Milli Devlet’te çevre problemleri
Özellikle küreselleşme süreci ile birlikte başta global firmaların hiçbir ölçü tanımadan ülkelerin kaynaklarını talan etmesiyle birlikte çevreye verilen zararlar, Kapitalist ülkelerin sadece üretime odaklanırken çevre üzerindeki tahribatları, artık insanlığı tehdit eder boyutlara gelmiştir
14.10.2026 00:42:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Özellikle küreselleşme süreci ile birlikte başta global firmaların hiçbir ölçü tanımadan ülkelerin kaynaklarını talan etmesiyle birlikte çevreye verilen zararlar, Kapitalist ülkelerin sadece üretime odaklanırken çevre üzerindeki tahribatları, artık insanlığı tehdit eder boyutlara gelmiştir.
İhtiraslar üzerine kurulu sömürgeci anlayış, artık sadece kaynakları sömürülen ülkelere değil, bütün insanlığa zarar vermektedir. Çevre kirliliği, ormanların tahrip edilmesi, suyun, havanın, toprağın kirletilmesi, sera etkisi yaratan gazların atmosfere salınımı ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. Sera etkisi ile birlikte atmosferde sıcaklık, her geçen gün daha da artmakta, böylece iklim değişiklerine neden olmaktadır.
Güneşten gelen kısa dalga boylu radyasyon, toprak tarafından uzun boylu radyasyon dalgası olarak yansıtılır. Atmosferde bulunan sera gazları bu radyasyonu tutarak dünyanın ısınmasını sağlarlar. Bu gazlar su buharı, karbondioksit, metan, ozon, kloroflorokarbonlardır.
Eğer atmosferde bu gazlar olmasa idi dünyanın bu günkü sıcaklığı 30 derece daha soğuk olurdu.

Bunun anlamı, dünyada yaşam şartlarının neredeyse imkansız hale gelmesidir. Ancak bu gazların atmosferde aşırı oranda bulunması da atmosferin ısınmasına ve bir dizi çevresel felaketin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Atmosferin ısınması buzulların erimesine neden olmaktadır. 1860'dan beri deniz seviyesi 10–25 cm arasında yükselmiştir. Şu anda ise bu yükselme geçmişe göre çok daha yüksek bir ivme ile devam etmektedir. Bu, denize kıyısı olan birçok ülkenin sular altında kalması demektir.
Sıcakların artması, bir taraftan göllerin ve temiz su kaynaklarının azalmasına neden olmaktadır. Örneğin eskiden dünyanın en büyük dördüncü gölü olan Aral gölü, şu anda kurumaya devam ettiği için iki ufak göl haline gelmiştir. Sadece 2002 yılında bu gölün suları 4 metre çekilmiştir. Böyle giderse 2015 yılında haritadan silinecektir.
Sıcaklığın artması, iklim üzerinde de çok ciddi değişikliklere neden olacaktır. Dünyanın ciddi bir kısmında kuraklık baş gösterirken; ABD ve AB bölgesinde gulf stream akıntısının, buzulların erimesi ile oluşan soğuk sularla karşılaşması sonucunda buzul çağı şartları baş gösterecektir.
Sıcaklığın artması mikro organizmaların hastalık taşımasını daha da arttıracaktır.

Sera gazlarındaki artıştan dolayı meydana gelecek zararlar, sadece bunlarla da sınırlı değildir; birçok felaketlere sebep olması kaçınılmazdır.
Son iki yüzyıl içerisinde atmosferde karbondioksit, metan, azot monoksit ve kloroflorokarbon gazlarında ciddi artış yaşanmaktadır.
Bunu önlemek için 1998 yılında nihai olarak Kyoto protokolü imzaya açılmıştır. Bu protokol ile 2012 yılına kadar sera gazı etkisi yapan başta karbondioksit olmak üzere gazların atmosfere salınımları %5.2 azaltılarak 1990 yılı seviyesine çekilecekti. Ancak kağıt üzerinde varılan bu antlaşma, diğer birçokları gibi hayata geçirilememektedir.
Burada ilginç olan, sera gazı etkisinden en fazla zarar görecek ülkelerin başında ABD gelmesine rağmen; Kyoto protokolüne atılan imza 2001 yılında Bush döneminde geri çekilmiştir.
Ancak büyük baskılar sonucunda 2016 yılında yeniden imzalamıştır ama henüz uygulamasıyla ilgili belirgin bir adım atmamıştır.
Bunun iki sebebi olabilir. Bu gazların atmosfere salınmasına en fazla sebep olanlar enerji kartelleridir. Buna ABD'nin imza atması onların ticari karlarına zarar getirecektir.

