Globalleşmenin felsefesi
Globalleşme, her ne kadar ekonomik kaygılara dayansa da, aynı zamanda ideolojik ve politik temelleri de olan bir projedir
12.06.2026 00:45:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Globalleşme, her ne kadar ekonomik kaygılara dayansa da, aynı zamanda ideolojik ve politik temelleri de olan bir projedir.
Soğuk savaşın bitmesinden sonra yeryüzünde "tek kutuplu bir dünya"ya gidişin yol haritası olarak karşımızda durmaktadır. Batı kültürü, dünyanın sonuna doğru tek bir dünya devletinin olacağına, bunun da kendi inançlarına göre dünya krallığına karşılık gelen devlet olduğuna inanmaktadır.
Dünyadaki Evangelist–Methodist kiliseleri, özellikle de Bush döneminde tek hedefe kitlenmişlerdir. Bu hedef, Nabukednazar'ın rüyasında ortaya çıkan 5. İmparatorluktur. 5. imparatorluk, 1000 yıl sürecek olan tek dünya devletini ve Methodik–Evanjelik Hıristiyanlığı yeryüzünde tek egemen kültür ve tek din haline getirmeyi ifade eden bir dönemdir.
Bu sömürgeci–sapkın anlayışa göre; İsrail, dünya krallığını kuracak olan Mesih'in dünyaya geliş yeri olacak ve onun kuracağı tek dünya devletinin işaretlerindendir.

Bu anlayışın sahipleri, 1948'de İsrail'in kurulmasını, İncil kehanetinin gerçekleşmesi ve bütün insanların ideal bir toplum olarak yaşama zevkine varacakları Mesihçi devrin gelişinin işareti olarak görüyorlar.
ABD'ye görev yüklüyorlar; çünkü bunlara göre şu anda ABD, dünyanın en güçlü ülkesidir ve Hıristiyanlığı temsil etmektedir. Kaldı ki teolojik açıdan her Hıristiyan, İsrail'i desteklemelidir. Eğer Hıristiyanlığı temsil eden bu güç, İsrail'i koruyamazsa Tanrı nezdinde itibarını kaybeder.
Şu anki ABD başkanı Trump'ın İsrail'in başkenti olarak Kudüs'ü tanıması ve büyükelçiliğini oraya taşıma kararı alması hep bu çerçevede değerlendirmelidir.
Tarihin Sonu Tezi'nin sahibi Fukuyama, insanlık evriminin son noktasının liberal demokrasi olduğunu ve dünyadaki diğer toplumların başka bir ideolojik arayış içinde bulunmalarına gerek kalmadığını söylerken kastettiği de, dünyada artık tek kültür ve tek devletin varlığının insanlığın geleceği son nokta olduğudur.

Fukuyama, kendince, artık fikri planda herhangi bir gelişimin olamayacağını söylemektedir; ona göre, insanlık, geleceği son noktaya gelmiştir, dünya krallığı da bunun adıdır.
Tek egemen devlet, tek kültür ve tek inanç anlayışına giden bu sömürgeci teo–politik yaklaşım, kendi dışında olanları iki sınıfa ayırmaktadır; ya kendisine bağımlı olunacak, ya da düşman ilan edilip parçalanacaktır.
ABD Başkanı W. Bush, 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında, 20 Eylül'de "Bizden değilseniz, bize karşısınız" derken; bu teo–politik inancı hatırlatarak, kutsal savaşı başlattığını ilan etmiştir. Bu projenin politik ve stratejik bir diğer adı BOP'tur.

Tek egemen kültür ve tek devlete doğru giden bu yolda, bu sömürgeci anlayışa karşı duranlarla bir mücadelenin olması kaçınılmazdır. Nitekim medeniyetler çatışmasının mimarı Huntington, birçok makalesinde buna değinmiştir:
"Soğuk savaş dönemindeki blokların yerini, kültür toplulukları almakta ve medeniyetler arasındaki fay hatları, küresel siyasetteki başlıca çatışma hatları haline gelmektedir"
Hungtington'a göre; "Medeniyetlerden birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları, mücadeleyi belirleyen ana çizgilerdir. Dolayısı ile farklı kültürler arasında ki çatışma, dünyada anlaşmazlıkların gelişimindeki son aşamayı tanımlar.
Kurulacak olan "egemen dünya devleti"ne giden yolun, gerek politik gerekse ekonomik yapı taşlarını ören globalleşme sürecinin önündeki en önemli engel, bağımsız ulus devletlerdir. Özelde ise hedef Türkiye'dir.

