Hayâ, riya ve haset
Hz. Peygamber’in “Hayâ, imandan ileri gelir” buyurduğu nakledilmiştir. Ey Allah’ın kulları! Siz ne yüzsüz ve Rabb’inize karşı ne küstahsınız! Yaratıcıya yüzsüzlük ederken insanlardan utanmak bir aldanıştır
27.05.2026 00:49:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Hz. Peygamber'in "Hayâ, imandan ileri gelir" buyurduğu nakledilmiştir. Ey Allah'ın kulları! Siz ne yüzsüz ve Rabb'inize karşı ne küstahsınız! Yaratıcıya yüzsüzlük ederken insanlardan utanmak bir aldanıştır.
Gerçek hayâ, yalnızken ve halk içindeyken kişinin Rabb'inden utanmasıdır; insanlardan utanmak ise bunun ardından gelir, başlı başına bir asıl değildir. Mü'min Yaratan'dan, münafık ise yaratılandan utanır.

RİYA,
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Bir kimse kalbinden istemediği, gönülden istemediği halde, ahirete dair işleri dıştan yaparsa, ismi ve künyesi okunarak gök ehli tarafından lanetlenir."
Mü'min kulun kalbi, riya ve nifak necasetinden arınınca onun kılacağı iki rekâtlık namaz, kalbi arınmamış kimsenin kılacağı binlerce rekâttan hayırlıdır. Demek ki riya, yapılan amelleri değersiz kılan bir nefis hastalığı…
Riyakârın giysisi temiz, kalbi pistir. Mübahlara rağbeti yoktur, çalışıp kazanmaktan üşenir, dinini satarak geçinir. Apaçık haram olan şeyleri yer, içer; durumunu insanların genelinden saklar ama özel arkadaşlarından saklamaz.
Onun bütün zühd ve ibadeti dışındadır. Dört başı mamur bir görüntüsü vardır ama içi harabeye dönmüştür.

Ey içi bozuk!
Sen dünyanın kölesi oldun. Halka da gösteriş yaparsın; işlerini ona göre tutarsın. Hak Teâlâ'nın sana nazarını unutuyorsun ve ahiret için işler yaptığını göstermek yolundasın. Bu halinde ne yaparsan hepsi dünya için olmakta ve bütün gayen o…
Asıl önemli iş, kendini yok etmekte, halkı yok görmekte ve Hak varlığı ile vücut bulmaktadır.
Münafık, halkın yanında Allah'tan korkar gibi görünür ve hareketlerini ona göre ayarlar. Ama halktan ayrılınca Hakk'a karşı elinden geldiği kadar kötülük yapmaya bayılır.
Çünkü amelinizi gözden geçiren, işinde ehildir. Sizden sadece ayarı yüksek olan ameli alıp kabul eder. Elinizdeki riya karışmış olan amelleri atın, gitsin. Bu amellere bir değer atfetmeyin, çünkü O sizden ancak körüğe giren ve pastan arınmış olan amelleri kabul eder. Sanmayın ki, işiniz kolay!

HASET ETMEMEK
Ey iman sahibi, seni bir tuhaf görüyorum. Komşuna hasetli bir haldesin; onun yemesini çekemiyorsun, içmesinden hoşlanmıyorsun. Onun giydiği sana bir tuhaf geliyor. Evi gözünde büyüyor. Hanımı dahi senin için çekilmez bir dert oluyor.
O, Mevla nimeti içinde zengin olmuştur. Onun zenginliğinde bir türlü hoşluk bulamıyorsun. Bu hallerin neden oluyor?
Bilmiş olman gerek ki; bu halin, iman zafiyetinden ileri geliyor. Bu hal seni, Allah'ın rahmet nazarından uzaklaştırır. İlahi gazabı üzerine çeker. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kudsi hadis ile hasedi şöyle anlatmıştır: "Haset eden nimetimin düşmanıdır."

Zavallı!
Neye haset ediyorsun, sen mi verdin o nimetleri? Onları sen değil, Allah verdi. Allah'ın verdiği nimete nasıl haset edersin?
Allah-u Teâlâ, "Onların dünya geçimlerini aralarında dağıttık" diye haber vermiştir. İlâhi nimetlerle beslenen o adamı hor görme. Ona karşı haset etme. O'nun nimeti için de kimse hak iddia edemez. Herkese Allah, nasibince verir.
Herkes nasibini bulur. Bu halinle o kadar akılsız bir duruma düşmektesin ki, senden daha akılsız, daha cahil ve zalim görülemez. Acaba o adamdakileri senin mi zannediyorsun? Bu o kadar cahilliktir ki, tarifi imkânsız. Eğer sana gelecek bir şey varsa, başkasına gidemez.
(Haşa) Allah'a mı kin tutuyorsun? Halbuki Allah-u Teâlâ: "Benim huzurumda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici değilim" buyurur. Senin kısmetini başkasına vermez, bunu böyle bil.