Elbette global şirketlerin hamisi ABD'nin bu şirketlerin zararını göze alması, hele Bush döneminde bunun olması mümkün değildir.
Bir diğer sebep ise ABD'nin Amerika kıtasından göç ederek BOP ekseninde kendisine Anadolu ve Ortadoğu'yu vatan olarak seçmesidir. ABD'nin bölgemiz üzerindeki işgaller süreci, söz konusu planın uygulamasıdır; ABD, Gulf–streamde yaşanan değişikliğin sonuçlarından, "işgal ederek edindiği yeni coğrafyaya yerleşerek ve bu coğrafyayı kendine "vatan edinerek" korunmayı düşünmektedir.
Global şirketlerin Milenyum raundu çerçevesinde ormanların kesilmesinin önündeki engellerin kaldırılması için yoğun çaba sarf ettiğini biliyoruz. Günümüzde Amazon ormanlarının tahrip edilmesinin sebebi de altında bulunan petrolden başka bir şey değildir.
Milli Devlet, çevrenin korunmasını, insanlığın korunmasına eşdeğer olarak görmektedir. Uluslar arası düzeyde alınacak kararlarla, çevreye dikkat etmeyen firmaların ürünlerine gümrük engelleri getirilecektir. Sadece üretilen ürünün sağlığa zararlı olup olmadığa bakılmayacak; aynı zamanda üretim aşamasındaki çevresel etkiler de dikkate alınacaktır. Zamanla getirilecek bu tarz kısıtlamalar, bütün firmaların çevre konusunda daha duyarlı olmasına neden olacaktır.
Sera etkisi yaratmayan enerji kaynaklarının devreye konulması sağlanacaktır.

Bu bağlamda Türkiye'nin çok büyük bir avantajı bulunmaktadır… Geleceğin enerji kaynağı Bor madenidir.
Sadece yüksek enerji elde edilmesinin yanında çevresel zararlarının olmaması Bor madenini asrın madeni yapmaktadır. Türkiye, sadece Bor madenindeki monopol olma avantajını kullanarak dünya lideri olma şansına sahiptir.
Ancak maalesef son dönem iktidar partisi, diğer bütün madenlerde olduğu gibi, Bor madenini de global firmaların tekeline devretmektedir.
Milli Devlet, bütün yar altı kaynaklarında olduğu gibi, Bor madeninde de kamulaştırma yöntemi ile, bu kaynakları devlet –millet ortaklığı halinde devreye koyacaktır.
Çevrenin kirlenmesini önlemenin en önemli adımı, insanın çevre ile barışmasından geçmektedir. Öncelikle kendi ve çevresi ile barışık olan, üretimi de ihtirasları için değil ihtiyaçları için yapan Milli Devlet anlayışı, ekonomi ve üretim politikalarında eğitimin fonksiyonlarından da istifade ederek insanın çevresi ile barışık olmasına hassasiyet gösterecektir." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
İhtiraslar üzerine kurulu sömürgeci anlayış, artık sadece kaynakları sömürülen ülkelere değil, bütün insanlığa zarar vermektedir. Çevre kirliliği, ormanların tahrip edilmesi, suyun, havanın, toprağın kirletilmesi, sera etkisi yaratan gazların atmosfere salınımı ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. Sera etkisi ile birlikte atmosferde sıcaklık, her geçen gün daha da artmakta, böylece iklim değişiklerine neden olmaktadır.
Güneşten gelen kısa dalga boylu radyasyon, toprak tarafından uzun boylu radyasyon dalgası olarak yansıtılır. Atmosferde bulunan sera gazları bu radyasyonu tutarak dünyanın ısınmasını sağlarlar. Bu gazlar su buharı, karbondioksit, metan, ozon, kloroflorokarbonlardır.
Eğer atmosferde bu gazlar olmasa idi dünyanın bu günkü sıcaklığı 30 derece daha soğuk olurdu.

Bunun anlamı, dünyada yaşam şartlarının neredeyse imkansız hale gelmesidir. Ancak bu gazların atmosferde aşırı oranda bulunması da atmosferin ısınmasına ve bir dizi çevresel felaketin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Atmosferin ısınması buzulların erimesine neden olmaktadır. 1860'dan beri deniz seviyesi 10–25 cm arasında yükselmiştir. Şu anda ise bu yükselme geçmişe göre çok daha yüksek bir ivme ile devam etmektedir. Bu, denize kıyısı olan birçok ülkenin sular altında kalması demektir.
Sıcakların artması, bir taraftan göllerin ve temiz su kaynaklarının azalmasına neden olmaktadır. Örneğin eskiden dünyanın en büyük dördüncü gölü olan Aral gölü, şu anda kurumaya devam ettiği için iki ufak göl haline gelmiştir. Sadece 2002 yılında bu gölün suları 4 metre çekilmiştir. Böyle giderse 2015 yılında haritadan silinecektir.
Sıcaklığın artması, iklim üzerinde de çok ciddi değişikliklere neden olacaktır. Dünyanın ciddi bir kısmında kuraklık baş gösterirken; ABD ve AB bölgesinde gulf stream akıntısının, buzulların erimesi ile oluşan soğuk sularla karşılaşması sonucunda buzul çağı şartları baş gösterecektir.
Sıcaklığın artması mikro organizmaların hastalık taşımasını daha da arttıracaktır.

