logo
28 NİSAN 2026

KOMPLOCULAR PANİKTE (İşte Belgeler)

05.02.2005 00:00:00
Ülkemiz üzerinde oynanan oyunları deşifre edip, engellediği için milletimiz tarafından kabul gören Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik iftira ve karalama kampanyaları başlatan belli medya çevreleri umduklarını bulamayınca vicdan, ahlak ve hukuk sınırlarını aştılar.

-Hep aynı kirli taktikler

Tarihin her döneminde Türk milletinin içinden çıkıp da devleti ile milletini tek bilek tek yürek yapan, milletini ve devletini layık olduğu yere çıkaran bütün liderlere bu türlü iftira kampanyaları yapılagelmiştir. Ama yine bilinen bir gerçektir ki, bu iftiralar hiçbir zaman tutmamış, aksine bu iftiraları yapanlar yaptıklarının altında yok olup gitmişlerdir.

-Hazımsızlık normal

Son zamanlarda belli medya çevrelerinde Prof. Dr. Haydar Baş hakkında yine iftira ve karalama kampanyaları başlatıldı. Prof. Dr. Haydar Baş'ın görüş ve fikirlerinin milletimiz tarafından kabul görüyor olması ve ülkemiz üzerinde oynanan oyunları Sayın Baş'ın deşifre etmesi ve engellemesinin ülkemiz üzerinde emelleri olanlarda hazımsızlık yaratması elbette kaçınılmaz bir süreçtir.

Tarihin her döneminde Türk milletinin içinden çıkıp da devleti ile milletini tek bilek tek yürek yapan, milletini ve devletini layık olduğu yere çıkaran bütün liderlere bu türlü iftira kampanyaları yapılagelmiştir. Ama yine bilinen bir gerçektir ki, bu iftiralar hiçbir zaman tutmamış, aksine bu iftiraları yapanlar yaptıklarının altında yok olup gitmişlerdir.

Prof. Dr. Haydar Baş her zaman bölücü ve yıkıcı unsurları, sahip olduğu düşünceleri ile çürütmüş ve onları bertaraf etmiştir. O'nun bu karşı konulmaz görüşleri karşısında fikir planında kaçacak delik arayanlar, yolu iftira atmakta bulmuşlardır.

30'u aşkın kitabı, onbinlerce makalesi, bir o kadar da açıklaması olan Prof. Dr. Haydar Baş hakkında iftira ve karalama yolunu seçenler, bir tek sözüne, bir tek cümlesine, bir tek hareketine, bir satır eleştiri yazabilmişler midir? Elbette hayır? Bunu yapamayacaklarını bilenler işte bu çirkef yolu kendilerine seçmişlerdir. Ama ne O'nu yolundan bir zerre alıkoyabilirler, ne de kendilerini temize çıkartabilirler.

Son zamanlarda belli medya çevrelerinde Prof. Dr. Haydar Baş hakkında yine iftira ve karalama kampanyaları başlatıldı. Prof. Dr. Haydar Baş'ın görüş ve fikirlerinin milletimiz tarafından kabul görüyor olması ve ülkemiz üzerinde oynanan oyunları Sayın Baş'ın deşifre etmesi ve engellemesinin ülkemiz üzerinde emelleri olanlarda hazımsızlık yaratması elbette kaçınılmaz bir süreçtir.

(Resimaltı)

Atılan iftiralarda Prof. Dr. Baş için 28 Şubat sürecinde kendisine dokunulmadı deniyor. Oysa bu ve diğer belgeler 28 Şubat sürecinin gerçek mağdurunun Prof. Dr. Baş olduğunu gösteriyor.

Bu yazı "asıl gerçeği" delillerle, şahitlerle ve mahkeme kararlarıyla ortaya koymak üzere kaleme alınmıştır.

Şimdi bu iftiralara tek tek cevap vermek gerekirse...

1-) İddia edilen; 28 Şubat sürecinde Prof. Dr. Haydar Baş'ın üzerine gidilmediğidir.

En baştan şunu söylemek gerekiyor. 28 Şubat sürecinde Prof. Dr. Haydar Baş'a ait 10 okul nahak yere kapatılmış, kendisine ait fabrikalara akla hayale gelmedik cezalar kesilmiş, o günkü rakam ile 50 trilyonluk bir zarara uğratılmıştır. 28 Şubat sürecinin Başbakanı Bülent Ecevit ve yine dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan'ın imzasını taşıyan talimatlarla, kendisi ve kurumlarının hakkında birçok soruşturma açılmıştır. Bu şekilde üstüne gidilen Haydar Baş ve beraberindeki kişilere ait kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütlerinde olağanüstü bir mağduriyet oluşmuştur. Burada yayınlanan belgelerde de görüleceği üzere, konunun hiç de iftira ettikleri gibi olmadığı, hatta adı geçen süreçte üzerine en çok gidilenin Prof. Dr. Haydar Baş olduğu da gözler önüne serilecektir.

Bütün bu mağduriyetine rağmen, Sayın Baş bunu bir medya malzemesi yapmaktan ısrarla kaçınmış, 28 Şubat sürecinde ortaya çıkan bütün haksızlığa rağmen susmayı tercih etmiştir. Yani Ulusal Beka'yı, her zaman olduğu gibi, kendi çıkarlarının üstünde tutma şuuruyla hareket etmiştir.

O günlerde kendisine "Bu vakıayı halk ile neden paylaşmıyorsunuz (?)" diye sorduğumda verdiği yanıt, aynı zamanda 28 Şubat sürecinin şifresini çözmemde bir karşılık olmuştur. Kendi ağzından; "Burada dış güçlerin asıl yapmak istediği, milli birlik ve beraberliğin ortadan kaldırılmasıdır. Millet ile devleti, asker ile sivili karşı karşıya getirmeyi planladılar ve uygulamaya koydular. Burada maksat milletin bölünmesi, devletin lağvedilmesi, vatanın parçalanmasıdır. Oynanan asıl oyun budur. Bu sebeple biz bütün bu zararları sinemizde alıkoymak zorundayız.. Millet ile devletin bir ve beraber olmasına hizmet etmemiz lazımdır. Bu dönemde faziletli olan konuşmak değil, aksine konuşmamaktır...".

Böylelikle Prof. Haydar Baş, kendisine karşı uygulamaya konulan nahak uygulamalara, oluşan bütün mağduriyete rağmen, milletinin menfaatlerini öne alan bir yaklaşım ortaya koymuştur. Hakkını hukukun içerisinde sonuna kadar koruyan Prof. Dr. Haydar Baş Bey bunu da bir medya malzemesi yapmamıştır.

Burada yukarıda söylediğim gibi dönemin Başbakanı ve İçişleri Bakanı tarafından devreye konan soruşturma evrağını ve kapatılan okullarla ilgili soruşturma belgesini görebilirsiniz.

DÖNEMİN BAŞBAKANI ECEVİT VE İÇİŞLERİ BAKANI SAADETTİN TANTAN İMZALI GENELGE VE BU GENELGEYE İSTİNADEN YURT ÇAPINDA BAŞLATILAN OKULLARLA İLGİLİ SORUŞTURMA BELGELERİ

2-Bir diğer iftira ise Prof. Dr. Haydar Baş'ın, Tayyip Erdoğan hakkında sözde beddua etmesi ve etrafına ettirmesidir. Evet, şaşırtıcıdır ama iftira bu? İnsana "pes" dedirtecek cinsten bu şarlatanlığı, ağızlarına dolamaları ve bundan bir netice almak istemeleri, düştükleri acziyetin kendince diğer bir ispatıdır. Aslında kendileri de çok iyi bilmektedir ki, Prof. Dr. Haydar Baş, hayatı boyunca sadece yanlışa düşenlere değil, kendisine iftira atanlara dahi, her zaman ayıkmaları için dua etmiş ve ettirmiş birisidir. Bunun en güzel örneklerinden biri de 6 Şubat 1998 tarihinde Fetullah Gülen'e gönderdiği mektuptur.

