İmtihan ve imtihan sırrı
Peygamberimiz (s.a.a.v.) buyurdu: “Allah sevdiği kuluna azap etmez, fakat onu imtihan edebilir
04.05.2026 00:26:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





"Peygamberimiz (s.a.a.v.) buyurdu: "Allah sevdiği kuluna azap etmez, fakat onu imtihan edebilir."
Mü'min, Allah'ın kendisini, peşinden gelecek dünyevi ve uhrevi bir yarar olmadığı sürece imtihan etmeyeceğini bilir. O, (Allah'ın göndereceği) imtihana razıdır ve sabırlıdır, Rabb'ine karşı herhangi bir suçlayıcı tavır takınamaz...
Nebî -sallâllahu aleyhi vesellem- hilafsız mahbûbların efendisidir. Ve insanlar arasında en şiddetli belâya uğrayan da o olmuştur. Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah'tan hiç kimsenin korkmadığı kadar korktum. Hiç kimsenin çekmediği kadar eziyet çektim. Bilâl'in koltuk altına sıkıştırıp getirdiği dışında hiçbir yiyeceğim olmadan, otuz gün ve gece geçirdim."

Sallallahu Aleyhi Vesellem yine buyurmuştur ki: "Biz nebîler topluluğu; insanlar arasında en fazla belâya maruz kalanlar. Sonra; faziletliler ve daha az faziletliler..."
Sallallahu Aleyhi Vesellem yine şöyle buyurmuştur: "Ben, Allah'ı en çok tanıyanınız ve O'ndan en çok korkanınızım."
Neden mahbûb belâ ile imtihan edilir ve neden murad olan nazlı korkutulur?
Bunun; cennetteki âlî menzilelerine ulaşmalarından başka bir nedeni olmadığına işaret etmiştik. Çünkü cennetteki makamlar dünyadaki amellerle yükseltilir ve arttırılırlar…
Seni imtihan edecek diye Allah'tan kaçma. O seni imtihan ediyor ki; sebeplere tutunup kapısını terk edecek misin, etmeyecek misin; dış görünüşe aldanacak mısın, yoksa gerçeği mi bulacaksın; idrak edenin kapısına mı gideceksin, yoksa idrak etmeyenin mi; görenin mi, yoksa görmeyenin mi kapısına baş koyacaksın?
İnsanın başına bir iş gelirse; önce kendi kendine kurtulmaya çabalar; muvaffak olamayınca etraftan yardım istemeye koyulur. Padişahlara gider, rütbe sahiplerine yalvarır. Zenginlere koşar, hal sahiplerine gider, dua ister, himmet ister. Eğer hasta ise doktora gider şifa arar.
Bununla da kurtulamayacağını anlayınca Allah'a döner. Eğer kendi işini yapabilseydi, halka dönmeyecekti. İşini halkta bitirebilseydi; Hakk'a dönmezdi.

Burada da arzusu biraz geç kalmaya başlar. Fakat gidecek başka hiçbir yeri kalmamıştır. Durur yalvarmaya başlar. Dua eder, sena eder, ihtiyaçlarını teker teker sayar, yalvarır… Sonra bu halden de usanır; yaptığı dua ve niyazın işe yaramadığını zanneder. Bu kere dua da dâhil her şeyi bırakır. Saf temiz bir halde beklemeye başlar.
Bu kez kader-i ilahi (Allah'ı emri) neyse o zuhura gelir. Olacak olur, her şeyde Allah'ın kudretini, kuvvetini sezer.
Hakk'ın işinden başka şey görmez. Gözü O'nu görür, kulağı O'ndan işitir. Başka bir şey görse veya işitse, O'nun için görür ve O'nun için işitir… Her halde Hak'la mutmain olur. O'nun sözüyle ünsiyet peyda eder. Daima O'nun zikrine koşar. Kuvvetini Hak'tan alır. O'na tevekkül eder. Yolunu O'nun marifet nuruyla bulur…
Âdemoğlu'nun kalbi, hayır ve şer, izzet ve zillet, zenginlik ve fakirlik halleri ile istikametini bulur. Bu haller durmadan değişir. Bu değişiklik arasında kul, bütün nimetin Allah tarafından olduğunu anlar ve şükür yolunu tutar. Burada şükrün gerçek manası, tam manasıyla taattir.

