Ortadoğu'da yaşanan gelişmeleri değerlendirirken çoğu zaman şu soruyla karşılaşıyoruz: Nükleer güç kimde olacak, kimde olmayacak? Bu sorunun cevabı çoğu zaman teknik ya da hukuki bir mesele gibi sunulsa da gerçekte meselenin özü çok daha siyasidir. Çünkü dünyada bazı devletlerin nükleer silaha sahip olması "doğal" kabul edilirken, bazı devletlerin bu güce ulaşması uluslararası kriz olarak görülmektedir. Bu çelişkinin kendisi bile aslında küresel sistemin nasıl işlediğini göstermeye yetmektedir. Resmî olarak bakıldığında dünyada nükleer silahların yayılmasını sınırlamak amacıyla oluşturulmuş uluslararası anlaşmalar vardır. Ancak fiilî durum incelendiğinde bu kuralların herkes için aynı şekilde uygulanmadığı görülür.
Dünyada bu kuralları çoğu zaman uluslararası hukuk değil, güç dengeleri belirlemektedir. Kendisini dünyanın düzen kurucusu ve jandarması olarak gören bazı devletler, küresel güvenlik mimarisini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktadır. Böyle bir tabloda eşitlikten söz etmek zorlaşmaktadır. Çünkü güç sahibi olan aktörler kendi güvenliklerini mutlak bir hak olarak görürken, diğer devletlerin güvenlik arayışını tehdit olarak değerlendirebilmektedir.
Bugün Ortadoğu'da yaşanan gerilim de bu çelişkili yapının bir sonucudur. Bölgedeki birçok kriz ilk bakışta güvenlik ya da ideoloji ekseninde açıklansa da gerçekte meselenin merkezinde çoğu zaman enerji kaynakları ve stratejik geçiş yolları bulunmaktadır. İran üzerinden yükselen gerilim de bu açıdan değerlendirildiğinde yalnızca nükleer program tartışmasıyla açıklanabilecek bir mesele değildir. Ortada çok daha geniş bir jeopolitik rekabet ve kaynak mücadelesi vardır.
Bu nedenle Ortadoğu'daki her askeri kriz yalnızca güvenlik tartışması değil, aynı zamanda küresel güç mücadelesinin bir yansımasıdır. Bu rekabetin en aktif aktörlerinden biri Amerika Birleşik Devletleri'dir. ABD uzun yıllardır küresel sistemin belirleyici gücü olarak hareket etmekte ve uluslararası krizlere çoğu zaman proaktif müdahalelerde bulunmaktadır. Bugün Washington yönetiminin Ortadoğu politikası da büyük ölçüde bu anlayışın bir yansımasıdır. ABD'nin başındaki Donald Trump ise bu yaklaşımı daha açık ve daha sert bir dille ifade eden bir siyasetçi olarak dikkat çekmektedir. Trump yönetimi dış politikada birçok durumda üç temel kurala dayanan bir yaklaşım sergilemektedir: güç kullanma tehdidi, ekonomik baskı ve stratejik kaynakların kontrolü.
Bu tabloda ABD'nin en önemli bölgesel partnerlerinden biri de İsrail'dir. İsrail yönetimi ise Ortadoğu'ya ilişkin politikalarını kendi teolojik perspektifi ile temellendirmektedir. Bu anlayışa göre bölge üzerinde tarihsel ve dini bir hak iddiası ortaya konulmakta ve bu yaklaşım çoğu zaman uluslararası itirazlara kapalı bir tutumla savunulmaktadır. Böyle bir perspektif, zaten kırılgan olan Ortadoğu dengelerini daha da karmaşık hale getirmektedir.
Bütün bu gelişmeler karşısında Türkiye'nin yapması gereken en önemli şey, meselelere başka devletlerin perspektifinden bakmak değil kendi bağımsızlık ve egemenlik anlayışı çerçevesinde değerlendirme yapmaktır. Türkiye'nin güvenliği ve geleceği, başka ülkelerin stratejik hesaplarının bir parçası haline gelmemelidir. Türkiye kendi jeopolitik konumunun farkında olan, bölgesel dengeleri dikkatle analiz eden ve ulusal çıkarlarını merkeze alan bir politika izlemek zorundadır.
Bu noktada Türkiye için en sağlam referanslardan biri Cumhuriyet'in kurucu felsefesinde yer alan temel dış politika ilkesidir: "Yurtta sulh, cihanda sulh." Bu ilke yalnızca barış temennisinden ibaret değildir. Aynı zamanda güçlü ve bağımsız bir devlet anlayışının ifadesidir. Çünkü barış politikası ancak güçlü ve meşru bir devlet iradesiyle sürdürülebilir.
Gerçek barışın temeli iki unsura dayanır: haklı olmak ve güçlü olmak. Haklılık uluslararası meşruiyeti sağlar, güç ise bu meşruiyeti koruyabilecek kapasiteyi oluşturur. Türkiye'nin önünde duran temel görev de tam olarak budur. Hem haklılığını koruyan hem de gücünü geliştiren bir devlet politikası.
Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler bir kez daha göstermektedir ki dünya siyaseti yalnızca ideallerle değil güç dengeleriyle de şekillenmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin hem kendi güvenliğini hem de bölgesel barışı koruyacak dengeli bir strateji izlemesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü bağımsızlığını koruyan devletler ancak kendi aklıyla hareket eden devletlerdir.
- Koçları çarpıştırmak istiyorlar / 16.03.2026
- İran lokma değil / 15.03.2026
- Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” çıkışı ve iç cephe meselesi / 10.03.2026
- Modern savaşın yeni yüzü ve Türkiye’nin bağımsızlık sınavı / 09.03.2026
- Savaş / 08.03.2026
- Konya denince… / 27.02.2026
- Elazığ Ziyaretleri: Yeniden İnşa mı, Yeniden Kalkınma mı? / 26.02.2026
- Malatya: Depremin ardından bir şehrin ruh hâli / 25.02.2026
- Dünya Çözüm Arıyor: Milli Ekonomi Modeli-10 Türkiye İçin Çıkış Yolu: Şimdi Milletin Karar Zamanı / 24.02.2026




























