Geçmişte bir keresinde bunu kendisinse sorduğumda "Bizim vazifemiz insanların helakını istemek değil, aksine onların irşadı ve ikazına vesile olup yanlıştan kurtulmalarını sağlamaktır" demişti.

Dilerseniz kendisine karşı yapılan bu çirkin iftiraları, ne kadar engin bir gönül ile karşıladığını, yine kendisinin anlattığı bir kıssa ile açıklayayım. "Zamanında Hz. Musa kendisi hakkında yapılan dedikodulardan, iftiralardan bunalır. Ve Tur dağında Cenab-ı Hakk'a iltica eder ve 'Ya Rabbi bu insanların kalbine ilham et de ayıksınlar, benim hakkımda iftira etmesinler' der. Cenab-ı Hak ise Hz. Musa'ya cevaben 'Ya Musa, onlar sadece sana değil, Bana da iftira atıyorlar. Bana iftira atanlar sana hiç hatır ederler mi?"

Evet, artık ne demeli? "İt ürür, kervan yürür" deyip ve bir başka iftiraya geçelim.

3-Hakkındaki mahkumiyet ve ceza kararları kesinleşmiş Hasan Songür adındaki şantajcının, mahkumiyet ve tazminat ödemesine neden olan tehdit, şantaj ve iftira kumpanyasından alıntılarla arz-ı endam ederek, "çamur at izi kalsın" anlayışıyla, ortaya atılan bu iftira yeni değil?

Hasan Songür ve arkadaşlarının mahkemelerden aldıkları cezalar, zaten bu iftiralara verilen en güzel karşılık olmuştu. Sadece Hasan Songür ve arkadaşları değil aynı zamanda bu iftiralara sayfalarını açan, başta Milliyet gazetesi olmak üzere sorumluların tamamı hukuk önünde hak ettikleri cezalara çarptırıldılar. Burada yer alan belgelerde, bu konuya ait ispatlar ortaya konuyor.

Diğer taraftan da şunu söylemek gerekiyor. Hasan Songür gibi şantajcılığı mahkeme kararıyla tescilli, birçok hukuki ve cezai mahkumiyetlere uğramış üzerinden Prof. Haydar Baş'ın aile hayatına dil uzatılması, gerçekten tarihte eşine az rastlanır bir cinaye. Bir de bu işe cüret edenlerin aslında Hasan Songür seviyesinde olduğunun bir ispatı?

Prof. Dr. Haydar Baş toplumun gözü önünde olan bir insandır. Herkes bilir. Atalarından gelen ve kendisinin "özellikle dedemin huyuydu" dediği misafirperverliğiyle evinin kapısı herkese açıktır. Evinde olduğu her gün, ülkemizin çeşitli bölgelerinden gelen yüzlerce insanı ağırlar. Her haliyle, her an, halk ile iç içedir. Ve toplumun namusunu kendi namusu olarak gören böyle bir insana, böyle bir iftira atmak, herhalde bu müfterilere "Bunlar Müslüman Türk evladıdır" demek kadar büyük bir cinayettir.

4-Bir başka iftira Prof. Dr. Haydar Baş'ın "Zekeriya Beyaz, Mehmet Nuri Yılmaz ve derin devlet ile" ilişki içerisinde olduğudur.

Prof. Haydar Baş, dini ehlibeyt anlayışı ile ele alıp yaşayan bir insandır. Adı geçen bu iki beyefendi ise, olaylara yüz seksen derece farklı bir pencereden yaklaşan kişilerdir. Bu iki farklı yaklaşımın doğal bir sonucu olarak, Prof. Dr. Haydar Baş, bu kişiler ile hiçbir ortamda bir araya gelmemiştir. Gelmesi de mümkün değildir. Durum bu kadar açık ve nettir. Sade bir vatandaşın bile, bir çırpıda anlayacağı şekilde ortada olmasına rağmen, böyle bir yola başvurulması, olsa olsa mübalağalı bir iftiradır.

Burada asıl dikkati çeken bir başka nokta da, şu anda misyonerlik faaliyetlerinin üzerine giden Zekeriya Beyaz'dan, Fethullah Gülen cemaatinin rahatsızlık duymasıdır. Sonuçta anlaşılan net bir şey var. Bugün Türkiye'de kim misyonerlerin üzerine gitse, buna tek tepki, Fethullah Gülen grubundan geliyor

Diğer taraftan seçim döneminde derin devletin oy kullandığı sandıklardan Prof. Dr. Haydar Baş'a çıkan oy oranı bellidir. Aynı şekilde AKP'ye çıkan oy da bellidir. AKP'ye % 60 oy çıkarken BTP'ye bir tek oy dahi çıkmamıştır. Prof. Dr. Haydar Baş'ın, ne derin ne de sığ kesimlerle, ne bir teması ve ne de buna ihtiyacı vardır. O gücünü, damarlarında taşıdığı bu milletin bağımsızlık ruhundan ve kalbindeki imanından almaktadır. Bunu O'nunla aynı duyguları paylaşan halkımız çok iyi bilir. Oysa bu müfterilerin bunu anlamaları hiç mümkün değildir. Bunu anlamak için öncelikle, insanın bu millete ve değerlerine ait olması gerekir.

5- Bir diğer iftira ise derin devletin Prof. Haydar Baş'a AKP, SP, Fethullah Gülen'i hedef olarak göstermesidir. Prof. Haydar Baş BTP'nin genel başkanıdır. Bir siyasi partinin genel başkanı olması sebebi ile başta iktidar partisi olmak üzere bütün diğer siyasi partilerin yaptığı yanlışları dile getirmesi ve çözüm yollarını da ortaya koyması, taşıdığı siyasi parti başkanı kimliğinin ona yüklediği bir mükellefiyettir. Ayrıca Prof. Dr. Haydar Baş, ekonomi sahasında bütün dünyanın elini öptüğü ünlü bir ekonomisttir. Kapitalist anlayışı tarihin çöplüğüne gönderen milli ekonomi modelinin de sahibidir. Kendisi ekonomi alanında, bütün dünyanın kabul ettiği mümtaz bir şahsiyettir. Ve bu kimliğiyle birçok ülkede kürsüsü bulunmaktadır. Sadece bu hükümeti değil geçmişte Alman, Japon, vb ülkelerindeki yanlış ekonomi uygulamalarını tespit ederek, hem ikaz etmiş hem de çözüm yollarını ortaya koymuştur. Bir önceki Ecevit hükümetinde de daha devalüasyon olmadan iki yıl önce bunun olacağını ifade ederek hükümeti ikaz etmiş ve çıkış yollarını da ortaya koymuştu. Dolayısıyla Prof. Dr. Haydar Baş beyin gördüğü yanlışları ve bunların çözüm yollarını ifade ediyor olmasından daha doğal ne olabilir.

Fethullah Gülen meselesine gelince; Prof. Haydar Baş daha Fethullah Gülen Vatikan'a Papa ile görüşmeye gitmeden kendisine aşağıda tam metnini sunduğum mektubu 6 Şubat 1998 tarihinde göndererek, olabilecek en nezih bir üslup içerisinde kendisini ikaz etmiş, olası bir yanlışın daha o günlerden önünü rıfk ile kesmeye çalışmıştır. Hatırlanırsa Fethullah Gülen 9 Şubat 1998 tarihinde Papa ile görüştüğü gün Vatikan'da, ATV'den Ali Kırca'nın sorularını cevaplarken, nezaket abidesi olan mektuptan bahisle hem mektubun sahibi Prof. Haydar Baş'ı hem de mektubu hakaret dolu sözlerle eleştirerek, "Dar görüşlü bir grup benim Vatikan'a gitmemi bir mektupla engellemek istedi ama ben onları dinlemedim" demiştir. Bunun üzerine kamuoyunun dikkatini çeken mektup, 12 Şubat 1998 tarihinde Yeni Mesaj gazetesinde de yayınlanmıştır. Aşağıdaki bu mektubu okuduğunuzda Prof. Haydar Baş'ın hem o günlerden bu günleri anlatan mükemmel firasetini, hem de nezaketini göreceksiniz.

