logo
22 AĞUSTOS 2026

Ürettiğinin fiyatını söyleyemeyen adam (1): Türk köylüsünün girdi–çıktı makasında sıkışan hikâyesi

22.08.2026 00:00:00 / Güncelleme: 22.08.2026 01:10:41
 

Türkiye tarımı yıllardır aynı manzarayı veriyor: bereketli topraklar, çalışkan bir üretici ve buna rağmen her sabah biraz daha derinleşen bir çöküş. Son bir yılın haberlerine şöyle bir göz gezdirmek bile yeter. Bir yandan iklim vuruyor: 2026'nın yalnızca ilk altı ayında sel, don, dolu ve fırtına Türkiye genelinde yaklaşık 900 bin dekar tarım alanına zarar verdi, üstelik sigortalılık düşük olduğu için bu zararın büyük kısmı üreticinin sırtında kaldı. Öte yandan raf ile tarla arasındaki uçurum akıl almaz boyutlara ulaştı; Türkiye Ziraat Odaları Birliği'nin verilerine göre üretici ile market arasındaki fark nisanda elmada yüzde 394'e, temmuzda havuçta yüzde 461'e çıktı. Tarlada 30 kuruşa düşen karpuz, yetmiş kilometre ötede on liraya satıldı.

Bir de dışa bağımlılık var. ABD Tarım Bakanlığı raporuna göre Türkiye canlı hayvan ithalatında dünyada ikinci sıraya yerleşti, ihracatı ise sıfır. Daha çarpıcısı, 2026'nın ilk yarısında canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına 1,17 milyar dolar harcanırken, aynı dönemde hayvancılık desteklerine ayrılan kaynak 405 milyon dolarda kaldı — yani devlet, üreticiyi desteklemek için ayırdığının neredeyse üç katını ithalata ödedi.

Ama en sessiz ve en tehlikeli veri, insanın kendisinde. Tarım BAĞ-KUR'unda sigortalı çiftçi sayısı 2009'da bir milyonun üzerindeyken bugün 562 bine indi; 452 bin insan sistemi terk etti. Çiftçilerin yaş ortalaması 58'e dayandı, 18–30 yaş genç nüfusun payı yüzde 1'e geriledi. 2002'de 7,5 milyon olan tarımsal istihdam bugün 4,5 milyonun altında; yaklaşık üç milyon insan topraktan koptu. Bir zamanlar dünyada kendine yetebilen birkaç ülkeden biri olmakla övünen Türkiye, bugün ette, mercimekte, nohutta, fasulyede dışarıya muhtaç.

Bütün bunlar tablonun genel çizgileri. Ama ben bu yazıda bir adım daha insana yönelmek istiyorum: köylünün kendisine...

Tarım politikalarını, ithalat dengelerini, kur hareketlerini bir kenara bırakalım. Tarlanın başındaki adama bakalım.

O adam üretime başlarken tohumunu, gübresini, ilacını, mazotunu alır. Hepsi de çoğu dövize endeksli, hepsi peşin. Ekmeden önce cebinden çıkar bu para; çoğu zaman da cebinde olmadığı için bankadan kredi olarak alır. Sonra aylarca uğraşır. Toprağı sürer, eker, sular, çapalar, ilaçlar, hasat eder. İklimin, hastalığın, kuraklığın bütün riskini tek başına taşır. Ve bütün bunların sonunda, elindeki ürünü kaça satacağını en son gün öğrenir.

İşte köylüyü diğer bütün üreticilerden ayıran şey bu. Onun derdi tek bir ürünün fiyatı, bir yılın kuraklığı ya da kendi becerisizliği değil. Onun derdi, girdiyi dünya fiyatından alıp ürünü kendi belirleyemediği bir fiyattan satmaya mahkûm olması. Bu makasın iki ucu arasında ne kalırsa, köylünün bir yıllık emeği o kadar etmiş demektir.

Bahçeden bu kaçışın, tarlanın terk edilişinin sebebi romantik değil, çok basit: insan kazanamadığı işi bırakır. Köylünün toprağını terk etmesi, bu ülkedeki en dürüst ekonomik göstergedir.

Geçen günlerde Trakya'da buğday çiftçisiyle konuşurken bir kez daha şahit oldum. Toprak Mahsulleri Ofisi 2026 ekmeklik buğday alım fiyatını kilo başına 16,50 lira açıkladı. Peki maliyet? Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği, yağışların iyi gittiği, verimin yükseldiği bu sezonda bile bir kilo buğdayın maliyetini 15,76 lira hesapladı. Ziraat Mühendisleri Odası'nın saha çalışması 16–18 lira dedi; benim konuştuğum köylüde rakamlar 14,5-16,5 lira civarında, toprağının büyüklüğüne göre değişiyor. Yani fiyat, maliyetin ya biraz üstünde ya açıkça altında. Emek, sermaye, risk, hepsi karşılıksız. Ve maliyet öyle oynak ki: bir çiftçi mazotu 6 Mart'ta 49 liraya alırken, bir ay sonra 78 liradan almak zorunda kaldı. Diyarbakır'da, Mardin'de köylünün özeti tek cümle: bir kilo buğdayla bir ekmek alamıyorlar.