Dilin ve diğer duyguların İlahi kudret önünde sesini kesmesi ve itiraz göstermeden bütün hallere sabırla karşı koymasıdır.
İman sahibinin bir adımı şükür, diğeri sabır olursa muvaffakiyet onu takip eder. Ve Şah'ın kapısını hemen görür…
Oğul! İmtihandan ve imtihana sabretmekten kaçınma! Ne imtihansız olur, ne de ona sabretmemek. Dünyanın yaradılışı senin hatırın için nasıl değişebilir! Varlıkların en hayırlıları olan peygamberler bile hep imtihan edilegelmişlerdir.
Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Allah'ın en sevgili kuluydu ve her şey O'nun için yaratılmıştı. O bile vefat edinceye dek fakirlikle, ihtiyaçla, açlıkla, savaşla ve insanların türlü eziyetleriyle sınandı.
Allah'ın ruhu ve kelimesi olan, varlık sebebi bir erkek olmayan, anadan doğma körü ve alaca hastasını iyileştiren, ölüleri bile dirilten ve duası makbul olan Hz. İsa'nın da kavmi başına bela olmuştu. Annesine iftira ediyorlar ve onu tartaklıyorlardı.
Neticede o ve havarileri onlardan kaçtılar. Ne ki, yine yakaladılar, dövüp işkence ettiler. Hz. İsa'yı asmaya kast ettiler. Ama Allah O'nu onların elinden kurtardı ve yerini düşmanlarına gösteren havariyi astırdı.

Hz. Musa'nın da başına nice sıkıntılar geldi. Hâsılı; peygamberlerden her birinin kendine mahsus bir imtihanı olmuştur.
Allah, en sevdiği kullar olan peygamberlerine bile böyle muamele etmiştir. Peki ya sen kimsin ki, Allah'ın sen ve dünya hakkındaki bilgisini değiştirmesini istiyorsun!
(Hz. Yusuf) Kardeşlerine topluca baktı, aralarında Bünyamin'i fark etti ve ona merhameti kabardı. Onları bir masaya oturttu ve kardeşi Bünyamin'i yanına alarak onunla birlikte yemek yedi.
Yemeği bitirdikleri zaman Bünyamin'in kulağına, "Ben kardeşin Yusuf'um" diye fısıldadı ve Bünyamin bu habere çok sevindi.
Sonra Hz. Yusuf; "Seni bir şey çalmış gibi gösterip hırsızlıkla suçlamak istiyorum. Bu musibete sabret" dedi.
Kardeşleri, Hz. Yusuf'un Bünyamin'e gösterdiği ilgiye şaşırmış ve Yusuf gibi onu da kıskanmışlardı. Yusuf, Bünyamin'in hırsızlığını ve ayıbını ispatlayıp, kardeşlerini memleketlerine gönderdikten sonra, ona hak ettiği değeri verdi ve onu kendisine yaklaştırdı.
Mü'min de böyledir. Allah onu has kulları arasına alınca bela ve sıkıntılarla onu imtihan eder. Sıkıntılara sabrettiği zaman ise ona ikramda bulunur ve onu kendisine yaklaştırır."
Çoğunuz münafık olduğu halde ihlaslı olduğunu iddia ediyor. İmtihan olmasaydı, herkes iddia ettiği şeyi alırdı. Kim hilm sahibi olduğunu iddia ediyorsa, onu öfkelendirerek imtihan ederiz. Kim de cömert olduğunu iddia ediyorsa onu da kendisinden talepte bulunarak imtihan ederiz.
Yazık ki, hiçbir bedel ödemeden pek çok şeye sahip olmayı istiyorsunuz. Bu yolla hiçbir şey elde edemezsiniz. Önce bedeli ödeyin ki, karşılığında bir şey alabilesiniz." (Abdülkadir Geylani Hazretleri)
Mü'min, Allah'ın kendisini, peşinden gelecek dünyevi ve uhrevi bir yarar olmadığı sürece imtihan etmeyeceğini bilir. O, (Allah'ın göndereceği) imtihana razıdır ve sabırlıdır, Rabb'ine karşı herhangi bir suçlayıcı tavır takınamaz...
Nebî -sallâllahu aleyhi vesellem- hilafsız mahbûbların efendisidir. Ve insanlar arasında en şiddetli belâya uğrayan da o olmuştur. Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah'tan hiç kimsenin korkmadığı kadar korktum. Hiç kimsenin çekmediği kadar eziyet çektim. Bilâl'in koltuk altına sıkıştırıp getirdiği dışında hiçbir yiyeceğim olmadan, otuz gün ve gece geçirdim."