PROF. DR. HAYDAR BAŞ'IN FETHULLAH GÜLEN'E YAZDI?I TARİHİ MEKTUP

"Muhterem Kardeşim Fethullah Efendi,

Allah'a hamd, Resûlüne salât-ü selamdan sonra mektubuma başlarken zat-i âlinize ve camianıza selam ve muhabbetlerimi sunarım. Malumunuzdur ki, Mü'minlerin birbirlerini sevmeleri, sırat-ı mustakîm üzere bulunmaları, varsa noksanlarını telafi edip birbirlerine yardımcı olmaları, hakkı tavsiye etmeleri ve gerektiğinde emri bi'l ma'rûf - nehyi ani'l münker yapmaları Hak'ın emri gereğidir ve bir vecibedir. "Müminler ancak kardeştir" ve kardeşler, birbirine yıkayan iki el gibidirler. Kardeşin kardeş üzerinde hem hakkı hem de sorumluluğu vardır. Eğer bir Mümin kaderin sevkiyle bir camianın sorumluluğunu taşıyorsa bu sorumluluk, bu vebal daha da artmakta ve önem kazanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) "Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mesûlsünüz" buyurmaktadır. Bu sebepledir ki,birbirimizi lüzum görülen hususlarda aydınlatmak, istişare etmek, varsa bir yanlıştan sakındırmak, üzerimize bir borç olduğu gibi, kardeşlik hukukunun da bir gereğidir.

Öte yandan zat-i âliniz ve arkadaşlarınızın ülkemizde ve dünyada yaptığı hayırlı hizmetleri takdirle karşılıyor ve hayırla anıyoruz. Bu cümleden olarak bu mektubu, hem bir istişare maksadıyla hem de bir mükellefiyetin gereğini yerine getirmek üzere yazıyorum.

Zat-i âliniz ve hizmet camianızla ilgili olarak kamuoyunda tartışılan,medya yoluyla aleniyet kazanan ve aşağıda bir kısmına temas edeceğim hususlarda,inancımız, yolumuz İslam adına ciddi endişelerim hasıl olmuştur. Belki de meseleler, intikal ettiği gibi değildir, - ki öyle olmasını çok temenni ederim - fakat değil mi ki hadiseler bir noktaya gelmiştir ve tartışılmaktadır; o halde ciddiyet kazanmıştır. Eğer meseleler saptırılıp, kamuoyuna yanlış izlenim veriliyorsa, basın yoluyla tekzibinin çok isabetli olacağı kanaatindeyim.

Yaşadığımız devrin şartlarının zorluğunu ve vahametini kabul etmekle beraber, Müminlerin (hele de hizmette öncü olup bir camiayı temsil ediyorlarsa) usûl ve metot açısından basiret ve ferasetle yürümeleri,ancak Hak'ın hududunu da korumaları bir zorunluluktur. Mevzuat ve hukuka ters düşmeden, Devlet ve Millet bütünlüğünü koruyarak -zira bu Devlet, bu Millet bizimdir- müsamaha hudutlarını sonuna kadar zorlamalı, fakat asla tavize yaklaşılmamalıdır. Buna hakkımız olmadığı gibi, Hakk'a ancak hak ölçülerin korunması suretiyle hizmet edilebileceği, diğer gayretlerin ise hizmet değil, bir vebal olacağı bilinmelidir. Bu ölçüler içerisinde, zat-iâlinizi incitmeden maksadımı anlatabilmek ümidiyle, bizi endişeye sevk eden hususlara ana hatlarıyla temas edeceğim

1- Bir müddet evvel basına yansıyan bir beyanatınızda başörtüsüne "teferruat" demişsiniz. Bu söz,İslam'ı tahrif etmeyi meslek edinenler tarafından ele alınarak neredeyse tesettürün lüzumsuzluğuna hükmedildi. Belki maksadınız bu değildi, fakat olaylar sonuçlarıyla ölçüdür.

Çok iyi bilirsiniz ki tesettür, başörtüsü bir vecibedir, farzdır.Ayetlerle sabittir. Ayette başörtüsü, "Hamr" kelimesiyle anlatılır. Bir manası başı,diğer bir manası da göğsü örtmek hakkındadır. Malumunuzdur ki, lafızların kelime manası esas alındığında mesele sapar ve saptırılır. Zira bu kelimenin elliye yakın manası vardır. Bir manası da içkidir. Sadece kelime manasından yola çıkarak kalkıp da ayette geçen 'Hamr' kelimesini içki anlamıyla kabul edersek "içkiyi örtmek" gibi bir şey ortaya çıkar ki, bu mantıksızlıktır.O halde mefhumları, lafızların kelime manasıyla uğraşıp saptırmadan,istılahî mana üzerinde durmak, ayetlerin nüzûl sebeplerine inmek ve tarihî tatbikatı da dikkate almak esas olmalıdır. Nitekim tesettür ayeti indikten sonra, Müminlerin Annesi Hazreti Zeynep validemiz, hiç dışarı çıkmamıştır.

Yine biliriz ki, bir farzı basite almak, helâlı haram, haramı helâl kabul etmek, itikadî açıdan pek vahim sonuçlar doğurur. Neden Allah'ın emirlerini tartışma konusu yapmaya sebep oluyoruz? Bu bir mecburiyet midir?Mecburiyet ise nereden kaynaklanmaktadır?

2- Yine günümüzde Kur'an-ı Kerim'i tahrif planları yapan çevreler ve bunların avukatlığına soyunan İslam muhalifleri var. 'Yeniden yapılanma 'adı altında İslam'ı, reformcu bir mantıkla tahrife kalkışmaktadırlar. Sanki Resûlüllah (s.a.v), Kuran-ı Kerim'i anlayamamış da, 14 asır sonra bu hilkat garibeleri anlamış... Bunlara göre "Hadis-i şerifler uydurmadır. İcma, kıyas, mezhep ve meşrep gibi kavramlar yoktur. Müctehid imamlar komisyoncu,Müslümanlar yobaz; İslam 1400 yıldan beri hiç anlaşılmamış..." Bunlara göre,'Mezhepler haktır' demek küfür; ama lafzı da mu'cize olan Kur'an-ı Kerim'i Türkçeleştirmek uğruna, mezhep imamlarının fetvaları pek muteberdir ve asıldır.Bu kadar vahim dalâlet, sapıklık ve tezat içinde yüzenlere binbir zahmetlerle kurduğunuz TV kanalınızda zehirli fikirlerini yayma fırsatı veriyorsunuz. Bundan daha da vahimi, sözünü ettiğimiz şahıs ve şahıslara plaket vermek suretiyle ödüllendiriyorsunuz; bunun adı tolerans, müsamaha oluyor. Böylece hem bu gibiler özendiriliyor, hem de büyük kitleler bu yapılanların meşru olduğu zannına kapılıyor. Buna razı olacağınıza asla inanmıyorum.

