logo
11 AĞUSTOS 2026

Asabiyeyi yeniden kurmak: ortak mefkûre

11.08.2026 00:00:00
 

Bir önceki yazımda ibn Haldun gözünden bir devletin çöküşünü ülkemiz üzerinden analiz etmiştik. Yazıda en ağır tablolardan birini ilk maddede görmüştük: asabiyenin (aidiyet) bozulması. Ülkemiz için tespitimiz şuydu. Asabiye dağılmamıştı; yön değiştirmişti. Düşman adres değiştirmiş, tehdit dışarıdan içeri taşınmış, kurumların hakemliği reddedilmiş, güven aile kalesine çekilmişti. 

Şimdi asıl soruyu soralım: bir millet, birbirine dönen bu öfkesini  nasıl yeniden aynı ufka döndürür?

Bence cevap tarihimizde duruyor: mefkûre.

Mefkûre kimlik değil, hedeftir. Atatürk bunu en açık biçimde söyler: "İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi siz milletin mefkûresi diye adlandırınız… Milletimizin hedefi, yani millî mefkûresi, bütün cihanda tam manasıyla medenî bir içtimaî heyet olmaktır."

Bu cümlenin taşıdığı sır şudur: mefkûre geriye değil ileriye bakmaktadır. Geçmişi tartışan toplum yerine, geleceği hedef göstermektedir. Kimin ne düşündüğünü değil, birlikte nereye gideceğimizi sorar. Ve tam da bu yüzden, birbirinden hoşlanmayan insanları bile aynı safta tutabilir. Yedi düvele karşı bir milleti ayağa kaldıran şey, ortak bir geçmiş yorumu değil, ortak bir hedefti. İstiklal...

O gün yapılabilen bugün de yapılabilir.

Millet, iradesiyle millet olur. Atatürk'ün tarifi nettir: Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Türklük burada bir soy kaydı değil, bu vatanı kuran ve savunan herkesi kapsayan bir onurdur. Prof. Dr. Haydar Baş Hocamız da aynı geniş çerçeveyi kurmuştur: Laz'ı, Çerkez'i, Süryani'si, Boşnak'ı, Arap'ı ve Kürt'üyle bu coğrafyanın tek milleti Türk milletidir. Bu, kimseyi silen bir tarif değil, herkesi içine alan bir çatıdır.

Hakkı teslim ederek başlamak gerekir. Güneydoğu'da Kürt kardeşlerimizin yaşadığı ihlaller olmuştur ve inkâr edilmesi kimseye fayda vermez. Ama gerçek olan bir şey daha var: bu mahrumiyet tek bir bölgeye mahsus değildir. Karadeniz'de, İç Anadolu'da, Trakya'da, göç etmiş, işsiz kalmış, çaresiz kalmış yüzbinlerce insanı olmuştur bu vatanın...

Prof. Dr.Haydar Baş'ın 2013'te yazdığı cümle bu yüzden hâlâ  geçerlidir: "Bu hakları vermeyenlerle mücadele, devletle mücadeleye dönüşmemelidir." Hesap sorulacak yer bellidir; devletin kendisi değil, o hakları vermeyen zihniyettir. Devletini yıkarak hakkını alan hiçbir topluluk tarihte görülmemiştir; yıkılan devletin enkazı altında ilk kalanlar da hakkını arayanlar olmuştur.

Aslında kafamızı kaldırır dünyaya, coğrafyamıza bakarsak bizim ortak bir rakibimiz var. Haziran 2006'da ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde emekli Albay Ralph Peters'in "Kan Sınırları" başlıklı yazısı yayımlandı. Yazıya eklenen harita, Ortadoğu'nun sınırlarını yeniden çiziyor; İran, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarından pay alan yeni bir yapı öneriyordu. Harita resmî bir Pentagon belgesi değildi — ama NATO Savunma Koleji'nde kıdemli subaylara yönelik bir eğitim programında kullanıldı. Yani masaya konmuş bir fikirdi.

Aradan geçen yirmi yılda o masadaki fikrin sonuçlarını gördük. Irak parçalandı. Suriye parçalandı. Libya parçalandı. Yemen parçalandı. Tunus'tan başlayan bir kasırga bütün coğrafyamızı önüne katıp sürükledi. Son bir senedir Filistin'de yaşananlar, İsrail'in saldırganlığı ve vahşeti, İran'ın başına gelenler, Türkiye'ye doğru yanaşan büyük tehdidi gösteriyor. Bu ülkelerin hiçbirinde halklar daha müreffeh, daha hür, daha güvende değil. Petrolü, gazı, suyu ve toprağı olan coğrafyalar bölündüğünde kazanan hiçbir zaman o coğrafyanın insanı olmadı.

Şunu net görelim: bölgemizin kaynaklarına çöküldüğünde kimse kimliğimizi sormayacak. Kürt'e ayrı, Türk'e ayrı bir muamele yapılmayacak. Ekonomi çöktüğünde Diyarbakırlı esnafla Trabzonlu esnaf aynı zararı yazacak. Sınırlar oynatıldığında Mardin'deki çiftçiyle Konya'daki çiftçi aynı tarlayı kaybedecek.

Çünkü masaya zayıf oturanın payını, karşısındaki belirler.

Niye ders almıyoruz ki... Afrika'ya bakmak yeter. Nijer dünyanın en büyük uranyum üreticilerinden biridir; Fransa on beş yıl boyunca uranyum arzının yaklaşık beşte birini bu ülkeden karşıladı, Fransız şirketi ülkeden yılda binlerce ton uranyum çıkardı. Peki Nijer ne aldı? Dünyanın en yoksul ülkeleri arasında bir yer, elektriğe erişemeyen bir kırsal nüfus — ve 2021'de rezervi bitip kapatılan Arlit madeninden geriye kalan 20 milyon ton radyoaktif atık. Yani zenginlik gitti, atık kaldı.

