Millî maçlardan sonra kaparak sokaklara döküldüğümüz, şehidimizin son örtüsü, nereye dikilmek isterse oraya dikmek için gözünün içine baktığımız, onu selâmlamadan uçan kuşun yuvasını bozduğumuz, millî heyecanımız ve gururumuzun sembolü, başımızın üzerinde yükseklerde dalgalandırdığımız bayrağımız, elbisesi beline kadar yırtmaçlı bir sanatçı tarafından sahnede tekmeleniyor. Kimsenin umurunda değil.
Milliyetçilik sadece "top milliyetçiliği"ne indirgenince, sahnede tekmelenen bayrağı sadece biz dert edinince de Mesut Yılmaz'a tabiî şu lâfı söyleme ortamı yaratılmış olunuyor:
"Hala bayrak mayrak, bilmem ne istismarıyla uğraşıyoruz. Meseleyi İmralı'daki adamın hayatına eşitledik." (20.6.2002. Hürriyet Nuray Babacan)
Mesut Yılmaz rahat olsun AB'ye girince zaten tek ay ve tek yıldız kalmayacak, on iki yıldız olacak.
Mesut Yılmaz her geçen gün kendini aşıyor; "Aç insan milliyeti unutur" diyor. (20.6.2002 Milliyet)
Haziran'ın 15'inde de partisinin Balıkesir İl Başkanlığında bir basın toplantısı düzenliyor ve külâhıma Öcalan'ın idamını; "bir mit, bir efsane olacağı için istemediğini" anlatıyor. Yetmiyor, Kıbrıs sorununun çözümü için KKTC lideri Denktaş'ın da atacağı adımların zamanının geldiğini söylüyor.
Peki Verhaugen'den ne farkı var Yılmaz'ın?
Verhaugen de Haziran'ın 18'inde Denktaş'ın "Kıbrıs sorununun çözümü için yapıcı bir tavır sergilemediğini" belirtmiyor muydu?
Bu hükümetin bir başka bakanı da şunları söylüyor: "Mesut Yılmaz, biraz kendini ve bu ülkeyi düşünüyorsa, Kıbrıs'la ilgili sorumsuz beyanlardan kaçınmalıdır..." (Şükrü Sina Gürel. 16.6.2002 Samanyolu TV)
Bir bakan, bir başka bakan hakkında böyle söylüyor, ikisi bir türlü toplanamayan aynı bakanlar kurulunda yan yana oturabiliyorlar ve daha da kötüsü, Gürel'e göre "ülkeyi düşündüğü" şüpheli Yılmaz yurt dışında AB ile görüşmeler yapıyor.
Benim de içimi hafakanlar basıyor.
"İdarecilerimiz" arasındaki bu fikri boşluğu ve aykırılığı gören Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Karma Parlamento Komisyonu (KPK) toplantısı bittikten sonra komisyonun Hollandalı Başkanı Joost Lagenfijk de yapıştırıyor; "Türkiye'de öyle bir hava estiriliyor ki, sanki idam cezasını kaldırıp Kürtçe eğitime izin verirseniz her şey tamam olacak. Hayır, öyle olmayacak. (...) Leyla Zana hálá hapiste ise ifade özgürlüğünü sağladığınıza kimse inanmaz".
Buna rağmen, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç, Koç Topluluğu'nun aylık dergisi Bizden Haberler'e yaptığı açıklamada, "Türkiye'nin kurtuluşu, Avrupa Birliği'ne üyelikten geçer" diyor.
Cüneyt Arcayürek'e göre ise "9'uncu" Cumhurbaşkanı Demirel, Ecevit'in Kürt kökenli olduğunu (Cumhuriyet, 17.6.2002) ; Çiller için de "Kadın Selanikli. Dönme mi bilmem. Babası oradan gelme" (Milliyet, 20.6.2002) dediğini ileri sürüyor.
Eskiden, çok değil sadece üç-beş yıl önce memleket idarecilerinin etnik aidiyeti hakkında böyle sözler soruşturma konusu olur, önce hakkında bu isnatta bulunulanlar bir şeyler söylerlerdi. Şimdi, Kopenhag, Helsinki kriterleri ışığında kimseden "tık" yok. Kimsenin, artık hiçbir şey umurunda değil.
Parkinsonlular devlet memuru olamaz deniyor, fakat ülke Parkinsonlu bir başbakan tarafından yönetiliyor. Başbakan iki aydır Bakanlar Kuruluna katılamıyor, MGK toplantısına gitmiyor, Cumhurbaşkanı ve yardımcılarıyla telefonla görüşüyor. Bir bakan başka bir bakan hakkında "Ülkeyi seviyorsa sussun" diyor, idarecilerin etnik aidiyeti sorgulanıyor, hedef olarak gösterilen AB'nin yetkilileri idamı kaldırırsanız her şey bitti zannetmeyin diyor ama toplumda her şey buna bağlanıyor. Kadının biri bayrağı tekmeliyor.
Üzerimize ölü toprağı serpilmiş, boş gözlerle seyrediyoruz. Fakat Japonlara, Afrikalılara gol atınca çıldırıyoruz.
Başbakan Yardımcısı da tabiî "Bayrak, mayrak bilmem ne.. Aç insanın milliyeti mi olur?" diyor.