3- Basında ve kamuoyunda müşahede ettiğimiz daha büyük bir yanlış ise, Hıristiyan din öncüleriyle yakınlıklar kurulması, karşılıklı dostluk mesajları gönderilmesi ve bu yolda birlik-beraberlik, işbirliği, iyi niyet havasının verilmek istenmesidir.Hatta son günlerde çıkan bir haberden takip ettiğimize göre bir iftar sofrasında bir Hıristiyan temsilciye dua ettiriliyor. Temsilci duasında teknik bir şekilde Allah Resûlü'nü tanımadığını ifade ediyor. "Ortak yanımız Allah-u Ekber dir. Allah-u Ekber diyelim" diyor. Şimdi soruyorum; "Muhammed'ür rasûlullah" demeden, gerçek manada Allah-u Ekber demek nasıl mümkün olur? Belli ki bu demagojidir. Bu şahıs, muharref İncil'e dayalı teslis inancını taşıyan ve Kur'an-ı Kerim'de şirk olduğu ifade edilen Hıristiyanlığı cazip ve meşru göstermek maksadındadır. Güya iki din arasında ortak bir taraf bulunuyor ve bu basın yoluyla kamuoyuna arz ediliyor. Halbuki küfür olan Hıristiyanlık ile yegâne hakkın kendisi olan İslam'ın hiçbir ortak yanı yoktur. Küfür ile hak, karanlık ile aydınlık nasıl ortak cihet taşıyabilir.? Kaldı ki küfürde olanların duası makbul olmadığı gibi, böyle bir duayı meşru ve faziletli saymak da itikadî açıdan tehlikelidir. Bilindiği gibi itikadî konular son derece büyük bir önemi haizdir. Küçük bir açı farkı, vahim neticeler doğurabilir.Sizden sadır olan küçük bir açı farkı, topluma genişleyerek yansır.Hıristiyanlarla tesis edilmiş gibi görünen samimiyet bağı, muhabbet havası ola ki, gençliğe "Hıristiyan da olunabilir" kanaatini verirse, bu hatanın tamiri mümkün olamaz. Kimse de bu vebali kaldıramaz. Bütün bunlar sizin malumunuzdur.Çok iyi biliniz ki, kelime-i tevhid'e ancak nübüvvetle tamamlanır. Allah Resûlünü inkar edenler, "Allah-u Ekber"kelimesinde nasıl samimi olabilirler?Biz Hıristiyan veya diğer din mensuplarıyla görüşülmesin, irtibat kurulmasın demiyoruz. Ancak onlarla olan ilgi ve irtibat, Hakk'ı ketmetmemek ve açıkça söylemek şartıyla meşrudur. Yani tebliğ esastır. Nitekim Allah Resûlü'nün o devrin Hıristiyanlarıyla olan görüşme ve münasebetleri, tam bir tebliğ örneği ve hakkın beyanı şeklinde cereyan etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de Âl-i İmran suresinin ilk seksen ayetini ve Meryem suresini ibretle inceleyiniz! İstirham ederim. Bakınız ilgili ayetler; Âl-i İmran (1-8, 18-32, 35-37, 42-51, 53-61, 62-64, 79-80, 85-86) ve Meryem (21-25).Bakınız, şu ayet Hıristiyanlar hakkında inmiştir; "De ki: Allah'a ve Rasûlüne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki, Allah kafirleri sevmez." (Âl-i İmran -32). "Andolsun 'Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler kafir olmuşlardır." (Maide-73) "Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler." (Al-i İmran -28) Kaldı ki haham ve papazlarla işbirliği ihtiyacı nereden çıkmaktadır? Kimin için, neye ve kime karşı bir ve beraber olunacaktır.? Ancak ilhad fikri ve ateizm öldüğüne göre bu taviz, bu tahribat, bu zillet nedendir?Bu tutum insanlara Hıristiyanlığı normal ve meşru kabul etme hissiyatını verir ki, gençliğimiz, teknolojik üstünlüğü elinde tutan Hıristiyan dünyasına, Hıristiyanlık dinine meylederlerse bu vebali kim taşıyabilir?Nitekim bütün şehirlerimizde ve özellikle İstanbul, İzmir, Ankara,Eskişehir ve Adana gibi vilayetlerde gençlere İncil okutma faaliyetine başlanmıştır.Ve bilmekteyiz ki, asırlardır süren Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik faaliyetleri, özellikle günümüzde daha da organizeli ve sinsi bir şekilde hız kazanmıştır. Hâlâ tarihî haçlı taassubunda İstanbul, İzmir ve hatta Anadolu kurtarılmayı bekleyen işgal edilmiş topraklar olarak algılanıyor ve öğretiliyor.

İspanya'yı düşünün ki, 800 yıl yaşayan bir İslam medeniyetinden bugün bir iz bile bulamazsınız. Ehl-i küfrün hesabının ileriye dönük ve intikam dolu olduğunu asla unutmamalıyız. Sekiz asır Endülüs Müslümanlarının yaşadığı İspanya'da bir tek Müslüman bırakılmamış, hepsi katledilmiştir. Halbuki İstanbul'un fethinin üstünden 545 yıl geçmiştir. Sırplar, Bosna'da katliam yaparken 'Hedefimiz İstanbul- Anadolu, hatta Horasan' diyorlardı; unutmayalım. Haçlı taassubunun doğurduğu kin, tarih boyunca hızından hiçbir şey kaybetmeden yaşatılmaktadır.Son günlerde manevi ve dini değerler üzerinde çıkarılan tartışmalar sebepsiz değildir. Bu, uluslararası organizeli bir güç tarafından planlanmakta, bu hususta yerli uşaklar kullanılmaktadır. İyi bilelim ki hedef, sadece dinimiz değil, devletimiz ve hatta vatanımızdır Bir baskı ve yılgınlık hali sergilenmesi de anlamlı değildir. Zira zat-i âliniz hukuk dışı bir iş yapmıyorsunuz ki, korkup endişe edeceksiniz.Yaptığınız millete ve vatana hizmettir.Kaldı ki siz, ne bir siyasi lidersiniz, ne de İslam namına seçilmiş bir temsilcisiniz. Her iki halde de böyle badirelere düşmenin anlamı yoktur.Nitekim biz, devlet ve millet kucaklaşmasıyla milli bütünlüğü temine çalışıyor, mevzuat ve hukukun üstünlüğünü hayata geçirmeye gayret ediyoruz.Biz, bu tartışma, istişare veya uyarıyı nefsanî bir hesapla ve de kötü örnek teşkil edecek şekilde kamuoyu önünde yapmıyoruz. 'Kol kırılır yeniçinde...kalır' denildiği gibi, bu bizim kardeşlik ve inanç beraberliğinden kaynaklanan görevimizdir.

Samimiyet, ihlas ve vefanıza inandığım kardeşim olarak, bu açık ve samimi düşünce ve uyarılarımı, edille-i şer'iyye ölçüleri ve hassas inancınız ve vicdanınızla kâmil anlamıyla değerlendirip, bir nefs muhasebesi yapacağınıza inanıyor, bu vesileyle tekrar kalbî muhabbetlerimi arz ediyorum. Allah'dan Sırat-ı Mustakim üzere daim bulunmanızı niyaz ediyorum".

Prof. Dr. Haydar Baş (6 ŞUBAT 1998)

Evet, tarihi mektup bu şekilde?

Saadet Partisi ve Sayın Erbakan konusunda ise, Prof. Dr. Haydar Baş'ın tavrının ne kadar net olduğu bilinmektedir. Saadet Partisi ve Sayın Erbakan hakkında hiçbir bir eleştiride bulunmadığı gibi çevresindeki hiç kimsenin de aksi bir tutum içerisinde olmasına müsaade etmemiştir. Hatta AKP iktidarı döneminde Sayın Erbakan aleyhinde çıkartılan mahkumiyet kararlarının yanlı ve yanlış olduğunu, bu ülkede başbakanlık yapan bir kimse hakkında, AKP iktidarının takındığı tutumun yanlışlığını medya önünde defaatle ifade eden tek kişidir.

6)Son bir iftira da şu: Halkın arasında dolaşan, Fethullah Gülen ve Grubu'nun gerçek kimliklerini ortaya koyan Vcd'lerin derin devlet tarafından gizli bilgiler içerecek şekilde Prof. Haydar Baş'a hazırlatıldığıdır.