Çünkü egemen kültürün, kendisine "deccal" adını vererek hedef olarak belirlediği, yer altı ve yerüstü kaynakları ile ismi altın ülkeye çıkan devlet Türkiye'dir.
Amerika'da yayınlanan New Perspectives Quartely (NPQ) Dergisi, "Bundan sonraki dünya düzeninin en önemli yapı taşları, silahlı uluslar yerine, global ölçekli şirketlere ev sahipliği yapan, teknolojik olarak gelişmiş şehir devletleri olacaktır" tespitinde bulunmaktadır.
Güçlü bir devlet yapılanmasının, devletlerarası ilişkilerdeki öneminden yola çıkarak Milli Devletin yok edilmesini amaçlayan Yeni Dünya Düzeni, savaşla ele geçirilemeyen toprakları, globalizmin kuralları ile masa başında kazanmaktadır.

Bu bağlamda dinler arası diyalog ile kimliğini ve değerlerini yitiren milletlerin, her türlü psikolojik etkiye ve işgale karşı dirençsizleşmesi de etkilidir.
Proje, yukarıda ifade ettiğimiz felsefi ve ideolojik temellerle desteklenen globalizm ile hedef devletlerin sahip olduğu zenginliklerin ve gelirlerin, gelişmiş ülkelerde konumlanmış olan global sermaye sahipleri tarafından ele geçirilmesidir.
Bu zenginlikleri yeraltı zenginlikleri, enerji kaynakları, yerüstü kaynakları, vergi gelirleri ve halkın top yekun emeği olarak ifade edebiliriz. Bütün bunların ele geçirilmesinde global sermaye sahiplerinin karşısında duran tek engel, güçlü ve bağımsız devletlerdir.
Bu nedenle, globalleşme ile birlikte ortak değerler adı altında bir sürü kural ve kaideler, gelişmekte olan ülkelere mutlak doğruymuşçasına dayatılmaktadır.
Bütün bunların hayata geçirilmesi ile varılacak nokta, sahip olduğu bütün kaynakları ve gelirleri global tefecilere kaptırmış ve dilenci konumuna itilmiş, kendisine devlet bile denemeyecek güçsüz ve zayıf topluluklar olacaktır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Soğuk savaşın bitmesinden sonra yeryüzünde "tek kutuplu bir dünya"ya gidişin yol haritası olarak karşımızda durmaktadır. Batı kültürü, dünyanın sonuna doğru tek bir dünya devletinin olacağına, bunun da kendi inançlarına göre dünya krallığına karşılık gelen devlet olduğuna inanmaktadır.
Dünyadaki Evangelist–Methodist kiliseleri, özellikle de Bush döneminde tek hedefe kitlenmişlerdir. Bu hedef, Nabukednazar'ın rüyasında ortaya çıkan 5. İmparatorluktur. 5. imparatorluk, 1000 yıl sürecek olan tek dünya devletini ve Methodik–Evanjelik Hıristiyanlığı yeryüzünde tek egemen kültür ve tek din haline getirmeyi ifade eden bir dönemdir.
Bu sömürgeci–sapkın anlayışa göre; İsrail, dünya krallığını kuracak olan Mesih'in dünyaya geliş yeri olacak ve onun kuracağı tek dünya devletinin işaretlerindendir.

Bu anlayışın sahipleri, 1948'de İsrail'in kurulmasını, İncil kehanetinin gerçekleşmesi ve bütün insanların ideal bir toplum olarak yaşama zevkine varacakları Mesihçi devrin gelişinin işareti olarak görüyorlar.
ABD'ye görev yüklüyorlar; çünkü bunlara göre şu anda ABD, dünyanın en güçlü ülkesidir ve Hıristiyanlığı temsil etmektedir. Kaldı ki teolojik açıdan her Hıristiyan, İsrail'i desteklemelidir. Eğer Hıristiyanlığı temsil eden bu güç, İsrail'i koruyamazsa Tanrı nezdinde itibarını kaybeder.
Şu anki ABD başkanı Trump'ın İsrail'in başkenti olarak Kudüs'ü tanıması ve büyükelçiliğini oraya taşıma kararı alması hep bu çerçevede değerlendirmelidir.
Tarihin Sonu Tezi'nin sahibi Fukuyama, insanlık evriminin son noktasının liberal demokrasi olduğunu ve dünyadaki diğer toplumların başka bir ideolojik arayış içinde bulunmalarına gerek kalmadığını söylerken kastettiği de, dünyada artık tek kültür ve tek devletin varlığının insanlığın geleceği son nokta olduğudur.

