Mehmed Akif anlatıyor; "Kır serdarının biri karışık bir rüya görmüş. Gecelediği yer de köy odası imiş. Sabahleyin uyanmış, ocak başında tabanlarını kızdıran köy kodamanlarına; "İçinizde düş yoracak adam var mı?" demiş. Onlar da Halil Emmi'yi salık vermişler.... - Ha bakalım Halil Emmi, şu benim düşümü yoruver?- Hayırdır inşallah!- Rabbim hayırlar versin. Bu gece altıma bir hayvan çektiler, bindim. Lakin ne idi bilmiyorum. At mı desem, eşek mi desem, katır mı desem? Sürdüm, gittim, vakıa bir yerlerden geçtim. Ama farkında değilim; Tarla mı desem, çayır mı desem, bağ mı desem, bahçe mi desem? Derken karşıma iki üç kişi çıktı. Bunlar kimlerdi, pek tanıyamadım; Bildik mi desem, yabancı mı desem, hayırlı mı desem, hayırsız mı desem, dost mu desem, düşman mı desem..Uzaktan bir karaltı belirdi. Sanırım büyükçe bir yapı idi. Fakat iyi seçemedim; han mı desem, hamam mı desem, kışla mı desem, mescit mi desem?" Halil emmi ümmi (okur-yazar olmayan) olmakla beraber gayet zeki bir adam imiş. Bu "desem"lerin daha pek çok uzayacağını görünce takati kalmammış; "Anladım oğlum, anladım. Allah senin müstehakını verecek. Çünkü bu gidiş onu gösteriyor! Ama bugün mü desem, yarın mı desem, yoksa öbür gün mü desem... orasını kestiremeyeceğim" demiş.."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.