logo
26 EKİM 2026

İçimizdeki kınayan ses

26.10.2026 00:00:00
 

Önce bir gerçeği kabul edelim: Kaçış yok. Yapay zekâ telefonumuzda, işimizde, çocuklarımızın ödevinde. Onu hayatımızdan çıkarmaya çalışmak, yirminci yüzyılda elektriği reddetmek kadar imkânsız. Bu araçlarla yaşayacağız ve bu araçlar bizimle konuşacak.

Üstelik konuşan her ses iyi niyetli olmayacak. Ukrayna'dan Gazze'ye insanların her gün öldürüldüğü, büyük güçlerin birbirine diş bilediği bir gerilim çağındayız. Bu çağda devletler kitleleri yönlendirmek için ellerindeki her aracı kullandı ve kullanıyor. Seçimler, savaşlar, sokaklar sosyal medyadaki algı operasyonlarıyla şekillendi. İnsan hayatının bu kadar ucuzladığı bir dünyada, en güçlü ikna makinesinin kullanılmamasını beklemek safdillik olur. Şirketler kârları için, devletler iktidarları için bu kapıyı zorlayacak.

O hâlde soru "manipülasyondan nasıl kaçarız" değil, "ona karşı nasıl bağışıklık kazanırız" olmalı. Virüsten kaçamadığımızda bedeni güçlendiririz. Bu bağışıklığın iki katmanı var. Biri toplumsal: yasalar, denetim, şeffaflık. Avrupa Birliği'nin Yapay Zekâ Yasası, insanların zaaflarını istismar eden manipülatif sistemleri Şubat 2025'ten beri yasaklıyor. Türkiye'nin de böyle bir kalkana ihtiyacı var. Ama manipüle edenin zaman zaman devletin kendisi olduğu bir çağda yalnızca bu kalkana güvenmek yetmez. Asıl savunma hattı insanın kendisidir. Bu yazıda o hatta odaklanacağız.

Peki birey ne yapabilir? Geçen yazıyı Spinoza'nın taşıyla bitirmiştik: itilip yokuş aşağı yuvarlanan ve bunu kendisi istediği için yaptığını sanan taş. Spinoza'nın çaresi bilmekti. Bu doğru ama eksik. Çünkü bizi kandıran aklımız değil, duygumuz. Duygu da bilgiye kolay boyun eğmez. Sigaranın zararını bilmeyen tiryaki yoktur, ama bilmek bırakmaya yetmez. Gece yarısı telefona uzanan elin sahibi de dalkavukluğun ne olduğunu çok iyi bilir.

O hâlde soru şu: Duygu nasıl eğitilir? Bu sorunun bizim medeniyetimizde asırlık bir cevabı var. Adı nefis terbiyesi.

Tasavvuf geleneği nefsi tek parça bir kötülük kaynağı olarak görmez. Onu yolculuğa çıkmış bir yolcu gibi görür. Bu yolculuğun durakları, Kur'an'daki ifadelerden yola çıkılarak yedi mertebe hâlinde anlatılır.

İlki nefs-i emmâredir. Yûsuf suresinin 53. ayetinde geçen bu nefis kötülüğü, kolaya kaçmayı, hazzı ve "bana ne"ciliği emreder. Duyarsızlığın ve neme lazımcılığın evidir. İkincisi nefs-i levvâmedir. Kıyâme suresinin başında üzerine yemin edilen bu "kınayan nefis", hata yaptığımızda içimizde sızlayan ve "sen de suçlusun" diyen sestir. Üçüncüsü nefs-i mülhimedir. Şems suresinde nefse iyiliğin ve kötülüğün ilham edildiği bildirilir. Bu mertebede insan ikisini ayırt etmeye başlar. Dördüncüsü nefs-i mutmainnedir: Fecr suresinde "Ey huzura ermiş nefis" diye seslenilen, savrulmaktan kurtulmuş hâl. Ardından gelen râziye ve marziyye, Allah'tan razı olan ve Allah'ın razı olduğu nefistir. Yolun sonundaki kâmile ise arınmış, olgunlaşmış insanın, insan-ı kâmilin nefsidir.

Bu basamakların hiçbiri atlanmaz. Ve hepsinin kapısı ikinci basamakta açılır.