Başka bir ürün, mısır. Saha hesabıyla bir kilo mısırın maliyeti yaklaşık 14 lira; üreticinin zarar etmemesi için eline en az 17,5 lira geçmesi gerekiyor. Oysa geçen yıl taban fiyat 11,30 açıklanmış, köylü 10 liradan zor satmıştı. Maliyet 14, piyasa 10 — arada köylünün bir yılı. Üstüne bir de ithalat: Türkiye'nin yıllık mısır açığı üç milyon ton dolayında ve bu açık her yıl ithalatla kapatılıyor — tam da köylü kendi mısırını hasat ederken. Bir üreticinin sözü her şeyi anlatıyor: ektiği tohumdan, serptiği gübreden zarar ettiğini, bir daha ekmeyeceğini söylüyor.

Ayçiçeği. Açıklanan fiyat, yüzde 44 yağ oranlı ürün için 35,50 lira; stopaj kesilince üreticinin eline 34,79 lira geçiyor, düşük yağ oranında 30–33 liraya iniyor. Üreticiye göre nefes alabilmesi için fiyatın en az 40–45 lira olması gerekiyor. Mazot 80 lirayı, tohum kilosu 1.350 lirayı bulmuşken bu fiyat geçim eşiğinin altında. Sonuç davranışta görülüyor: çiftçi ayçiçeğini bırakıp kanolaya kaçıyor, üretim bir sezonda yüzde 12 daraldı.

Hayvancılıkta da makas birebir aynı: Ulusal Süt Konseyi tavsiye fiyatını 24,30 liraya çekerken, üreticinin kendi örgütü TÜSEDAD çiğ süt maliyetini 28 liraya olarak hesapladı. Köylü sütü de maliyetinin altına satıyor.

Bütün bu tablonun altında tek bir gerçek yatıyor: köylü, ürününü hangi fiyata satacağını bilmeden üretmek zorunda kalan tek üretici grubu… Dahası, satacak güvenli bir kapısı da yok. Hasat döneminde Toprak Mahsulleri Ofisi'nin kapıları kilitleniyor; bir ziraat odası başkanının deyişiyle, çiftçilerin ancak yüzde 5'i ürününü TMO'ya verebiliyor. Randevu sırası, kota, geciken ödeme derken nakde muhtaç köylü tüccara mecbur kalıyor. Tüccar da bunu bildiği için TMO'nun 16,50'lik fiyatını değil, kendi dayattığı 13–13,5 lirayı ödüyor.

Problemin kökü burada. Köylü, üretimin bütün maliyetini ve bütün riskini önden yüklenip, karşılığında hiçbir fiyat güvencesi almayan; sonunda ürününü zararına, üstelik en güçsüz olduğu anda, kendisinden çok daha güçlü bir alıcıya vermek zorunda kalan adamdır.

Bu noktada durup şunu sormak istedim: acaba bu, kimsenin çözemediği, karmaşık, esrarengiz bir problem mi? Yoksa cevabı ortada da uygulanmıyor mu?

Bunu ölçmek için basit bir deney yaptım. Yukarıdaki teşhisi hiçbir yönlendirme içermeyen, tarafsız bir soruya indirgedim: "Türkiye tarımına ve köylüsüne dışarıdan baktığında, çözülmesi gereken tek bir temel problem seçmen gerekse bu ne olurdu ve nasıl çözerdin? En fazla üç cümle." Sonra bu soruyu, birbirinden bağımsız dört ayrı yapay zekâya sordum: ChatGPT, Gemini, Grok ve DeepSeek.

Dördü de saniyeler içinde cevap verdi.

ChatGPT, temel problemi "üreticinin ürününün maliyetini ve satış fiyatını öngörememesi" olarak koydu; çözüm olarak devletin stratejik ürünlerde üretim başlamadan taban alım fiyatını ilan edip alım garantisi vermesini önerdi. DeepSeek, meseleyi "katma değerin köylüde kalmaması" diye tanımladı ve çözümü kooperatifleşmeyi zorunlu bir şart olarak koyarken alımından pazarlamaya kadar tüm zinciri köylünün ortak gücüyle yönetmesi gerekir diye özetledi. Grok, "aşırı parçalı ve küçük ölçekli arazi yapısını" işaret etti; çözümü arazi toplulaştırması ve güçlü üretici kooperatifleriyle ölçek ekonomisi kurmak gerekir dedi. Gemini de aynı yere, parçalanmış arazi ve yüksek girdi maliyetine dikkat çekti; çözümü toplulaştırma ve kooperatifler altında birleşme olarak sıraladı.

Bu dört cevaba birlikte bakınca insan ne diyeceğini bilemiyor. Dört farklı şirketin, dört farklı yapay zekâsı, hiçbir yönlendirme olmadan, on dakikada, aynı kapıya çıktı: kooperatif, örgütlülük, fiyat kesinliği. Kimi meseleyi "köylü fiyatını bilmiyor" diye açıkladı, kimi "değeri elinden alınıyor" dedi, kimi "toprağı çok küçük" dedi, ama çözümde hepsi aynı yerde buluştu.

Şimdi asıl soru şu: Eğer temel bir yapay zekâ bile bu problemin çözümünü saniyeler içinde söyleyebiliyorsa, biz kırk yıldır bu kadar ziraat mühendisiyle, bu kadar tarım örgütüyle, bu kadar kurulla, bu üç cümlelik cevabı neden uygulayamadık? Demek ki mesele bilgi değil. Çözüm kimsenin sırrı değil; ortada, apaçık. O halde problem, bilmemek değil, yapmamak. Bu da bizi çok daha rahatsız edici bir yere götürüyor: eğer çözüm biliniyor da yapılmıyorsa, mevcut düzen birilerinin işine yaradığı için yapılmıyordur. 

Yarın çözüm kapısını aralamaya çalışalım...

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.