türkiye'de emeklilik sisteminin geldiği noktayı yerinde görme ihtiyacının bir sonucuydu. Çünkü masa başında konuşulan rakamlarla, emeklinin mutfağında yaşanan gerçeklik artık örtüşmüyor.
Emekliler bugün ağır bir çelişkinin içine itilmiş durumda. Devlet, "çalışamazsın" diyor; ama verdiği maaşla da "geçin" diyor. Bu iki cümle yan yana geldiğinde, ortaya çıkan şey sosyal devlet değil, açık bir sistem tutarsızlığıdır.
Dernek başkanının özellikle altını çizdiği konu, kamuoyunda "696 mağduriyeti" olarak bilinen meseleydi. Bir dönem kamu işçilerine zorunlu emeklilik şartı getirildi. İnsanlar istemedikleri hâlde emekli edildi. Daha sonra bu yanlış kabul edildi, yasa 2023'te düzeltildi; ancak geçmişte zorunlu emekli edilenlere geri dönüş hakkı tanınmadı. Yani "yanlış yaptık" denildi ama yanlışın bedelini yine emekli ödedi. Mağduriyet kaldırıldı denildi, mağdurlar unutuldu.
Bugün Kilis'te, Türkiye'nin birçok ilinde olduğu gibi emeklilerin ortak talebi son derece net:
İsteyen 4/D emeklisine geri dönüş hakkı.
Bu talep bir ayrıcalık değil; bir dengeleme talebidir.
Çünkü mevcut sistemde emekli maaşı, özellikle kök maaş uygulaması nedeniyle her artışta biraz daha eriyor. Zam yapılıyor ama zam, kökün altına indiği için fiilen hissedilmiyor. Bu hızla giderse birkaç yıl içinde emekli maaşları tekdüze hâle gelecek; prim ödemişle ödememiş, uzun yıllar çalışmışla asgari düzeyden emekli olmuş arasında anlamlı bir fark kalmayacak. Emeklilik sistemi, matematikte "sıfıra yaklaşır ama sıfır olmaz" denilen ilkeye bile meydan okur hâle geldi.
Bu noktada mesele yalnızca maaş değildir. Emekli geçinemediği için çalışmak istiyor; ancak İŞKUR'a gittiğinde "emekli olduğun için kayıt yaptıramazsın" cevabıyla karşılaşıyor. Yani sistem bir yandan "maaş yetmez" gerçeğini üretiyor, diğer yandan "çalışamazsın" diyerek kapıları kapatıyor. Bu, sosyal devlet refleksi değil; açık bir çelişkidir.
Öte yandan bugünlerde emekli maaşı tartışmaları yeniden gündemde. Basına da yansıyan bilgilere göre, 2026 yılı için "refah payı", "seyyanen zam" ve en düşük emekli maaşının yeniden belirlenmesi konuşuluyor. Emekli maaşlarının yalnızca enflasyon artışıyla değil, ilave düzenlemelerle desteklenebileceği ifade ediliyor. Ancak burada kritik soru şudur: Bu düzenlemeler kök maaş sorununa dokunacak mı, yoksa geçici bir pansuman mı olacak?
Daha da önemlisi, kulislerde konuşulan başka bir başlık var: Çalışan emeklilerin maaşlarından kesintiler konusu. Yani ya çalışacaksın ya emekli maaşı alacaksın şeklinde bir tercih dayatılması. Eğer böyle bir yol izlenirse, bu yalnızca ekonomik değil, sosyal bir kırılma yaratır. Çünkü insanlar keyfinden değil, mecbur kaldığı için çalışıyor.
Burada Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar önce ortaya koyduğu yaklaşımı hatırlamak gerekir. Bağımsız Türkiye Partisi programında emekli, bir "külfet" değil; tüketimi destekleyen bir ekonomik lokomotif olarak tanımlanır. Bugün Türkiye'de ve Avrupa'nın birçok ülkesinde ise emeklilik, bütçede "yük" gibi görülmektedir. Emekliye verilen para, sanki ekonomiden kopan bir kayıp kalemmiş gibi algılanmaktadır. Oysa emekli harcadıkça ekonomi döner; emekli sustukça piyasa da daralır.
Sonuç çok açıktır:
Ya emekliye insanca bir maaş verilecektir,
ya da çalışma özgürlüğü tanınacaktır.
Emekli sadaka istemiyor. Emekli, yıllarca ödediği primin, verdiği emeğin karşılığını istiyor. Kilis'te duyduğum ses, yalnızca bir derneğin değil; Türkiye'nin dört bir yanındaki emeklilerin ortak sesidir.
Ve bu ses artık duyulmak zorundadır.
Emekliler bugün ağır bir çelişkinin içine itilmiş durumda. Devlet, "çalışamazsın" diyor; ama verdiği maaşla da "geçin" diyor. Bu iki cümle yan yana geldiğinde, ortaya çıkan şey sosyal devlet değil, açık bir sistem tutarsızlığıdır.
Dernek başkanının özellikle altını çizdiği konu, kamuoyunda "696 mağduriyeti" olarak bilinen meseleydi. Bir dönem kamu işçilerine zorunlu emeklilik şartı getirildi. İnsanlar istemedikleri hâlde emekli edildi. Daha sonra bu yanlış kabul edildi, yasa 2023'te düzeltildi; ancak geçmişte zorunlu emekli edilenlere geri dönüş hakkı tanınmadı. Yani "yanlış yaptık" denildi ama yanlışın bedelini yine emekli ödedi. Mağduriyet kaldırıldı denildi, mağdurlar unutuldu.