Oğul!
Hasetten uzak dur; çünkü haset çok kötü bir arkadaştır. Haset, İblis'in evini harap eden, onu helak edip cehenneme sürükleyen, Allah'ın, meleklerinin, peygamberlerinin ve bütün insanların lanetine müstahak kılan bir şeydir.
Allah şöyle buyurur: "Yoksa o Yahudiler, Allah'ın, Peygamber'e ve mü'minlere verdiği nimetleri çekemiyorlar da bu yüzden onlara haset mi ediyorlar?"
Hz. Peygamber de (s.a.v.), "Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri tüketip bitirir" buyurur.
Akıl sahibi bir kimse bunları duyup da hasedi nasıl kendine yaklaştırabilir!
Haset eden Allah'ın düşmanıdır; çünkü edip eylediklerinde ve yaratmasında O'nunla didişip durur ve kısmetine bir türlü rıza göstermez. Bu yüzden helaka maruz kalır.

Zavallı!
Eğer kıyamet gününde o haset ettiğin komşunun başına gelecekleri bir bilsen; hiç haset etmezsin. Eğer o adam Allah'ın emrine uymuyorsa, nimetlerin hakkını ödemiyorsa onun başına gelecekleri yalnız Allah bilir. Allah nimeti kendi yoluna sarf edilsin diye verir. Aksi halde nimet bir felaket olur.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: "Kıyamet gününde birtakım insanlar etlerinin makasla kesilmiş olmasını isterler. Buna sebep zavallı kimselerin dünyada çektikleri bela yüzünden orada aldıkları sevabı görüp imrenmeleridir.
O gün, senin zengin komşun bir fakir olmayı ister. Kıyamet günü bir sürü hesabın görülmesi ve münakaşası onu yorar. Güneşin sıcaklığı altında beyni pişer. Böyle, günlerce bekler. Oranın bir günü, buraya nispetle elli bin senedir. İşte o, dünyadaki nimet hesabını böyle verir.
Halbuki sen, haset etmeden sabırlı durursun. Dünyada güçlüklere sabredenler orada rahat eder, sıkıntılara göğüs gerenler orada mes'ud olur. Sen de dünyada iken kazaya, kadere iman edip, kaderine razı olduğundan orada en büyük nimete mazhar oldun. Başkasının zenginliğine göz dikmeden yaşadığın için orada tam afiyet buldun.
İşte dünyada kendi hastalığını, başkasının iyiliğine; darlığını, başkasının genişliğine; düşkünlüğünü, başkasının iyiliğine tercih edenler; öbür âlemde arşın gölgesine sığınırlar." (Abdülkadir Geylani Hazretlerinden)
Gerçek hayâ, yalnızken ve halk içindeyken kişinin Rabb'inden utanmasıdır; insanlardan utanmak ise bunun ardından gelir, başlı başına bir asıl değildir. Mü'min Yaratan'dan, münafık ise yaratılandan utanır.

RİYA,
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: "Bir kimse kalbinden istemediği, gönülden istemediği halde, ahirete dair işleri dıştan yaparsa, ismi ve künyesi okunarak gök ehli tarafından lanetlenir."
Mü'min kulun kalbi, riya ve nifak necasetinden arınınca onun kılacağı iki rekâtlık namaz, kalbi arınmamış kimsenin kılacağı binlerce rekâttan hayırlıdır. Demek ki riya, yapılan amelleri değersiz kılan bir nefis hastalığı…
Riyakârın giysisi temiz, kalbi pistir. Mübahlara rağbeti yoktur, çalışıp kazanmaktan üşenir, dinini satarak geçinir. Apaçık haram olan şeyleri yer, içer; durumunu insanların genelinden saklar ama özel arkadaşlarından saklamaz.
Onun bütün zühd ve ibadeti dışındadır. Dört başı mamur bir görüntüsü vardır ama içi harabeye dönmüştür.

Ey içi bozuk!
Sen dünyanın kölesi oldun. Halka da gösteriş yaparsın; işlerini ona göre tutarsın. Hak Teâlâ'nın sana nazarını unutuyorsun ve ahiret için işler yaptığını göstermek yolundasın. Bu halinde ne yaparsan hepsi dünya için olmakta ve bütün gayen o…
Asıl önemli iş, kendini yok etmekte, halkı yok görmekte ve Hak varlığı ile vücut bulmaktadır.
Münafık, halkın yanında Allah'tan korkar gibi görünür ve hareketlerini ona göre ayarlar. Ama halktan ayrılınca Hakk'a karşı elinden geldiği kadar kötülük yapmaya bayılır.
Çünkü amelinizi gözden geçiren, işinde ehildir. Sizden sadece ayarı yüksek olan ameli alıp kabul eder. Elinizdeki riya karışmış olan amelleri atın, gitsin. Bu amellere bir değer atfetmeyin, çünkü O sizden ancak körüğe giren ve pastan arınmış olan amelleri kabul eder. Sanmayın ki, işiniz kolay!