Öncelikle halkın arasında dolaşan bu Vcd'ler herkese ulaştığı gibi bize de ulaşmıştır. 3 adet Vcd'den oluşan bu takımı başından sonuna kadar bizimde izleme imkanımız oldu. Vcd'lerin içinde yer alan bilgilerin ve görüntülerin tamamı izleyen herkesin anlayabileceği gibi öyle gizli kapaklı bilgiler değil... Aksine bizatihi Fethullah Gülen'in kendi yazılarından ve sözlerinden oluşuyor. Ya da içinde Fethullah Gülen Gurubu'nun kamuoyuna yansımış uygulamaları var. Yani bunlar iftiralarda denildiği gibi istihbarat bilgileri falan hiç değil... Vcd'leri hazırlayanlar güzel bir araştırma yapmış ve Fethullah Gülen gurubunun yaptıklarını bir bir yine onların kendi ağzından ortaya koymuş... Vcd'lerdeki haber kaynakları Fethullah Gülen grubuna ait yayın organlarında yer alan, Gülen veya yakınları imzalı ifadeler... Şimdi bunları sanki derin devletin elinde bulunan gizli belgeymiş gibi gösterip, arkasından da son derece seviyesiz ve ahlaksız iftiralarla Prof. Haydar Baş'ı karalamaya kalkanlar, geçmişte olduğu gibi bu günde hukukun önünde, hak ettikleri cezayı elbette alacaklar...

Prof. Haydar Baş her zaman bölücü ve yıkıcı unsurları, sahip olduğu düşünceleri ile çürütmüş ve onları bertaraf etmiştir. O'nun bu karşı konulmaz görüşleri karşısında fikir planında kaçacak delik arayanlar, yolu iftira atmakta bulmuşlardır. Allah için söyler misiniz, 30'u aşkın kitabı onbinlerce makalesi, bir o kadar açıklaması olan Prof. Haydar Baş hakkında iftira ve karalama yolunu seçenler, bir tek sözüne, bir tek cümlesine, bir tek hareketine, bir satır eleştiri yazabilmişler midir? Elbette hayır. Bunu yapamayacaklarını bilenler işte bu çirkef yolu kendilerine seçmişlerdir. Ama ne O'nu yolundan bir zerre alıkoyabilirler, ne de kendilerini temize çıkartabilirler.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın hayatını yakînen bilen birisi olarak şunu hemen söyleyebilirim ki hayatında hiçbir hukuki davayı kaybetmemiştir. Çünkü o millet ve devlet davasında haklıdır ve millet adına hakkını hukukun içerisinde sonuna kadarda korumasını başarmıştır. Bugün iftira atanlar ne ilktir, ne de son olacaktır. Ancak bugünkülerinde gelecektekilerin de akıbeti geçmiştekiler ile aynı olacak Türk adaleti önünde hepsi hüsran olacaktır. Bu ülkenin sahipsiz olduğunu parça, parça edilip lokma lokma yutulacağını sananlar

Prof. Dr. Haydar Baş'ı hiç tanımıyorlar.

Madencilere bu yapılanlar reva mı?

Ankara'da hak arayan madenciler biber gazıyla, gözaltıyla bastırılmaya çalışılıyor. Açlık grevlerinin 8. gününde 'Son kuruşumuza kadar hakkımızı almadan gitmiyoruz' diye haykıran işçiler, “Ekmek isteyene biber gazı!” sloganlarıyla tepkilerini gösterdi 

27.04.2026 15:49:00
Haber Merkezi
Madencilere bu yapılanlar reva mı?
Madencilere bu yapılanlar reva mı?
Aylardır ödenmeyen maaşları, tazminatları ve özlük hakları için Eskişehir'den 190 kilometrelik yolu yürüyerek başkente gelen Doruk Madencilik işçileri, Kurtuluş Parkı'nda 16. gününde de direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor. Açlık grevlerinin 8. gününde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'na yürümek isteyen madenciler, polis barikatıyla karşılaştı. Barikatı aşmaya çalışan işçilere biber gazlı müdahale yapıldı, müdahale sırasında birden fazla madenci fenalaştı, 3'ü hastaneye kaldırıldı.

Gözaltılar var

Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu gözaltına alındı. Daha önce de benzer gözaltı operasyonlarıyla karşı karşıya kalan işçiler, "Ya hakkımızı verin ya bizi öldürün! Biz vatan haini değiliz, biz emekçiyiz, biz madenciyiz" diyerek seslerini yükseltti. Abluka altında kalan madenciler, baretlerini yere vurarak, "Ekmek isteyene biber gazı!" sloganlarıyla tepkilerini gösterdi. Bazı işçiler üstlerini çıkararak "açız, çıplağız, hakkımızı istiyoruz" diye haykırdı.

Eylemin başından beri büyük fedakârlık gösteren 110'a yakın Doruk Madencilik işçisi, Yıldızlar SSS Holding'e bağlı madende aylardır maaş alamadıklarını, ücretsiz izne çıkarıldıklarını ve tazminatlarının gasp edildiğini anlatıyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın bugün 36 milyon TL'lik kısmi ödeme yaptığı açıklansa da işçiler, "Bu bizim toplam alacağımızın çok küçük bir kısmı. Son kuruşumuza kadar almadan buradan gitmiyoruz" diyor. "Ankara bize mezar olsa da alacaklarımızı almadan ayrılmayacağız" vurgusuyla kararlılıklarını ortaya koyuyorlar.

TİP Genel Başkanı polisin müdahalesine tepki gösterdi

Muhalefet partilerinden CHP ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş başta olmak üzere milletvekilleri, sendikalar ve Zonguldak'tan gelen dayanışma grupları madencilerin yanında yer aldı. Erkan Baş, polisin hedef alarak gaz sıktığı sırada elindeki kaskı fırlatarak tepkisini gösterdi. Emek ve özgürlük mücadelesi veren tüm kesimler, "Madenciler yalnız değildir" mesajı verdi.

Bu direniş, sadece bir maaş ve tazminat mücadelesi değil; alın terinin, emeğin ve insanca yaşamanın mücadelesidir. Yıllarca yerin yüzlerce metre altında canları pahasına çalışan madencilerimize biber gazı sıkmak, gözaltı uygulamak, barikat kurmak kabul edilemez. Haklarını arayan emekçilerin sesini bastırmaya çalışanlar değil, onların yanında duranlar tarihe geçecek.

15 Temmuz darbe girişimi genç gazetecilerin manşetleriyle hatırlanacak

Basın İlan Kurumu, iletişim fakültesi öğrencilerinin kriz dönemlerinde doğru, hızlı ve sorumlu habercilik refleksi kazanmalarına katkı sağlamak amacıyla "15 Temmuz Manşetleri Gazetecilik Atölyesi" programını hayata geçiriyor. Programın ilk etkinliği 29 Nisan'da Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde gerçekleştirilecek

27.04.2026 14:30:00 / Güncelleme: 27.04.2026 14:32:07
Haber Merkezi
15 Temmuz darbe girişimi genç gazetecilerin manşetleriyle hatırlanacak
15 Temmuz darbe girişimi genç gazetecilerin manşetleriyle hatırlanacak
Basın İlan Kurumu tarafından 15 Temmuz Darbe Girişiminin 10. yıl dönümünde "Hafızayı Koru, Hakikati Yaz" temasıyla Türkiye genelinde 7 bölgeyi temsilen 7 üniversiteyle iş birliği içerisinde yürütülecek olan "15 Temmuz Manşetleri Gazetecilik Atölyesi", genç iletişimcilerin mesleki reflekslerini tarihsel bir olay üzerinden yeniden değerlendirmelerine imkân tanıyacak.

Teori ve uygulamayı bir araya getiren gazetecilik atölyesi, iki bölümden oluşacak. Atölyenin ilk bölümünde medya etiği ve sorumlu yayıncılık, dezenformasyonla mücadele, kriz ve olağanüstü durumlarda hızlı ve doğru haber üretimi ile haber ve kaynak doğrulama başlıklarında akademisyenler ve deneyimli gazeteciler tarafından teorik eğitimler verilecek.

İkinci bölümde ise öğrenciler gerçek bir haber üretim sürecini deneyimleyerek haber yazımı, görsel kullanımı, manşet oluşturma ve gazete birinci sayfasının tasarlanması aşamalarından meydana gelen uygulamalı çalışmayı gerçekleştirecek. Her biri 5 kişiden oluşan gruplar halinde çalışacak katılımcılar; deneyimli gazeteciler ve dizgi ekiplerinin rehberliğinde "O gece sen olsan nasıl manşet atardın?" refleksiyle 15 Temmuz darbe girişimini anlatan gazete birinci sayfasını baskıya hazır hale getirecek.