Sallallahu Aleyhi Vesellem yine buyurmuştur ki: "Biz nebîler topluluğu; insanlar arasında en fazla belâya maruz kalanlar. Sonra; faziletliler ve daha az faziletliler..."
Sallallahu Aleyhi Vesellem yine şöyle buyurmuştur: "Ben, Allah'ı en çok tanıyanınız ve O'ndan en çok korkanınızım."
Neden mahbûb belâ ile imtihan edilir ve neden murad olan nazlı korkutulur?
Bunun; cennetteki âlî menzilelerine ulaşmalarından başka bir nedeni olmadığına işaret etmiştik. Çünkü cennetteki makamlar dünyadaki amellerle yükseltilir ve arttırılırlar…
Seni imtihan edecek diye Allah'tan kaçma. O seni imtihan ediyor ki; sebeplere tutunup kapısını terk edecek misin, etmeyecek misin; dış görünüşe aldanacak mısın, yoksa gerçeği mi bulacaksın; idrak edenin kapısına mı gideceksin, yoksa idrak etmeyenin mi; görenin mi, yoksa görmeyenin mi kapısına baş koyacaksın?
İnsanın başına bir iş gelirse; önce kendi kendine kurtulmaya çabalar; muvaffak olamayınca etraftan yardım istemeye koyulur. Padişahlara gider, rütbe sahiplerine yalvarır. Zenginlere koşar, hal sahiplerine gider, dua ister, himmet ister. Eğer hasta ise doktora gider şifa arar.
Bununla da kurtulamayacağını anlayınca Allah'a döner. Eğer kendi işini yapabilseydi, halka dönmeyecekti. İşini halkta bitirebilseydi; Hakk'a dönmezdi.

Burada da arzusu biraz geç kalmaya başlar. Fakat gidecek başka hiçbir yeri kalmamıştır. Durur yalvarmaya başlar. Dua eder, sena eder, ihtiyaçlarını teker teker sayar, yalvarır… Sonra bu halden de usanır; yaptığı dua ve niyazın işe yaramadığını zanneder. Bu kere dua da dâhil her şeyi bırakır. Saf temiz bir halde beklemeye başlar.
Bu kez kader-i ilahi (Allah'ı emri) neyse o zuhura gelir. Olacak olur, her şeyde Allah'ın kudretini, kuvvetini sezer.
Hakk'ın işinden başka şey görmez. Gözü O'nu görür, kulağı O'ndan işitir. Başka bir şey görse veya işitse, O'nun için görür ve O'nun için işitir… Her halde Hak'la mutmain olur. O'nun sözüyle ünsiyet peyda eder. Daima O'nun zikrine koşar. Kuvvetini Hak'tan alır. O'na tevekkül eder. Yolunu O'nun marifet nuruyla bulur…
Âdemoğlu'nun kalbi, hayır ve şer, izzet ve zillet, zenginlik ve fakirlik halleri ile istikametini bulur. Bu haller durmadan değişir. Bu değişiklik arasında kul, bütün nimetin Allah tarafından olduğunu anlar ve şükür yolunu tutar. Burada şükrün gerçek manası, tam manasıyla taattir.