Fukuyama, kendince, artık fikri planda herhangi bir gelişimin olamayacağını söylemektedir; ona göre, insanlık, geleceği son noktaya gelmiştir, dünya krallığı da bunun adıdır.
Tek egemen devlet, tek kültür ve tek inanç anlayışına giden bu sömürgeci teo–politik yaklaşım, kendi dışında olanları iki sınıfa ayırmaktadır; ya kendisine bağımlı olunacak, ya da düşman ilan edilip parçalanacaktır.
ABD Başkanı W. Bush, 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasında, 20 Eylül'de "Bizden değilseniz, bize karşısınız" derken; bu teo–politik inancı hatırlatarak, kutsal savaşı başlattığını ilan etmiştir. Bu projenin politik ve stratejik bir diğer adı BOP'tur.

Tek egemen kültür ve tek devlete doğru giden bu yolda, bu sömürgeci anlayışa karşı duranlarla bir mücadelenin olması kaçınılmazdır. Nitekim medeniyetler çatışmasının mimarı Huntington, birçok makalesinde buna değinmiştir:
"Soğuk savaş dönemindeki blokların yerini, kültür toplulukları almakta ve medeniyetler arasındaki fay hatları, küresel siyasetteki başlıca çatışma hatları haline gelmektedir"
Hungtington'a göre; "Medeniyetlerden birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları, mücadeleyi belirleyen ana çizgilerdir. Dolayısı ile farklı kültürler arasında ki çatışma, dünyada anlaşmazlıkların gelişimindeki son aşamayı tanımlar.
Kurulacak olan "egemen dünya devleti"ne giden yolun, gerek politik gerekse ekonomik yapı taşlarını ören globalleşme sürecinin önündeki en önemli engel, bağımsız ulus devletlerdir. Özelde ise hedef Türkiye'dir.

Çünkü egemen kültürün, kendisine "deccal" adını vererek hedef olarak belirlediği, yer altı ve yerüstü kaynakları ile ismi altın ülkeye çıkan devlet Türkiye'dir.
Amerika'da yayınlanan New Perspectives Quartely (NPQ) Dergisi, "Bundan sonraki dünya düzeninin en önemli yapı taşları, silahlı uluslar yerine, global ölçekli şirketlere ev sahipliği yapan, teknolojik olarak gelişmiş şehir devletleri olacaktır" tespitinde bulunmaktadır.
Güçlü bir devlet yapılanmasının, devletlerarası ilişkilerdeki öneminden yola çıkarak Milli Devletin yok edilmesini amaçlayan Yeni Dünya Düzeni, savaşla ele geçirilemeyen toprakları, globalizmin kuralları ile masa başında kazanmaktadır.

Bu bağlamda dinler arası diyalog ile kimliğini ve değerlerini yitiren milletlerin, her türlü psikolojik etkiye ve işgale karşı dirençsizleşmesi de etkilidir.
Proje, yukarıda ifade ettiğimiz felsefi ve ideolojik temellerle desteklenen globalizm ile hedef devletlerin sahip olduğu zenginliklerin ve gelirlerin, gelişmiş ülkelerde konumlanmış olan global sermaye sahipleri tarafından ele geçirilmesidir.
Bu zenginlikleri yeraltı zenginlikleri, enerji kaynakları, yerüstü kaynakları, vergi gelirleri ve halkın top yekun emeği olarak ifade edebiliriz. Bütün bunların ele geçirilmesinde global sermaye sahiplerinin karşısında duran tek engel, güçlü ve bağımsız devletlerdir.
Bu nedenle, globalleşme ile birlikte ortak değerler adı altında bir sürü kural ve kaideler, gelişmekte olan ülkelere mutlak doğruymuşçasına dayatılmaktadır.
Bütün bunların hayata geçirilmesi ile varılacak nokta, sahip olduğu bütün kaynakları ve gelirleri global tefecilere kaptırmış ve dilenci konumuna itilmiş, kendisine devlet bile denemeyecek güçsüz ve zayıf topluluklar olacaktır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)



















































































