logo
12 AĞUSTOS 2026

Terefi kırmak: Olanı bölüşmek yetmez, pastayı büyütmek lazım

12.08.2026 00:00:00
 

İbn Haldun'un devletlerin çöküşüne dair tezini bugünün Türkiye'sine uyguladığımız ilk yazımızda beş alamet saymış, her birinin ne ölçüde gerçekleştiğini tartışmıştık. Ardından o teşhise madde madde cevap vermeye başladık: dün, alametlerin ilki olan asabiyenin çözülmesini ele almış, çözüm olarak ortak mefkûre fikrini koymuştuk. Bugün ikinci maddenin, yani terefin — rahat, refah, bolluk içinde yaşamak, lüks, şatafat ile şımarma — çözümünü konuşacağız.

İkinci alamette teşhis şuydu: Türkiye'de çok az bir azınlık ve çoğunlukla da kamunun istismarıyla zenginleşmiş bir grup bu görüntüyü vermektedir. İbn Haldun'un aksine Türkiye'de refahın çürüttüğü bir toplum yok; refahı hiç görmeden bölünmüş bir toplum var. Tabanda bolluk değil borç birikti, tepede üretimden değil imtiyazdan beslenen bir katman oluştu.

O halde asıl mesele, küçülen bir pastayı bölüşmekten daha ziyade refahı üretmektir. Tabiki adaletli gelir dağılımını sağlamak devletin ana görevlerinden biridir. Ama devletin asıl ana görevi geliri büyütmektir. Ama nasıl? Bugün bunu açıklamaya çalışacağım.

Cumhuriyeti kuranlar bunu ilk günden anlamıştı. Kurtuluş Savaşı'nın topu susalı henüz aylar olmuşken, Lozan'da masa hâlâ kuruluyken, 17 Şubat 1923'te İzmir'de İktisat Kongresi toplandı. Ülkenin dört bir yanından çiftçi, tüccar, işçi ve sanayici temsilcileri bir salonda toplandı. Atatürk sözleri bize ışık tutuyor: "Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa husule gelen zaferler payidar olamaz, az zamanda söner."

Bu bir öngörü değil, bir ders programıdır. Dün anlatmaya çalıştığımız istiklalin gövdesi buradadır.

Peki hedef nedir? Prof. Dr. Haydar Baş, Millî Ekonomi Modelinde bu soruya iki kelimeyle cevap verir: sürekli büyüme ve tam istihdam. Ekonominin amacı ne bütçeyi denkleştirmek, ne enflasyonu tek başına bir hedefe indirmek, ne de birilerinin kâr marjını korumaktır. Amaç, çalışabilecek durumdaki her insanın iş bulduğu ve üretimin kesintisiz büyüdüğü bir düzendir. Diğer her şey bunun aracıdır.

Bugün nerede olduğumuzu görelim. 2026'nın ilk yarısında ihracatımız 136 milyar dolar, ithalatımız 189 milyar dolar; dış ticaret açığı 53 milyar dolar. İthalatın yüzde 71,4'ü ara malı. Ve tablonun en can alıcı rakamı şu: ara malı ithalatının ihracata oranı yüzde 99'a yaklaştı. Yani yüz liralık mal satabilmek için doksan dokuz liralık girdi ithal ediyoruz. Yüksek teknolojili ürünlerin ihracatımızdaki payı yüzde 4,4; ithalatımızdaki payı yüzde 12,1. Teknolojiyi satmıyoruz, satın alıyoruz.

Böyle bir yapıda ne kadar çalışırsanız çalışın zenginleşemezsiniz. Terleyen biziz, kâr eden başkası.

Devlet hakem olmalıdır, seyirci değil. Piyasa kendi haline bırakıldığında sermaye en kolay kâra koşar; Türkiye'de bu yol gayrimenkul, faiz ve ihaledir. Devletin görevi bu yolu kapatıp üretimi en kârlı iş hâline getirmektir. Büyük sermaye, uzun vade ve ileri teknoloji gerektiren alanlara — özel sektörün tek başına giremeyeceği yerlere — bizzat girip yol açmaktır. Kuralı devlet koyar; sermaye kuralın gösterdiği yere akar.