Bu tek bir ülkenin talihsizliği değil, bir düzenin kuralıdır. Kongo dünyanın kobaltını çıkarır, telefonun kârı başka yerde kalır. Kakaoyu Gana ve Fildişi yetiştirir, çikolatanın parasını başkası kazanır. Petrolü olan Afrika ülkelerinde halk jeneratörle yaşar. Kaynağa sahip olmak zenginlik getirmiyor; kaynağın fiyatını belirleyebilmek getiriyor. Ve fiyatı, masaya güçlü oturan belirliyor.

İkinci bedel daha ağırdır: parçalanan ülkenin insanı, başkasının savaşında piyon olur. Bugün Ortadoğu'ya ve Afrika'ya bakın. Libya'da, Suriye'de, Sudan'da, Yemen'de savaşan grupların çoğu kendi hesabına savaşmıyor; bir dış gücün maaş bordrosunda. Kürdü de, Arabı da, Türkmeni de aynı akıbeti yaşıyor — dün bir başkentte kıymetliyken, ertesi gün pazarlık masasında bir maddeye indirgeniyor. Bölgenin halkları birbirine karşı kullanılıyor ve hiçbiri kazanmıyor. Vekâlet savaşının kuralı budur: taşeronun kaderi, sözleşmeyi yazanın elindedir.

Bir ülke bölündüğünde parçaların hiçbiri zengin olmaz. Hepsi birden fakirleşir, hepsi birden başkasının vesayetine girer ve hepsi birden pazarlık gücünü kaybeder.

İbn Haldun'un altını çizdiği şey tam da buydu: asabiyeyi ayakta tutan, dışarıdan gelen ortak tehdidin doğru okunmasıdır. Bizim hatamız tehdidi yanlış adreste aramaktı. Tehdit karşı mahallede değil; bu toprakların altındaki ve üstündeki değeri hesap edenlerdedir.

Şunu da söylemek gerekir: bu milletin halkı, siyasetçisinden olgundur. Normalde tersi beklenir; sorumluluk taşıyanın en ölçülü dili kullanması gerekir. Türkiye'de ise halk sabırlı davranırken siyaset hoyrat davranıyor. İbn Haldun çürümenin daima tepeden başladığını, asabiyenin halkta en son tükendiğini söyler. İyi haber budur: temel sağlam, onarılması gereken çatıdır.

Bu miras hepimizin. İradeyi ayakta tutan terbiye, bu milletin yüzyıllar içinde biriktirdiği ahlaktır: doğruluk, adalet, emanete riayet, komşuluk, aileyi ayakta tutma. Bu ahlakın kökü dinimizde ve örfümüzdedir; onu çocuklarımıza aktarmak bir dayatma değil, bir mirasın teslimidir. Ve bu miras, inanan inanmayan ayrımı gözetmeden bu toprakların ortak malıdır.

Öyleyse mefkûremizi koyalım: Bu topraklarda yaşayan insanın mutlu, müreffeh ve güven içinde olacağı bir ülkeyi yeniden inşa etmek. Bunun tek yolu vardır: ekonomik, teknolojik ve kültürel istiklal. Ölçütü ise tektir -gençliğin yeniden inşası...

Bu üç istiklal ayrılmaz bir bütündür. Ekonomik istiklali olmayan siyaseten bağımsız sayılmaz; bütçesinin yüzde on beşini faize veren bir devlet, kararlarını alacaklısıyla birlikte alır. Teknolojik istiklali olmayan ekonomik olarak da bağımsız olamaz; çünkü kazandığını, üretemediği ürünü almak için geri verir. Kültürel istiklali olmayan ise ilk ikisini kazansa bile elinde tutamaz — çünkü niçin bağımsız olduğunu unutur.

1919'da istiklal toprak ve orduydu. 2026'da istiklalin adı bağımsız bir finans sistemi, çip, enerji, veri ve yapay zekâdır. Kendi çipini üretmeyen, kendi enerjisini elde edemeyen, kendi ekonomik modelini yazamayan ülke bugün bağımsız sayılmaz — kirası döviz cinsinden ödenen bir eve benzer. Mesele kapasite meselesi değil, mefkûre meselesidir. 

Kurumlarımızın itibarını geri getirecek olan da budur. Mefkûre doğduğunda kurumlar kendiliğinden tamir olmaya başlar. Adalet ve refah peşinden gelecektir.

Bir şeyi hatırlatarak bitirelim. Mukaddime'yi Türkçeye ilk çeviren Ahmed Cevdet Paşa'ydı ve İbn Haldun'u en iyi okuyan bu adam, onun tek bir hükmünü reddetti: çöküşün kaçınılmaz olduğu hükmünü: irade ve tedbirle son perde değiştirilebilir.

İbn Haldun asabiyenin tükendiğini söylerken kan bağını kastediyordu. Kan bağı gerçekten tükenir. Ama mefkûreye dayanan bağ tükenmez; yalnızca unutulur. Unutulan şey de hatırlatılabilir. Ve biz bunu yapabilecek bir milletiz. Bunu iddia etmiyorum sadece hatırlatıyorum.

Peki hatırlamazsak? O zaman çocuklarımıza yalnızca fakirleşmiş bir ülke bırakmış olmayız; birbirine güvenmeyen, ortak hedefini kaybetmiş, kendi geleceği hakkında karar verme iradesini başkalarına teslim etmiş bir ülke bırakırız. Onlara miras olarak bağımsızlığı değil, bağımlılığı; birlik yerine ayrışmayı; üretmek yerine beklemeyi bırakırız.

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.