logo
23 EKİM 2026

Fanustaki hayatlar

23.10.2026 00:00:00
 

Anadolu'da bir köşe, sabah. Kahvenin kepengi kalkıyor; ilk gelenler hep aynı adamlar, aynı masa, aynı sandalye. İlk çay, sonra ikincisi. Konuşulanlar dünle aynı: kim kiminle kavga etmiş, hangi takım kimi yenmiş. Akşama kadar benzer muhabbetler, akşam ezanıyla kalkıyorlar. Yarın yine gelecekler.

Son Anadolu gezimde yirmi gün boyunca bu sahneyi şehir şehir, köy köy gördüm. Değişen yalnızca tabeladaki isimdi. Masalarda genç de vardı, orta yaşlı da, yaşlı da. Pazar yerlerinde, park banklarında boş boş oturan, bakan, bekleyen insanlar.

Kahve tek fanus değil. Evlerde sabahtan akşama televizyonun karşısında oturan kadınlar, karakterlerden akrabalarından bahseder gibi bahsediyor. Odalarda gençler telefonun başında; sekiz saat, on saat. Sorsanız saklamıyorlar bile.

Üç mekân, üç kuşak, tek manzara: kendi küçük fanusuna çekilmiş insanlar. Fanus korur ama hapseder de; dünyayı görürsünüz, dokunamazsınız. Bir süre sonra camın orada olduğunu bile unutursunuz.

Biz Karar Vermeden Önce Karar Veren Beyin

1983'te nörobilimci Benjamin Libet, katılımcılardan canları istediği an bileklerini oynatmalarını ve bu isteği ilk hissettikleri anı not etmelerini istediği bir deney tasarladı. Katılımcıların EEG ile beyin aktivitelerini takip ettiği bir deney. Beyindeki hazırlık sinyali, hareketten en az yarım saniye önce başlıyordu. İnsanın "şimdi yapıyorum" dediği an ise çok sonra geliyordu. Beyin, biz karar verdiğimizi fark etmeden işe koyulmuştu. Sonuçlar gerçekten ilginçti.

Bu çalışma Sonraki yıllarda çeşitli deneylerle çeşitlendirildi. Sonraki çalışmalarda bir şey daha da netleşti: Beyin, keyfi ve önemsiz veya sıradan hareketlerde sanki bizim seçimimizden önce davranıyordu. Üzerinde düşünülen kararlarda bu sinyal neredeyse kayboluyordu. Yani beyin direksiyonu tam da bizim önemsemediğimiz yerde ele alıyor, biz onu takip ediyorduk.

Alışkanlık böyle doğar. Tekrarlanan davranış, beynin düşünen kısmından otomatik işleyen derin bölgelere iner ve bir pakete dönüşür. Saat dokuz olunca ayaklar kahveye yürür, el kumandaya uzanır, telefon cepten çıkıverir. Biz karar verdiğimizi sanırız; oysa sahne bize sadece repliğimizi hatırlatmaktadır. 

1967'de psikolog Martin Seligman, kaçamayacakları bir düzenekte tekrar tekrar sarsılan köpeklerin, kaçış yolu açıldığında bile kıpırdamadığını gördü. Buna öğrenilmiş çaresizlik dedi. Bugünün insanı da her gün sarsılıyor: pahalılık, adaletsizlik, krizler, kandırılmışlık, sokaklardaki dehşet. Her seferinde aynı dersi alıyor: Sen bunu değiştiremezsin. Ve kavga etmiyor; çekiliyor.

Her gün elinden bir şey alınıyor: maaşının alım gücü, gidemeyeceği bir tatil, rahatça dolaşamadığı sokaklar, yarının umutları. İnsan bunları sessizce terk edip evine, odasına, kahvesine çekiliyor. Fanus her seferinde biraz daralıyor ve içine bir oyuncak konuyor. Bu oyun yeni değil. İki bin yıl önce Romalı şair Juvenalis, bir zamanlar komutanları ve yöneticileri belirleyen Roma halkının artık hiçbir şeyin hesabını sormadığını, yalnızca iki şey istediğini yazmıştı: devletin dağıttığı bedava ekmek ve arenadaki yarışlar, gösteriler. Yöneticiler de bunu cömertçe veriyordu, çünkü karnı doyan ve oyalanan bir halk, kimseye hesap sormazdı.

Bugünün arenası için kimsenin gizli bir masada plan yapması gerekmiyor; sistem kendiliğinden böyle işliyor. Ekran bunun yalnızca en parlak aracı. Reklam satan program, bir sonraki bölümü bekleten dizi, siz kaydırdıkça kazanan uygulama elbette dikkatinizle besleniyor. Ama aynı işi kahvedeki bitmeyen sohbet de görüyor, kapı önünde saatlerce dönen dedikodu da, sırf vakit dolsun diye yapılan anlamsız iş de. Hepsi aynı sonucu doğuruyor: günü dolduruyor ama insanı hiçbir yere götürmüyor. Sorgulamayan, hesap sormayan, enerjisini kendi küçük dairesinde harcayan bir kitle...

Asıl tehlike tek tek bu alışkanlıklarda değil, hepsinin ortak paydasında: düşünmeden geçen zamanda. O yüzden insanın kendine sorması gereken soru, ekranın başında da kahvenin köşesinde de aynı: Bugün yaptığım şey beni bir yere götürüyor mu, yoksa sadece günü mü dolduruyor? Bir saati öldürmek kolaydır, ama öldürülen her saat insanın kendi ömründen eksilir.

Hayatın Varsayılan Ayarı

Kahvedeki elli yaşındaki adam, otuz yıl önce bir okul çıkışında o sandalyeye ilk kez oturan gençti. O gün bunun önemli olduğunu düşünmedi. Ertesi gün de, ondan sonraki gün de.

Beynin düşünen, plan yapan, kendini denetleyen bölgeleri yirmili yaşların ortasına kadar olgunlaşır. Gençlik, kodların en derine yazıldığı çağdır. O yıllarda ne tekrar ediliyorsa, ister okumak ve üretmek, ister izlemek ve kaydırmak, hayatın geri kalanının varsayılan ayarı o olur. Otuzunda, kırkında, ellisinde artık sorgulanmaz; "ben böyleyim" denir. Oysa kırk yaşında "ben böyleyim" dediğimiz şey, çoğu zaman on yedi yaşında önemsemediğimiz bir akşamın tekrarlanmış hâlidir. Şimdi on saatini ekranda geçiren gence bakın: Otuz yıl sonra hangi masada oturacağını anlarsınız.

Bunları yazarken insanımızı suçlamak istemiyorum. Kahvedeki gencin çoğu iş bulamıyor, orta yaşlı vaktinden önce kenara itilmiş, yaşlı yalnız. Mesele tembellik değil; bu enerjinin akabileceği bir yatağın olmaması. Bir milletin en büyük serveti petrolü değil, insanlarının uyanık saatleridir. Her gün fanuslarda eriyip giden o saatler, hiçbir bütçede görünmeyen ama her gün ödenen bir kayıptır.

Bizim kadim geleneğimiz bunu nörobilimden önce biliyordu: "Huy canın altındadır." Gazâlî ahlakı, tekrarla nefse yerleşen ve düşünmeden ortaya çıkan bir meleke olarak tanımlar. Ama bir adım daha atar: Huy değişmeseydi, öğüt de terbiye de boşa olurdu. Kodu tekrar yazdıysa, onu bozacak olan da yine tekrardır.

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.