Milli Ekonomi Modelinin en temel düsturlarından biri de devletin elindeki kimsede olmayan gücü yeniden tanımlamasıdır: senyoraj. Para basma yetkisi devletindir. Bu, bir imtiyaz değil egemenlik hakkıdır. Bir devlet, kendi yaratabileceği kaynağı faizle borçlanarak temin ettiğinde, egemenlik hakkını bir gelir olmaktan çıkarıp bir gider hâline getirmiş olur.

Elbette bunun bir disiplini vardır ve model bunu açıkça koyar: yaratılan kaynağın karşılığı üretim olmalıdır. Üreticiye, projesi karşılığında sıfıra yakın maliyetle sermaye açılır. Karşılığında fabrika, tarla, tezgâh ve mal çıkar. Karşılığı mal olan para ekonomiyi şişirmez, büyütür. Karşılığı olmayan para ise zaten bugün de basılıyor — sadece faiziyle birlikte.

Çünkü borçla kurulan ekonomi, sonunda borcun içinde boğulur. Rakamlar ortada: Türkiye'nin brüt dış borç stoku 2026'nın ilk çeyreğinde 518,5 milyar dolar. Merkezi yönetimin borç stoku 13,6 trilyon lirayı aştı. 2026 bütçesinde yalnızca faize ayrılan pay 2,86 trilyon lira.

Bu paranın hiçbiri fabrika olmuyor, yol olmuyor, tezgâh olmuyor. Sadece dünkü borcun bedeli olarak ödeniyor. Dışarıdan gelen sıcak parayla büyüyen ekonomi, o para gittiği gün küçülür — ve gitme kararını veren siz olmazsınız.

Cumhuriyet'in ilk yılları bunun tam tersiydi. Genç devlet, Osmanlı'nın borcunu devraldı ve o borcu 1954'e kadar ödedi. Buna rağmen dışarıdan kaynak dilenmedi; denk bütçeyle yürüdü, kendi tasarrufunu ve kendi emeğini seferber etti. Sermaye yoktu, teknoloji yoktu, tecrübe yoktu — ama Sümerbank kuruldu, Etibank kuruldu, Karabük kuruldu. Bez dokumayan ülke bez dokudu, demir dökmeyen ülke demir döktü.

Aynı yolu bizden sonra başkaları da yürüdü. Güney Kore 1960'larda Türkiye'den yoksuldu; devlet eliyle krediyi seçtiği sektörlere yönlendirdi, bugün çip üretiyor. Japonya harabeden çıktı, Çin köyden çıktı. Hiçbiri piyasanın kendiliğinden zenginleştirmesini beklemedi.

Sosyal devlet de bu düzenin yükü değil, motorudur. Bugün dört kişilik ailenin açlık sınırı 36.940 lira, net asgari ücret 28.075 lira. Alamayan halk, satamayan üretici demektir. Vatandaşının alım gücünü koruyan devlet, aslında kendi sanayisinin müşterisini korur. Üreticiye alım garantisi, çiftçiye pazar, her kesime emeklilik hakkı — bunlar sadaka değil, iç pazar mühendisliğidir.

Ve bütün bunların varacağı yer tektir: iktisadi istiklal.

Şunu açık söyleyelim. Bu dünyada masaya oturduğunuzda sözünüzün ağırlığı, ordunuzun büyüklüğünden önce bilançonuzun sağlamlığıyla ölçülür. Borçlu ülkenin sözü dinlenmez, pazarlık payı olmaz, kırmızı çizgisi ciddiye alınmaz. Alacaklısına "hayır" diyemeyen devlet, kendi dış politikasını da kendisi yazamaz.

Dün parçalanmış ve zayıf düşmüş ülkelerin akıbetini konuşmuştuk: kaynağı olup fiyatını belirleyemeyen, başkası adına savaşan, taşeronluğa mahkûm edilen ülkeler. O pozisyona düşüren şey coğrafya değil, bilançolardır. Bir ülke önce iktisaden bağımlı hâle gelir, sonra siyaseten.

İbn Haldun'un uyardığı çürüme, seçkinin milletten kopmasıydı. O bağı geri getirecek olan nasihat değil, beraber kazanmak ve beraber tüketebilmektir.

Ve dünkü mefkûre yazısında koyduğumuz hedef — bu topraklarda yaşamaktan mutlu ve müreffeh bir insan — ancak bu şekilde gerçek olur. Mutluluk bir temenni değildir; üretilen, bölüşülen ve kimseye el açmadan korunan bir refahın adıdır.

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.