Bugün Kilis'te, Türkiye'nin birçok ilinde olduğu gibi emeklilerin ortak talebi son derece net:
İsteyen 4/D emeklisine geri dönüş hakkı.
Bu talep bir ayrıcalık değil; bir dengeleme talebidir.
Çünkü mevcut sistemde emekli maaşı, özellikle kök maaş uygulaması nedeniyle her artışta biraz daha eriyor. Zam yapılıyor ama zam, kökün altına indiği için fiilen hissedilmiyor. Bu hızla giderse birkaç yıl içinde emekli maaşları tekdüze hâle gelecek; prim ödemişle ödememiş, uzun yıllar çalışmışla asgari düzeyden emekli olmuş arasında anlamlı bir fark kalmayacak. Emeklilik sistemi, matematikte "sıfıra yaklaşır ama sıfır olmaz" denilen ilkeye bile meydan okur hâle geldi.
Bu noktada mesele yalnızca maaş değildir. Emekli geçinemediği için çalışmak istiyor; ancak İŞKUR'a gittiğinde "emekli olduğun için kayıt yaptıramazsın" cevabıyla karşılaşıyor. Yani sistem bir yandan "maaş yetmez" gerçeğini üretiyor, diğer yandan "çalışamazsın" diyerek kapıları kapatıyor. Bu, sosyal devlet refleksi değil; açık bir çelişkidir.
Öte yandan bugünlerde emekli maaşı tartışmaları yeniden gündemde. Basına da yansıyan bilgilere göre, 2026 yılı için "refah payı", "seyyanen zam" ve en düşük emekli maaşının yeniden belirlenmesi konuşuluyor. Emekli maaşlarının yalnızca enflasyon artışıyla değil, ilave düzenlemelerle desteklenebileceği ifade ediliyor. Ancak burada kritik soru şudur: Bu düzenlemeler kök maaş sorununa dokunacak mı, yoksa geçici bir pansuman mı olacak?
Daha da önemlisi, kulislerde konuşulan başka bir başlık var: Çalışan emeklilerin maaşlarından kesintiler konusu. Yani ya çalışacaksın ya emekli maaşı alacaksın şeklinde bir tercih dayatılması. Eğer böyle bir yol izlenirse, bu yalnızca ekonomik değil, sosyal bir kırılma yaratır. Çünkü insanlar keyfinden değil, mecbur kaldığı için çalışıyor.
Burada Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar önce ortaya koyduğu yaklaşımı hatırlamak gerekir. Bağımsız Türkiye Partisi programında emekli, bir "külfet" değil; tüketimi destekleyen bir ekonomik lokomotif olarak tanımlanır. Bugün Türkiye'de ve Avrupa'nın birçok ülkesinde ise emeklilik, bütçede "yük" gibi görülmektedir. Emekliye verilen para, sanki ekonomiden kopan bir kayıp kalemmiş gibi algılanmaktadır. Oysa emekli harcadıkça ekonomi döner; emekli sustukça piyasa da daralır.
Sonuç çok açıktır:
Ya emekliye insanca bir maaş verilecektir,
ya da çalışma özgürlüğü tanınacaktır.
Emekli sadaka istemiyor. Emekli, yıllarca ödediği primin, verdiği emeğin karşılığını istiyor. Kilis'te duyduğum ses, yalnızca bir derneğin değil; Türkiye'nin dört bir yanındaki emeklilerin ortak sesidir.
Ve bu ses artık duyulmak zorundadır.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Doç. Dr. Ali Bestami Kepekçi / diğer yazıları
- Emekliye seyyanen zam yetmez / 11.01.2026
- Sahadan gelen gerçek: Milletin gündemi ekonomidir / 07.01.2026
- Asgari ücret ve açlık sınırı / 21.12.2025
- Milletle kurulan siyaset / 16.12.2025
- Hukuk, siyaset ve belirsizlik / 15.12.2025
- Değişmeyen çizgi, değişen Türkiye / 14.12.2025
- BTP’yi siyasetin yeni merkezine taşıyan dinamikler / 13.12.2025
- Atatürk modeli neden hâlâ tek çözüm? / 12.12.2025
- Bahis fırtınasının altında ne var? / 11.12.2025
- Taşımalı eğitim ve köy öğretmeninin kayıp rolü / 09.12.2025
- Sahadan gelen gerçek: Milletin gündemi ekonomidir / 07.01.2026
- Asgari ücret ve açlık sınırı / 21.12.2025
- Milletle kurulan siyaset / 16.12.2025
- Hukuk, siyaset ve belirsizlik / 15.12.2025
- Değişmeyen çizgi, değişen Türkiye / 14.12.2025
- BTP’yi siyasetin yeni merkezine taşıyan dinamikler / 13.12.2025
- Atatürk modeli neden hâlâ tek çözüm? / 12.12.2025
- Bahis fırtınasının altında ne var? / 11.12.2025
- Taşımalı eğitim ve köy öğretmeninin kayıp rolü / 09.12.2025






























































