Basın İlan Kurumu'nun çalışması, özellikle kriz ve olağanüstü dönemlerde medyanın üstlendiği kritik rolü genç kuşaklara aktarmayı amaçlarken; aynı zamanda doğru bilgi, etik yayıncılık ve sorumlu haberciliğin önemine dikkat çekiyor. Bunun yanı sıra genç gazeteci adaylarının demokrasi, millî birlik ve toplumsal sorumluluk temelli bir gazetecilik bilinci geliştirmesini hedefliyor.

"15 Temmuz Manşetleri Gazetecilik Atölyesi"nin ilk programı 29 Nisan 2026 Çarşamba günü Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Konferans Salonunda gerçekleştirilecek. Atölye çalışması; Ankara Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi İletişim Fakültelerinde düzenlenecek etkinliklerle devam edecek.

Gülistan Doku soruşturmasında sıcak gelişme: Dönemin Tunceli Emniyet Müdürü ifadeye çağrıldı

Tunceli'de 5 Ocak 2020'den itibaren kendisinden haber alınamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında, dönemin Tunceli İl Emniyet Müdürü Yılmaz Delen'in Erzurum'da ifadesi alınıyor.

27.04.2026 14:08:00 / Güncelleme: 27.04.2026 14:21:20
Haber Merkezi
Gülistan Doku soruşturmasında sıcak gelişme: Dönemin Tunceli Emniyet Müdürü ifadeye çağrıldı
Gülistan Doku soruşturmasında sıcak gelişme: Dönemin Tunceli Emniyet Müdürü ifadeye çağrıldı
Tunceli Emniyet Müdürü Yılmaz Delen, tanık olarak ifadeye çağrıldı
Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığınca eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel hakkında yürütülen soruşturma çerçevesinde dönemin Tunceli Emniyet Müdürü Yılmaz Delen, tanık olarak ifadeye çağrıldı.
Yalova İl Emniyet Müdürü olan Delen, talimat üzerine Erzurum'a geldi. Delen'in Erzurum Adliyesi'nde ifade işlemleri başladı.
Tunceli'de 2019-2021 yılları arasında İl Emniyet Müdürlüğü görevini yürüten Yılmaz Delen, 23 Ocak 2026'da Yalova İl Emniyet Müdürlüğüne atanmıştı.

12 zanlı tutuklanmıştı
Tunceli'de okuyan üniversite öğrencisi kızları Gülistan Doku'dan (21) 5 Ocak 2020'den itibaren haber alamayan ailesi, memleketleri Diyarbakır'dan Tunceli'ye gelerek 6 Ocak 2020'de emniyete kayıp başvurusunda bulunmuş, başlatılan arama çalışmalarından sonuç elde edilememişti.
Ulaşılan yeni bilgiler doğrultusunda Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca "kasten öldürme", "cinsel saldırı", "suç delillerinin gizlenmesi-yok edilmesi", "bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmek suretiyle verileri yok etme-bozma", "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma", "suçu bildirmeme" ve "suçluyu kayırma" suçlarından yürütülen soruşturma kapsamında 15 şüpheli gözaltına alınmıştı.
Şüphelilerden dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, Tuncay Sonel'in oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku'nun SIM kartındaki verileri sildiği iddia edilen eski polis Gökhan Ertok, hastane kayıtlarını sildiği iddia edilen dönemin Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir, eski Tunceli İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Celal Altaş, Nurşen Arıkan, Ferhat Hanedan Güven, Doku'nun erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, annesi Cemile Yücer ve eski polis olan üvey babası Engin Yücer ile Tuncay Sonel'in o dönem koruma polisliğini yapan Şükrü Eroğlu tutuklanmış, Uğurcan A. ile Munzur Üniversitesinin güvenlik kameralarından sorumlu Savaş G. ve Süleyman Ö. haklarında yurt dışına çıkış yasağı kararı verilerek adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı.
Soruşturma kapsamında, yurt dışında olduğu tespit edilen firari şüpheli Umut Altaş için kırmızı bülten çıkarılmış, Tunceli Devlet Hastanesi'nin bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E. de gözaltına alınmıştı.

AYM Başkanı Özkaya: "Önemli bir aktör"

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Kadir Özkaya, "Anayasa Mahkemesi, 64 yıllık birikimiyle yalnızca Türk Hukuk sisteminin değil, aynı zamanda uluslararası insan hakları hukukuyla etkileşim içinde gelişen çok katmanlı bir hak koruma mekanizmasının da önemli bir aktörü olarak faaliyetlerini başarılı bir şekilde sürdürmektedir" dedi.

27.04.2026 13:35:00 / Güncelleme: 27.04.2026 13:55:34
İhlas Haber Ajansı
AYM Başkanı Özkaya: "Önemli bir aktör"
AYM Başkanı Özkaya: "Önemli bir aktör"

Anayasa Mahkemesi'nin 64. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Yüce Divan Salonu'nda "Ne Bis İn İdem İlkesinin Farklı Yargı Alanlarındaki Etkileri" başlıklı sempozyum düzenlendi. Programda konuşan AYM Başkanı Özkaya, "Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulan ve Türk anayasal düzeninde ilk kez kurumsallaşan anayasa yargısının en somut tezahürüdür. Bu yönüyle Mahkeme, yalnızca yeni bir yargı organının ihdas edilmesini değil; aynı zamanda anayasanın üstünlüğü ilkesinin yargıce güvence altına alınmasını da ifade etmektedir. Bu da, Türk Anayasa Mahkemesinin hukuk devleti ilkesinin Türkiye'deki en güçlü güvencelerinden biri olduğunu göstermektedir. Mahkememiz görev ve sorumluluklarını bu bilinç ışığında yerine getirmektedir. Bu şekilde de devam edecektir" ifadelerini kullandı.

"AYM, çok katmanlı hak koruma mekanizmasının önemli bir aktörü"
AYM'nin kuruluşundan itibaren, norm denetimi yoluyla yasama organının işlemlerini anayasal sınırlar içinde tutan ve hukuk devletinin temel gereklerini hayata geçiren bir fonksiyon üstlendiğini belirten Özkaya, "1982 Anayasası ile birlikte yetkileri yeniden şekillenen Anayasa Mahkemesi, anayasal sistem içindeki merkezi konumunu korumuş ve geliştirmiştir. Özellikle 2010 anayasa değişikliği ile kabul edilen bireysel başvuru mekanizması ise, Anayasa Mahkemesinin tarihi gelişiminde en önemli noktalardan birini teşkil etmiştir. Bugün gelinen noktada Anayasa Mahkemesi, altmış dört yıllık birikimiyle yalnızca Türk Hukuk sisteminin değil, aynı zamanda uluslararası insan hakları hukukuyla etkileşim içinde gelişen çok katmanlı bir hak koruma mekanizmasının da önemli bir aktörü olarak faaliyetlerini başarılı bir şekilde sürdürmektedir" dedi.
Anayasa yargısını ve onun fonksiyonunu doğru anlamak için öncelikle onun dayandığı temel ilkeleri hatırlamakta fayda bulunduğundan bahseden Özkaya, anayasa yargısının, yalnızca teknik bir denetim mekanizması değil; anayasanın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını hayata geçiren kurumsal bir güvence olduğunu belirtti.
Özkaya konuşmasına şöyle devam:
"Anayasa, normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan temel hukuk normu olarak, yasama, yürütme ve yargı organları dahil olmak üzere tüm kamu gücünü bağlamaktadır. Bu yönüyle anayasa yargısı, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Zira anayasal denetimin bulunmadığı bir sistemde, anayasanın üstünlüğü ilkesinin pratik bir anlam ifade etmediğinin altını çizmek gerekir. Öte yandan anayasa yargısının günümüzde genişleyen rolü, onu yalnızca normları iptal eden bir yapının çok ötesine taşımaktadır. Anayasa yargısı demokratikleşme sürecinde aktif bir rol oynayan, hak ve özgürlüklerin korunmasının ötesine geçerek onların gelişimine katkı sunan bir mekanizma olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda anayasa yargısı, kanunların ve diğer normların anayasaya uygunluğunu denetleyerek, hukuk düzeni içinde bir uyum ve bütünlük mekanizması işlevi üstlenmektedir. Aynı zamanda anayasa yargısı, yalnızca normlar arasındaki hiyerarşik ilişkiyi korumakla kalmamakta; devlet iktidarının sınırlandırılması ve birey haklarının güvence altına alınması bakımından da temel bir fonksiyon üstlenmektedir."