Sera gazlarındaki artıştan dolayı meydana gelecek zararlar, sadece bunlarla da sınırlı değildir; birçok felaketlere sebep olması kaçınılmazdır.
Son iki yüzyıl içerisinde atmosferde karbondioksit, metan, azot monoksit ve kloroflorokarbon gazlarında ciddi artış yaşanmaktadır.
Bunu önlemek için 1998 yılında nihai olarak Kyoto protokolü imzaya açılmıştır. Bu protokol ile 2012 yılına kadar sera gazı etkisi yapan başta karbondioksit olmak üzere gazların atmosfere salınımları %5.2 azaltılarak 1990 yılı seviyesine çekilecekti. Ancak kağıt üzerinde varılan bu antlaşma, diğer birçokları gibi hayata geçirilememektedir.
Burada ilginç olan, sera gazı etkisinden en fazla zarar görecek ülkelerin başında ABD gelmesine rağmen; Kyoto protokolüne atılan imza 2001 yılında Bush döneminde geri çekilmiştir.
Ancak büyük baskılar sonucunda 2016 yılında yeniden imzalamıştır ama henüz uygulamasıyla ilgili belirgin bir adım atmamıştır.
Bunun iki sebebi olabilir. Bu gazların atmosfere salınmasına en fazla sebep olanlar enerji kartelleridir. Buna ABD'nin imza atması onların ticari karlarına zarar getirecektir.

Elbette global şirketlerin hamisi ABD'nin bu şirketlerin zararını göze alması, hele Bush döneminde bunun olması mümkün değildir.
Bir diğer sebep ise ABD'nin Amerika kıtasından göç ederek BOP ekseninde kendisine Anadolu ve Ortadoğu'yu vatan olarak seçmesidir. ABD'nin bölgemiz üzerindeki işgaller süreci, söz konusu planın uygulamasıdır; ABD, Gulf–streamde yaşanan değişikliğin sonuçlarından, "işgal ederek edindiği yeni coğrafyaya yerleşerek ve bu coğrafyayı kendine "vatan edinerek" korunmayı düşünmektedir.
Global şirketlerin Milenyum raundu çerçevesinde ormanların kesilmesinin önündeki engellerin kaldırılması için yoğun çaba sarf ettiğini biliyoruz. Günümüzde Amazon ormanlarının tahrip edilmesinin sebebi de altında bulunan petrolden başka bir şey değildir.
Milli Devlet, çevrenin korunmasını, insanlığın korunmasına eşdeğer olarak görmektedir. Uluslar arası düzeyde alınacak kararlarla, çevreye dikkat etmeyen firmaların ürünlerine gümrük engelleri getirilecektir. Sadece üretilen ürünün sağlığa zararlı olup olmadığa bakılmayacak; aynı zamanda üretim aşamasındaki çevresel etkiler de dikkate alınacaktır. Zamanla getirilecek bu tarz kısıtlamalar, bütün firmaların çevre konusunda daha duyarlı olmasına neden olacaktır.
Sera etkisi yaratmayan enerji kaynaklarının devreye konulması sağlanacaktır.

Bu bağlamda Türkiye'nin çok büyük bir avantajı bulunmaktadır… Geleceğin enerji kaynağı Bor madenidir.
Sadece yüksek enerji elde edilmesinin yanında çevresel zararlarının olmaması Bor madenini asrın madeni yapmaktadır. Türkiye, sadece Bor madenindeki monopol olma avantajını kullanarak dünya lideri olma şansına sahiptir.
Ancak maalesef son dönem iktidar partisi, diğer bütün madenlerde olduğu gibi, Bor madenini de global firmaların tekeline devretmektedir.
Milli Devlet, bütün yar altı kaynaklarında olduğu gibi, Bor madeninde de kamulaştırma yöntemi ile, bu kaynakları devlet –millet ortaklığı halinde devreye koyacaktır.
Çevrenin kirlenmesini önlemenin en önemli adımı, insanın çevre ile barışmasından geçmektedir. Öncelikle kendi ve çevresi ile barışık olan, üretimi de ihtirasları için değil ihtiyaçları için yapan Milli Devlet anlayışı, ekonomi ve üretim politikalarında eğitimin fonksiyonlarından da istifade ederek insanın çevresi ile barışık olmasına hassasiyet gösterecektir." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)







































































