Dilin ve diğer duyguların İlahi kudret önünde sesini kesmesi ve itiraz göstermeden bütün hallere sabırla karşı koymasıdır.
İman sahibinin bir adımı şükür, diğeri sabır olursa muvaffakiyet onu takip eder. Ve Şah'ın kapısını hemen görür…
Oğul! İmtihandan ve imtihana sabretmekten kaçınma! Ne imtihansız olur, ne de ona sabretmemek. Dünyanın yaradılışı senin hatırın için nasıl değişebilir! Varlıkların en hayırlıları olan peygamberler bile hep imtihan edilegelmişlerdir.
Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) Allah'ın en sevgili kuluydu ve her şey O'nun için yaratılmıştı. O bile vefat edinceye dek fakirlikle, ihtiyaçla, açlıkla, savaşla ve insanların türlü eziyetleriyle sınandı.
Allah'ın ruhu ve kelimesi olan, varlık sebebi bir erkek olmayan, anadan doğma körü ve alaca hastasını iyileştiren, ölüleri bile dirilten ve duası makbul olan Hz. İsa'nın da kavmi başına bela olmuştu. Annesine iftira ediyorlar ve onu tartaklıyorlardı.
Neticede o ve havarileri onlardan kaçtılar. Ne ki, yine yakaladılar, dövüp işkence ettiler. Hz. İsa'yı asmaya kast ettiler. Ama Allah O'nu onların elinden kurtardı ve yerini düşmanlarına gösteren havariyi astırdı.

Hz. Musa'nın da başına nice sıkıntılar geldi. Hâsılı; peygamberlerden her birinin kendine mahsus bir imtihanı olmuştur.
Allah, en sevdiği kullar olan peygamberlerine bile böyle muamele etmiştir. Peki ya sen kimsin ki, Allah'ın sen ve dünya hakkındaki bilgisini değiştirmesini istiyorsun!
(Hz. Yusuf) Kardeşlerine topluca baktı, aralarında Bünyamin'i fark etti ve ona merhameti kabardı. Onları bir masaya oturttu ve kardeşi Bünyamin'i yanına alarak onunla birlikte yemek yedi.
Yemeği bitirdikleri zaman Bünyamin'in kulağına, "Ben kardeşin Yusuf'um" diye fısıldadı ve Bünyamin bu habere çok sevindi.
Sonra Hz. Yusuf; "Seni bir şey çalmış gibi gösterip hırsızlıkla suçlamak istiyorum. Bu musibete sabret" dedi.
Kardeşleri, Hz. Yusuf'un Bünyamin'e gösterdiği ilgiye şaşırmış ve Yusuf gibi onu da kıskanmışlardı. Yusuf, Bünyamin'in hırsızlığını ve ayıbını ispatlayıp, kardeşlerini memleketlerine gönderdikten sonra, ona hak ettiği değeri verdi ve onu kendisine yaklaştırdı.
Mü'min de böyledir. Allah onu has kulları arasına alınca bela ve sıkıntılarla onu imtihan eder. Sıkıntılara sabrettiği zaman ise ona ikramda bulunur ve onu kendisine yaklaştırır."
Çoğunuz münafık olduğu halde ihlaslı olduğunu iddia ediyor. İmtihan olmasaydı, herkes iddia ettiği şeyi alırdı. Kim hilm sahibi olduğunu iddia ediyorsa, onu öfkelendirerek imtihan ederiz. Kim de cömert olduğunu iddia ediyorsa onu da kendisinden talepte bulunarak imtihan ederiz.
Yazık ki, hiçbir bedel ödemeden pek çok şeye sahip olmayı istiyorsunuz. Bu yolla hiçbir şey elde edemezsiniz. Önce bedeli ödeyin ki, karşılığında bir şey alabilesiniz." (Abdülkadir Geylani Hazretleri)













































