"AYM, ulusal hukuk ile uluslararası insan hakları hukuku arasında köprü kuran bir içtihat merciine dönüşmüştür"
Bireysel başvuru yolunun kabulüyle birlikte AYM'nin yalnızca ihlalleri gideren değil, aynı zamanda hukuk sisteminin bütününe yön veren bir içtihat üretim merkezi haline geldiğini ifade eden Özkaya, "Yine Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru mekanizmasıyla birlikte ulusal hukuk ile uluslararası insan hakları hukuku arasında köprü kuran bir içtihat merciine dönüşmüştür. Bu tarihi gelişim, yalnızca kurumsal bir sürekliliği değil; aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin değişen toplumsal ihtiyaçlara uyum sağlama kapasitesini de ortaya koymaktadır. Nitekim Mahkememizin son yıllardaki faaliyetlerinde de açıkça görüldüğü üzere, bireysel başvuru mekanizmasının etkin şekilde işletilmesi, başvuru sayılarındaki artışa rağmen kararların makul sürede sonuçlandırılması ve ihlal kararlarının hukuk düzeni üzerindeki dönüştürücü etkisi, anayasa yargısının dinamik niteliğini somut biçimde ortaya koymaktadır" diye konuştu.
Başkan Özkaya, AYM'nin bir yandan bireysel başvurular yoluyla temel hak ve özgürlüklerin korunmasına katkı sağlarken, diğer yandan verdiği kararlarla kamu gücünün kullanımına yön veren ve benzer ihlallerin önlenmesine hizmet eden bir içtihat bütünlüğü oluşturduğundan bahsetti.

"Dijital imkânların genişletilmesi, başvurucuların mahkemeye erişimini önemli ölçüde artırmıştır"
AYM'nin, şeffaflık, erişilebilirlik ve etkinlik ilkeleri doğrultusunda sürekli bir gelişim ve dönüşüm içerisinde olduğunu vurgulayan Özkaya, "Bu kapsamda hayata geçirilen uygulamalar, anayasa yargısının yalnızca hukuki bir faaliyet alanı olmadığını, aynı zamanda toplumsal güveni güçlendiren bir kamusal hizmet niteliği taşıdığını da ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi bu bilinç altında hareket etmektedir. Özellikle bireysel başvuru süreçlerinin kolaylaştırılmasına yönelik dijital imkânların genişletilmesi, başvurucuların Mahkemeye erişimini önemli ölçüde artırmış, hak arama yollarının daha etkin ve ulaşılabilir hâle gelmesine katkı sağlamıştır. Bununla birlikte, Mahkeme kararlarının zamanında ve sistematik bir şekilde kamuoyuyla paylaşılması, anayasa yargısının şeffaflık ilkesini somutlaştırmakta ve yargı faaliyetlerin daha geniş kesimler tarafından anlaşılabilir olmasına imkan tanımaktadır. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi, teknolojik imkânları etkin şekilde kullanarak, hem yargı süreçlerin hızlanmasını sağlamakta hem de anayasa yargısının toplumla olan bağını güçlendirmektedir. Bu durum, anayasa yargısının yalnızca hukuki değil, aynı zamanda kurumsal güven ve demokratik meşruiyet üreten bir işlev üstlendiğini açıkça ortaya koymaktadır" ifadelerinde bulundu.
Özkaya, gerçekleştirilen toplantıların AYM'nin kurumsal hafızasını canlı tutmanın yanı sıra, anayasal düşüncenin gelişmesine katkı sunan, içtihat ile doktrin arasında verimli bir etkileşim zemini oluşturan önemli platformlar olarak öne çıktığını belirtti.
Özkaya, etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkürlerini ileterek, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve temel hakların etkin korunması yönündeki ortak çabaların artarak devam etmesi temennisinde bulundu.
Sempozyuma, AYM Başkanı Kadir Özkaya'nın yanı sıra Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, yüksek mahkeme üyeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye yargıcı Saadet Yüksel, Avrupa Konseyi Ankara Program Ofisi Başkanı William Massolin ve hukukçular katıldıİHA

Rüşvet soruşturmasında yeni operasyon: 10 gözaltı

Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı'na yönelik yürütülen rüşvet soruşturmasında yeni bir operasyon başlatıldı. İstanbul merkezli 4 ilde gerçekleşen baskınlarda 10 şüphelinin yakalandığı bildirildi

27.04.2026 10:03:00 / Güncelleme: 27.04.2026 10:07:53
İhlas Haber Ajansı
Rüşvet soruşturmasında yeni operasyon: 10 gözaltı
Rüşvet soruşturmasında yeni operasyon: 10 gözaltı
Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosunca yürütülen "rüşvet" soruşturmasında yeni bir operasyon başlatıldı. İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gerçekleştirilen geniş kapsamlı operasyonların ilki 26 Aralık 2024'te düzenlenmişti.

Soruşturma kapsamında düzenlenen 3. dalga operasyon sırasında şüphelilerden elde edilen telefonların bilirkişi incelemesi sırasında çok sayıda kişinin benzer eylemlere karıştıkları tespit edildi. Bu kapsamda imaj ve imaj inceleme tutanaklarında yer alan tespitlerde kimlikleri açığa çıkarılan şüphelilerin rüşvet suçuna karıştıkları, bu şahısların firma sahipleri ile ilişki kurarak cezai müeyyideden kaçınmaları karşılığında rüşvet talep ettikleri ve aldıkları belirlendi.

Yeni deliller ışığında harekete geçen Mali Suçlarla Mücadele Şubesine bağlı ekipler, Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı'na yönelik yürütülen rüşvet soruşturmasında bu sabah yeni bir operasyon başlattı. Uzun süre devam eden teknik ve fiziki çalışmaların sonucunda İstanbul merkezli 4 ilde eş zamanlı operasyon düzenlendi. Baskınlarda 10 şüphelinin yakalandığı belirtildi.

Yakalanan şüpheliler sorgulanmak üzere emniyete götürüldü. Soruşturma kapsamında yürütülen tahkikat işlemlerinin devam ettiği aktarıldı.

Beykoz'daki yangını söndürme çalışmaları devam ediyor

İstanbul Beykoz'da gündüz saatlerinde çıkan ve geniş bir alana yayılan orman yangınına 7 saattir müdahale devam ediyor

27.04.2026 00:10:00
İhlas Haber Ajansı
Beykoz'daki yangını söndürme çalışmaları devam ediyor
Beykoz'daki yangını söndürme çalışmaları devam ediyor
İstanbul Beykoz'da gündüz saatlerinde çıkan ve geniş bir alana yayılan orman yangınına 7 saattir müdahale devam ediyor.

Beykoz Kılıçlı Mahallesi'ndeki ormanlık alanda saat 15.50 sıralarında çıkan yangına itfaiye ekiplerinin karadan müdahalesi sürüyor.

Beykoz-Şile sınırındaki yangının geniş bir alana yayılması ve kısıtlı ulaşım imkanı nedeniyle ekiplerin müdahalesi güçlükle devam ediyor.