Milliyetçilik sadece "top milliyetçiliği"ne indirgenince, sahnede tekmelenen bayrağı sadece biz dert edinince de Mesut Yılmaz'a tabiî şu lâfı söyleme ortamı yaratılmış olunuyor:
"Hala bayrak mayrak, bilmem ne istismarıyla uğraşıyoruz. Meseleyi İmralı'daki adamın hayatına eşitledik." (20.6.2002. Hürriyet Nuray Babacan)
Mesut Yılmaz rahat olsun AB'ye girince zaten tek ay ve tek yıldız kalmayacak, on iki yıldız olacak.
Mesut Yılmaz her geçen gün kendini aşıyor; "Aç insan milliyeti unutur" diyor. (20.6.2002 Milliyet)
Haziran'ın 15'inde de partisinin Balıkesir İl Başkanlığında bir basın toplantısı düzenliyor ve külâhıma Öcalan'ın idamını; "bir mit, bir efsane olacağı için istemediğini" anlatıyor. Yetmiyor, Kıbrıs sorununun çözümü için KKTC lideri Denktaş'ın da atacağı adımların zamanının geldiğini söylüyor.
Peki Verhaugen'den ne farkı var Yılmaz'ın?
Verhaugen de Haziran'ın 18'inde Denktaş'ın "Kıbrıs sorununun çözümü için yapıcı bir tavır sergilemediğini" belirtmiyor muydu?
Bu hükümetin bir başka bakanı da şunları söylüyor: "Mesut Yılmaz, biraz kendini ve bu ülkeyi düşünüyorsa, Kıbrıs'la ilgili sorumsuz beyanlardan kaçınmalıdır..." (Şükrü Sina Gürel. 16.6.2002 Samanyolu TV)
Bir bakan, bir başka bakan hakkında böyle söylüyor, ikisi bir türlü toplanamayan aynı bakanlar kurulunda yan yana oturabiliyorlar ve daha da kötüsü, Gürel'e göre "ülkeyi düşündüğü" şüpheli Yılmaz yurt dışında AB ile görüşmeler yapıyor.
Benim de içimi hafakanlar basıyor.
"İdarecilerimiz" arasındaki bu fikri boşluğu ve aykırılığı gören Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Karma Parlamento Komisyonu (KPK) toplantısı bittikten sonra komisyonun Hollandalı Başkanı Joost Lagenfijk de yapıştırıyor; "Türkiye'de öyle bir hava estiriliyor ki, sanki idam cezasını kaldırıp Kürtçe eğitime izin verirseniz her şey tamam olacak. Hayır, öyle olmayacak. (...) Leyla Zana hálá hapiste ise ifade özgürlüğünü sağladığınıza kimse inanmaz".
Buna rağmen, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç, Koç Topluluğu'nun aylık dergisi Bizden Haberler'e yaptığı açıklamada, "Türkiye'nin kurtuluşu, Avrupa Birliği'ne üyelikten geçer" diyor.
Cüneyt Arcayürek'e göre ise "9'uncu" Cumhurbaşkanı Demirel, Ecevit'in Kürt kökenli olduğunu (Cumhuriyet, 17.6.2002) ; Çiller için de "Kadın Selanikli. Dönme mi bilmem. Babası oradan gelme" (Milliyet, 20.6.2002) dediğini ileri sürüyor.
Eskiden, çok değil sadece üç-beş yıl önce memleket idarecilerinin etnik aidiyeti hakkında böyle sözler soruşturma konusu olur, önce hakkında bu isnatta bulunulanlar bir şeyler söylerlerdi. Şimdi, Kopenhag, Helsinki kriterleri ışığında kimseden "tık" yok. Kimsenin, artık hiçbir şey umurunda değil.
Parkinsonlular devlet memuru olamaz deniyor, fakat ülke Parkinsonlu bir başbakan tarafından yönetiliyor. Başbakan iki aydır Bakanlar Kuruluna katılamıyor, MGK toplantısına gitmiyor, Cumhurbaşkanı ve yardımcılarıyla telefonla görüşüyor. Bir bakan başka bir bakan hakkında "Ülkeyi seviyorsa sussun" diyor, idarecilerin etnik aidiyeti sorgulanıyor, hedef olarak gösterilen AB'nin yetkilileri idamı kaldırırsanız her şey bitti zannetmeyin diyor ama toplumda her şey buna bağlanıyor. Kadının biri bayrağı tekmeliyor.
Üzerimize ölü toprağı serpilmiş, boş gözlerle seyrediyoruz. Fakat Japonlara, Afrikalılara gol atınca çıldırıyoruz.
Başbakan Yardımcısı da tabiî "Bayrak, mayrak bilmem ne.. Aç insanın milliyeti mi olur?" diyor.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Hüseyin Mümtaz / diğer yazıları
- Ekonomi, İslam ve Rusya / 01.04.2006
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002
- Küresel aktörler, bölgesel piyonlar / 20.12.2005
- 'Namkör' kedi / 16.07.2002
- Cılkı çıkan siyaset / 15.07.2002
- İsmail Cem'in sakladıkları / 14.07.2002
- Cem fotoğrafları / 13.07.2002
- Vitesten atan siyaset / 12.07.2002
- Freni patlayan siyaset / 11.07.2002
- "Nankör kedi" / 10.07.2002
- "Bindir bir alamete" politikası / 09.07.2002




























































