HASET ETMEMEK
Ey iman sahibi, seni bir tuhaf görüyorum. Komşuna hasetli bir haldesin; onun yemesini çekemiyorsun, içmesinden hoşlanmıyorsun. Onun giydiği sana bir tuhaf geliyor. Evi gözünde büyüyor. Hanımı dahi senin için çekilmez bir dert oluyor.
O, Mevla nimeti içinde zengin olmuştur. Onun zenginliğinde bir türlü hoşluk bulamıyorsun. Bu hallerin neden oluyor?
Bilmiş olman gerek ki; bu halin, iman zafiyetinden ileri geliyor. Bu hal seni, Allah'ın rahmet nazarından uzaklaştırır. İlahi gazabı üzerine çeker. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kudsi hadis ile hasedi şöyle anlatmıştır: "Haset eden nimetimin düşmanıdır."

Zavallı!
Neye haset ediyorsun, sen mi verdin o nimetleri? Onları sen değil, Allah verdi. Allah'ın verdiği nimete nasıl haset edersin?
Allah-u Teâlâ, "Onların dünya geçimlerini aralarında dağıttık" diye haber vermiştir. İlâhi nimetlerle beslenen o adamı hor görme. Ona karşı haset etme. O'nun nimeti için de kimse hak iddia edemez. Herkese Allah, nasibince verir.
Herkes nasibini bulur. Bu halinle o kadar akılsız bir duruma düşmektesin ki, senden daha akılsız, daha cahil ve zalim görülemez. Acaba o adamdakileri senin mi zannediyorsun? Bu o kadar cahilliktir ki, tarifi imkânsız. Eğer sana gelecek bir şey varsa, başkasına gidemez.
(Haşa) Allah'a mı kin tutuyorsun? Halbuki Allah-u Teâlâ: "Benim huzurumda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici değilim" buyurur. Senin kısmetini başkasına vermez, bunu böyle bil.

Oğul!
Hasetten uzak dur; çünkü haset çok kötü bir arkadaştır. Haset, İblis'in evini harap eden, onu helak edip cehenneme sürükleyen, Allah'ın, meleklerinin, peygamberlerinin ve bütün insanların lanetine müstahak kılan bir şeydir.
Allah şöyle buyurur: "Yoksa o Yahudiler, Allah'ın, Peygamber'e ve mü'minlere verdiği nimetleri çekemiyorlar da bu yüzden onlara haset mi ediyorlar?"
Hz. Peygamber de (s.a.v.), "Ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri tüketip bitirir" buyurur.
Akıl sahibi bir kimse bunları duyup da hasedi nasıl kendine yaklaştırabilir!
Haset eden Allah'ın düşmanıdır; çünkü edip eylediklerinde ve yaratmasında O'nunla didişip durur ve kısmetine bir türlü rıza göstermez. Bu yüzden helaka maruz kalır.

Zavallı!
Eğer kıyamet gününde o haset ettiğin komşunun başına gelecekleri bir bilsen; hiç haset etmezsin. Eğer o adam Allah'ın emrine uymuyorsa, nimetlerin hakkını ödemiyorsa onun başına gelecekleri yalnız Allah bilir. Allah nimeti kendi yoluna sarf edilsin diye verir. Aksi halde nimet bir felaket olur.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: "Kıyamet gününde birtakım insanlar etlerinin makasla kesilmiş olmasını isterler. Buna sebep zavallı kimselerin dünyada çektikleri bela yüzünden orada aldıkları sevabı görüp imrenmeleridir.
O gün, senin zengin komşun bir fakir olmayı ister. Kıyamet günü bir sürü hesabın görülmesi ve münakaşası onu yorar. Güneşin sıcaklığı altında beyni pişer. Böyle, günlerce bekler. Oranın bir günü, buraya nispetle elli bin senedir. İşte o, dünyadaki nimet hesabını böyle verir.
Halbuki sen, haset etmeden sabırlı durursun. Dünyada güçlüklere sabredenler orada rahat eder, sıkıntılara göğüs gerenler orada mes'ud olur. Sen de dünyada iken kazaya, kadere iman edip, kaderine razı olduğundan orada en büyük nimete mazhar oldun. Başkasının zenginliğine göz dikmeden yaşadığın için orada tam afiyet buldun.
İşte dünyada kendi hastalığını, başkasının iyiliğine; darlığını, başkasının genişliğine; düşkünlüğünü, başkasının iyiliğine tercih edenler; öbür âlemde arşın gölgesine sığınırlar." (Abdülkadir Geylani Hazretlerinden)






















































