KKTC Başbakanı Üstel, AB'nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımını "adaletten uzak" olarak niteledi

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakanı Ünal Üstel, Avrupa Birliği'nin (AB) Kıbrıs konusunda sergilediği yaklaşımı "adaletten uzak" olarak tanımladı

26.04.2026 18:34:00
AA
KKTC Başbakanı Üstel, AB'nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımını "adaletten uzak" olarak niteledi
KKTC Başbakanı Üstel, AB'nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımını "adaletten uzak" olarak niteledi

Türk Ajansı Kıbrıs'a (TAK) göre Üstel, 24 Nisan'da Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nde (GKRY) düzenlenen gayriresmi nitelikli AB Liderler Zirvesi'ne ilişkin açıklamalarda bulundu.

Zirveyi yakından takip ettiklerini belirten Üstel, ortaya çıkan tablonun, AB'nin Kıbrıs meselesinde yıllardır sürdürdüğü taraflı ve adaletten uzak yaklaşımının değişmediğini bir kez daha gösterdiğini ifade etti.

Üstel, 2004'teki Annan Planı referandumunda çözüme "evet" oyu veren Kıbrıs Türk halkının cezalandırıldığını, "hayır" diyen Rum tarafının ise adanın tamamını temsil edermişçesine AB üyeliğiyle ödüllendirildiğini aktardı.

AB'nin o dönemde Kıbrıs Türk halkına verdiği izolasyonların kaldırılması ve açılımların sağlanmasına yönelik sözlerinin hayata geçirilmediğini kaydeden Üstel, bugün de durumun değişmediğini vurguladı.

Üstel, "Rum yönetimi, Doğu Akdeniz'deki maksimalist politikalarına Avrupa'yı dahil etmek, askeri koruma arayışını kurumsallaştırmak ve Türkiye ile KKTC karşısında siyasi bir blok oluşturma niyetindedir. Rum yönetimi, ısrarla tüm dünyaya Türkiye'yi ve KKTC'yi tehdit olarak algılatma ve hedef gösterme piyesini sergilemeye devam etmektedir." görüşünü paylaştı.

Bölgedeki gerilimi artıran tarafın ne Türkiye ne de Kıbrıs Türk halkı olduğunu söyleyen Üstel, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Aksine, son yıllarda hızla silahlanan, çeşitli ülkelerle askeri anlaşmalar yapan, adayı yabancı askeri varlıkların merkezi haline getiren, savaşların ortasına atan ve hem Türkiye'ye hem de KKTC'ye tehdit dili kullanan taraf Rum yönetiminin kendisidir. AB artık bu gerçekleri idrak etmelidir."

Kıbrıs Türk halkı haklarından vazgeçmeyecek

Üstel, adada Kıbrıslı Türklere saldıran, evlerini yakan, çadırlarda yaşamaya mahkum eden, katleden, toplu mezarlara gömen, ortaklık cumhuriyetinden atan ve tüm çözüm planlarını reddederek adada kalıcı uzlaşıya varılmasının önünü tıkayanın Rum yönetimleri olduğunu vurguladı.

Yaşanan bu vahşete garantörlük hakkını kullanarak "dur" diyen ve adada 50 yılı aşkın süredir barışın hüküm sürmesini sağlayan tarafın Türkiye olduğuna dikkati çeken Üstel, Kıbrıs Türk halkının haklarından, egemen eşitliğinden ve güvenliğinden vazgeçmeyeceğini vurguladı.

Üstel, KKTC hükümeti olarak Türkiye'nin güçlü desteğiyle şekillenen egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelindeki iki devletli çözüm vizyonunu kararlılıkla savunmayı sürdürdüklerini belirtti.

Her platformda bu siyaseti anlatmaya ve somut adımlarla güçlendirmeye devam edeceklerinin altını çizen Üstel, "Hiç kimse Kıbrıs Türk halkının baskılar karşısında geri adım atacağını düşünmemelidir. Bu mücadele, egemenliğin, güvenliğin ve onurlu bir geleceğin mücadelesidir." ifadesini kullandı.

Bingöl'de 4.4 büyüklüğünde deprem

Bingöl'ün Yedisu ilçesinde saat 08.01'de 4,4 büyüklüğünde deprem meydana geldi

26.04.2026 09:22:00
AA
Bingöl'de 4.4 büyüklüğünde deprem
Bingöl'de 4.4 büyüklüğünde deprem

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının internet sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Yedisu ilçesi olan 4,4 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.

Depremin 7 kilometre derinlikte meydana geldiği belirlendi.

Bingöl Valiliğinin sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımda, depremin ardından ilgili kurumlar tarafından yapılan ilk incelemelerde herhangi bir can ve mal kaybının tespit edilmediği belirtildi.

Açıklamada, "Saha tarama çalışmaları devam etmektedir. Allah ülkemizi ve milletimizi her türlü afetten korusun." ifadelerine yer verildi. 

Diyabetin atlanmaması gereken 5 belirtisi


 
Tip 2 diyabet, Türkiye'de milyonlarca insanın kabusu durumunda. Diyabetin belirtileri de aslında çok net... İşte öne çıkan beş belirti..

25.04.2026 01:10:00
MURAT ÇORBACI
Diyabetin atlanmaması gereken 5 belirtisi
Diyabetin atlanmaması gereken 5 belirtisi

Tip 2 diyabet, Türkiye'de milyonlarca insanın kabusu durumunda. Diyabetin belirtileri de aslında çok net... İşte öne çıkan beş belirti...

1. Sürekli yorgunluk: Dinlendikten sonra bile kendinizi bitkin hissediyorsunuz. Vücudunuz glikozu doğru şekilde kullanmakta zorlanıyor, bu da mevcut enerjinizi azaltıyor.

2. Aşırı susuzluk ve ağız kuruluğu: Gerçekten susuzluğunuzu gidermekte zorlandığınız için sürekli su içiyorsunuz. Bu, yüksek kan şekeriyle ilgili bir durum.

3. Sık idrara çıkma: Özellikle de geceleri. Vücudunuz fazla şekeri idrar yoluyla atmaya çalışıyor.

4. Bulanık görme: Kan şekeri seviyelerindeki dalgalanmalar, göz merceğinin şeklini geçici olarak etkileyerek görmeyi istikrarsız hale getirebilir.

5. Yaraların yavaş iyileşmesi: Küçük kesikler veya sıyrıklar daha uzun sürede iyileşiyor; bu da dolaşım ve bağışıklık sisteminin etkilendiğinin bir işaretidir.
Bu belirtiler, özellikle tip 2 diyabet söz konusu olduğunda, başlangıçta belirsiz olabilir. Bunlardan birkaçını fark ederseniz, bir sağlık uzmanına danışmanız ve kan şekerinizin ölçülmesini sağlamanız önemlidir.

Alzheimer’da ilaç dışı yaklaşımlar umut vadediyor!


 
Alzheimer hastalığında mevcut ilaç tedavileri, hastalığın ilerleyişini durdurmaktan ziyade semptomları hafifletmekle sınırlı kaldığını ifade eden Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, bu nedenle son yıllarda nöromodülasyon yöntemlerinin giderek daha fazla önem kazandığını söyledi.

25.04.2026 00:33:00
MURAT ÇORBACI
Alzheimer’da ilaç dışı yaklaşımlar umut vadediyor!
Alzheimer’da ilaç dışı yaklaşımlar umut vadediyor!

Alzheimer hastalığında mevcut ilaç tedavileri, hastalığın ilerleyişini durdurmaktan ziyade semptomları hafifletmekle sınırlı kaldığını ifade eden Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, bu nedenle son yıllarda nöromodülasyon yöntemlerinin giderek daha fazla önem kazandığını söyledi.

Elektrik, manyetik alan, ultrason ve ışık gibi fiziksel uyarılarla beyin fonksiyonlarının düzenlenmesinin hedeflendiğini aktaran Dr. Celal Şalçini, "rTMS, tDCS ve TPS gibi non-invaziv yöntemler, bilişsel işlevleri destekleyerek hastalığın seyrini yavaşlatabilir. Özellikle erken dönemde uygulandığında daha etkili sonuçlar alınabileceği belirtiliyor" dedi.

Dr. Celal Şalçini, bu yöntemlerin henüz gelişim aşamasında olmakla birlikte umut vadettiğini vurguladı.
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.