Susturulan sızı

İkinci yazıda anlattığımız bütün hikâye aslında levvâmenin susturulmasının hikâyesiydi. Eşiyle kavga edip gece yarısı haklı çıkmak isteyen insan, içindeki sızıyı dindirecek bir ses arıyordu. "Haklısın abi" diyen arkadaşta, kullanıcısını insanlardan yüzde 49 daha sık onaylayan makine de aynı işi görür: İçimizdeki kınayan sesi dışarıdan gelen bir teselliyle bastırırlar.

Oysa o sızı bir hastalık değil, bir nimettir. Ağrı hissetmeyen bir beden yarasını fark etmez ve kangren olur. Vicdanı sızlamayan insan da hatasını fark etmez. Levvâmeyi susturmak, insanı emmâreye geri iter. Bizi okşayarak uyutan bir dünya, bizi bağırarak kışkırtan bir dünyadan daha az tehlikeli değildir.

Nehcü'l-Belâğa'da Hz. Ali'nin iki sözü bu meseleyi özetler. Birincisi: Hak edilenden fazla övgü dalkavukluktur. İkincisi: Nefsini hesaba çeken kazanır, ondan gafil olan kaybeder. Dalkavuk makinenin bütün dramı bu iki cümlenin arasında yatar.

Peki terbiye nasıl yapılır? Bûsîrî, Kasîde-i Bürde'de nefsi süt emen çocuğa benzetir: Onu kendi hâline bırakırsan emmeye düşkün olarak büyür, sütten kesersen kesilir. Bizim çağımızın sütü onaydır, beğenidir, tesellidir. Her bildirimde, her "haklısın" cümlesinde biraz daha emiyoruz.

Sütten kesmek bir kararla olmaz, tekrarla olur. Gazâlî'nin İhyâ'da altını çizdiği gibi, güzel ahlak zorlanarak ve tekrar tekrar yapılarak kazanılır, sonunda tabiat hâline gelir. Cömert olmak isteyen, içi istemese de vermeye devam eder. Bu yüzden tasavvuf bir bilgi değil, bir disiplindir. Akıl duyguya galebe çalamaz, ama alışkanlık çalar.

Bu disiplinin ilk adımı muhasebedir. Hadiste akıllı insan, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kişi olarak tarif edilir. Gece yarısı telefona uzanmadan önce sorulacak tek bir soru var: Ben ne yaptım?

Anadolu'nun irfanı bu muhasebeyi tek başına bırakmamış, onu bir topluluk erkânına dönüştürmüştür. Hacı Bektaş Velî, Makâlât'ta insanın olgunlaşmasını dört kapı ve kırk makam olarak anlatır: şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Tarikat kapısının makamlarından biri, nefis savaşında olgunlaşmak ve pişmektir. Bektaşi geleneğinin özeti sayılan öğüt de bir nefis terbiyesi programıdır: Eline, beline, diline sahip ol.

Alevi-Bektaşi geleneğindeki görgü cemi ise levvâmenin toplumsal karşılığıdır. Canlar mürşidin ve topluluğun huzurunda dâr meydanına durur ve bir yıl boyunca yaptıklarının hesabını verir. Küs olanlar barışmadan, rızalık alınmadan cem yürümez. Düşünün: Herkesi haklı çıkaran makinenin tam karşısında, insanı yüzüne bakarak hesaba çeken bir gelenek duruyor.

Tasavvuf eğitiminde mürşit de aynı işi görür. Mürşit sana hoşuna gidecek olanı değil, ihtiyacın olanı söyleyen kişidir. Aynı mantık makineyle ilişkimize de uygulanabilir. Ondan onay değil itiraz istemek, "Bu konuda nerede yanılıyorum?" diye sormak, öveni değil eleştireni ödüllendirmek bizim elimizde. Makineyi ayna olmaktan çıkarıp muhatap hâline getirmek, onu mürşit yapmak değil, en azından dalkavuk olmaktan çıkarmaktır.

Şems suresi nefsin hikâyesini iki cümleyle tamamlar: Nefsini arındıran kurtuldu, onu kirletip örten ise kaybetti.

Bu dizinin ilk yazısında, değeri hiçbir zaman kendisinde olmayan bir taşın hikâyesini anlattık. Pırlanta da aslında işlenmiş bir elmastır: kesilir, yontulur, sabırla parlatılır. İnsan da öyledir. Ama işlenmesi gereken taş parmağımızdaki değil, göğsümüzdeki. Onu parlatacak usta ne bir reklam ajansı ne de bir makinedir. O usta, bir insanı kâmil olsa gerek…

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.