Nefis değişmez; fakat nefsin arzuları ve o arzulara ulaşmak için kullandığı araçlar çağdan çağa farklı biçimlerde karşımıza çıkar.
Dün makamla tatmin olan nefis, bugün görünürlükle tatmin olabilir. Dün servetle övünen insan, bugün sahip olduklarını sosyal medya üzerinden sergileyebilir. Dün insanlar birbirleriyle mal ve mülk üzerinden yarışırken bugün takipçi, beğeni, şöhret ve hayat tarzı üzerinden yarışabiliyor.
Değişen nefis değil, nefsin yöneldiği şeylerdir.
Tasavvufun insan terbiyesindeki önemi de burada ortaya çıkar. Çünkü insanın asıl mücadelesi dışarıdaki araçlarla değil, o araçlara yönelen kendi arzularıyla ilgilidir.
Nefis her çağda kendini gösterir. İslam irfanında ve tasavvuf geleneğinde meşhur olan "Nefsini bilen Rabbini bilir" sözü, insanın kendi iç dünyasına dönmesi bakımından son derece anlamlıdır.
İnsan nefsini tanımadan davranışlarının gerçek sebebini de tam olarak anlayamaz.
Bir insan neden sürekli görünmek ister? Neden başkalarının kendisini beğenmesine ihtiyaç duyar? Neden sahip olduğu şeyleri göstermekten vazgeçemez? Neden başkasında olanı görünce kendisini eksik hisseder?
Bu soruların cevabı çoğu zaman dışarıda değil, insanın kendi içindedir.
Bugün elimizde telefon olabilir, sosyal medya olabilir, sınırsız tüketim imkânı olabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına problem değildir. Problem, nefsin bunları hangi amaçla kullandığıdır.
Bir araç, insanın hizmetinde olduğu sürece araçtır. İnsan o aracın esiri olduğunda ise mesele değişir.
Mutluluğumuzu yaşamak yerine göstermek, iyiliği yapmak yerine duyurmak, sahip olmak yerine sergilemek isteyebiliriz.
Oysa gönül ehli için asıl değer, insanların ne gördüğü değil, Allah'ın ne bildiğidir.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın insan merkezli anlayışı da bize burada önemli bir ölçü sunuyor. İnsan, yalnızca tüketen ve ekonomik sistemin çarklarını döndüren bir unsur değildir. İnsan değerlidir ve ekonomi de sosyal düzen de insanın huzuruna ve refahına hizmet etmelidir.
Bu bakış, tüketim çağında insanın kendisine yeniden şu soruyu sormasını gerektiriyor:
Ben sahip olduklarımı mı yönetiyorum, yoksa sahip olduklarım beni mi yönetiyor?
Çünkü insanı sadece daha fazla tüketmeye yönlendiren bir sistem, nefsin sınırsız arzularını besleyebilir.
Oysa mesele sadece insanların daha çok tüketmesi değil; insanın onurlu, huzurlu ve güven içinde yaşamasıdır.
Burada ekonomi ile tasavvuf arasında dikkat çekici bir ortak zemin ortaya çıkıyor: İnsan, nefsinin her istediğini elde ettiği zaman değil, nefsinin isteklerine hükmedebildiği zaman özgürleşir.
Fakat imtihan aynı: Sahip olmak mı, sahip olunmak mı?
Övülmek mi, samimi olmak mı?
Görünmek mi, gerçekten olmak mı?
Çok tüketmek mi, ölçülü yaşamak mı?
Tasavvuf insana dünyayı terk etmesini değil, dünyanın gönlüne hükmetmesine izin vermemesini öğretir.
Bu nedenle mesele telefonu bırakmak, sosyal medyadan kaçmak veya çağın bütün imkânlarını reddetmek değildir.
Mesele, nefsin eline verilen her imkânın bizi Allah'tan uzaklaştırmasına izin vermemektir.
Nefsin arzuları çağın araçlarıyla şekil değiştirebilir. Fakat insanın imtihanı değişmez.
Kendine sahip olamayan insan, sahip olduğu hiçbir şeyin gerçek sahibi değildir. Vesselam…
Dün makamla tatmin olan nefis, bugün görünürlükle tatmin olabilir. Dün servetle övünen insan, bugün sahip olduklarını sosyal medya üzerinden sergileyebilir. Dün insanlar birbirleriyle mal ve mülk üzerinden yarışırken bugün takipçi, beğeni, şöhret ve hayat tarzı üzerinden yarışabiliyor.
Değişen nefis değil, nefsin yöneldiği şeylerdir.
Tasavvufun insan terbiyesindeki önemi de burada ortaya çıkar. Çünkü insanın asıl mücadelesi dışarıdaki araçlarla değil, o araçlara yönelen kendi arzularıyla ilgilidir.
Nefis her çağda kendini gösterir. İslam irfanında ve tasavvuf geleneğinde meşhur olan "Nefsini bilen Rabbini bilir" sözü, insanın kendi iç dünyasına dönmesi bakımından son derece anlamlıdır.
İnsan nefsini tanımadan davranışlarının gerçek sebebini de tam olarak anlayamaz.
Bir insan neden sürekli görünmek ister? Neden başkalarının kendisini beğenmesine ihtiyaç duyar? Neden sahip olduğu şeyleri göstermekten vazgeçemez? Neden başkasında olanı görünce kendisini eksik hisseder?
Bu soruların cevabı çoğu zaman dışarıda değil, insanın kendi içindedir.
Bugün elimizde telefon olabilir, sosyal medya olabilir, sınırsız tüketim imkânı olabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına problem değildir. Problem, nefsin bunları hangi amaçla kullandığıdır.
Bir araç, insanın hizmetinde olduğu sürece araçtır. İnsan o aracın esiri olduğunda ise mesele değişir.
Görünmek mi, olmak mı?
Çağımızın önemli imtihanlarından biri de budur. İnsan olmak yerine insanlara nasıl göründüğümüzle ilgilenmeye başladığımızda, hayatımızın merkezine hakikat değil görüntü yerleşir.Mutluluğumuzu yaşamak yerine göstermek, iyiliği yapmak yerine duyurmak, sahip olmak yerine sergilemek isteyebiliriz.
Oysa gönül ehli için asıl değer, insanların ne gördüğü değil, Allah'ın ne bildiğidir.
Prof. Dr. Haydar Baş'ın insan merkezli anlayışı da bize burada önemli bir ölçü sunuyor. İnsan, yalnızca tüketen ve ekonomik sistemin çarklarını döndüren bir unsur değildir. İnsan değerlidir ve ekonomi de sosyal düzen de insanın huzuruna ve refahına hizmet etmelidir.
Bu bakış, tüketim çağında insanın kendisine yeniden şu soruyu sormasını gerektiriyor:
Ben sahip olduklarımı mı yönetiyorum, yoksa sahip olduklarım beni mi yönetiyor?
İnsanı tüketiciye indirgememek
BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş'ın savunduğu Milli Ekonomi Modeli anlayışında da insanın yalnızca tüketici olarak görülmesine karşı insan merkezli bir ekonomik yaklaşım öne çıkıyor.Çünkü insanı sadece daha fazla tüketmeye yönlendiren bir sistem, nefsin sınırsız arzularını besleyebilir.
Oysa mesele sadece insanların daha çok tüketmesi değil; insanın onurlu, huzurlu ve güven içinde yaşamasıdır.
Burada ekonomi ile tasavvuf arasında dikkat çekici bir ortak zemin ortaya çıkıyor: İnsan, nefsinin her istediğini elde ettiği zaman değil, nefsinin isteklerine hükmedebildiği zaman özgürleşir.
Oyuncak değişir, imtihan değişmez
Eskiden nefsin önüne konulan oyuncak farklıydı, bugün farklı.Fakat imtihan aynı: Sahip olmak mı, sahip olunmak mı?
Övülmek mi, samimi olmak mı?
Görünmek mi, gerçekten olmak mı?
Çok tüketmek mi, ölçülü yaşamak mı?
Tasavvuf insana dünyayı terk etmesini değil, dünyanın gönlüne hükmetmesine izin vermemesini öğretir.
Bu nedenle mesele telefonu bırakmak, sosyal medyadan kaçmak veya çağın bütün imkânlarını reddetmek değildir.
Mesele, nefsin eline verilen her imkânın bizi Allah'tan uzaklaştırmasına izin vermemektir.
Nefsin arzuları çağın araçlarıyla şekil değiştirebilir. Fakat insanın imtihanı değişmez.
Kendine sahip olamayan insan, sahip olduğu hiçbir şeyin gerçek sahibi değildir. Vesselam…
Uğur Kepekçi / diğer yazıları
- Nefsin yeni oyuncakları / 09.10.2026
- Asıl mesele insan / 08.10.2026
- Zenginlik nedir? / 06.10.2026
- Kul hakkının yeni yüzü / 05.10.2026
- Paramız artarken insanlığımız azalıyor mu? / 04.10.2026
- Kolay kazanç, ağır kayıp / 03.10.2026
- Dünya malı da bir imtihandır / 02.10.2026
- Umre: Bir ibadetten daha fazlası / 01.10.2026
- Cuma Mescidi: Müslümanların parayla imtihanı / 30.09.2026
- Mescid-i Kıbleteyn: Yönümüzü Allah belirler / 29.09.2026
- Asıl mesele insan / 08.10.2026
- Zenginlik nedir? / 06.10.2026
- Kul hakkının yeni yüzü / 05.10.2026
- Paramız artarken insanlığımız azalıyor mu? / 04.10.2026
- Kolay kazanç, ağır kayıp / 03.10.2026
- Dünya malı da bir imtihandır / 02.10.2026
- Umre: Bir ibadetten daha fazlası / 01.10.2026
- Cuma Mescidi: Müslümanların parayla imtihanı / 30.09.2026
- Mescid-i Kıbleteyn: Yönümüzü Allah belirler / 29.09.2026
























































