logo
11 EYLÜL 2026

Uzayda silahlanma-1: Yukarısı sandığınız kadar uzak değil

11.09.2026 00:00:00 / Güncelleme: 11.09.2026 05:56:11
 

Geçtiğimiz temmuz ayında Avrupa Havacılık Emniyeti Ajansı, uydu navigasyon sinyallerinin en çok bozulduğu bölgelerin sıralamasını yayımladı. Listede Varşova vardı, Tallinn vardı, Helsinki ve Vilnius vardı. Savaşa komşu şehirler, beklenen isimler. Bir de Ankara ve İstanbul vardı. Listede Ankara ve İstanbul'u görünce ne oluyor uzayda dedim.

Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği'ne göre 2023 ile 2025 arasında uydu sinyali karıştırma olayları yüzde 67, sahte sinyal gönderme yüzde 193 arttı. Üç yılda neredeyse üçe katlandı. Bu bir arıza değil. Yukarıda süren bir mücadelenin aşağıya sızan kenarı. 

Ama meseleyi doğru anlatmak için iki büyük yanlış anlamayı düzeltmek gerekiyor.

Birinci yanlış: Uzay uzaktır. "Uzay" deyince zihnimizde beliren görüntü bellidir. Samanyolu'nun kolları, ışık yılları ötedeki galaksiler, sonsuzluk. Bu dizinin konusu olan uzay, o uzay değil.

Uluslararası kabule göre uzay, deniz seviyesinden 100 kilometre yukarıda başlar. Yatay düşünün: bir saatlik otoyol yolculuğu. Fark şu ki bu mesafe dikey. Bugün üzerinde kavga edilen bölge biraz daha yukarısı. Alçak yörünge kabaca 300 ile 2.000 kilometre arasında. Elon Musk'ın Starlink uyduları 340 ile 570 kilometre arasında dönüyor. Yani İstanbul ile Ankara arası mesafe kadar bir yükseklikte. Amerika'nın yeni füze kalkanı için tasarladığı önleyiciler de 300 ile 500 kilometre arasına yerleşecek.

Bir de jeostatik kuşak var, 35.786 kilometrede. Orada uydular dünyanın dönüş hızıyla döndüğü için gökyüzünde sabit görünür. Haberleşme ve erken uyarı uyduları oradadır.

Bu iki adres arasındaki fark, silahlanmanın nasıl şekillendiğini de açıklıyor. Alçak yörüngede uydular saatte 27 bin kilometre hızla ve binlercesi birden dönüyor. Orada tek bir uyduyu vurmanın anlamı yok; sürüyü ancak sinyalinden boğabilirsiniz. Ankara semalarında olan tam olarak budur. Jeostatik kuşakta ise uydular yavaş, pahalı ve öngörülebilir bir noktada asılı durur. Orada oyun farklı oynanır: yanına sokul, incele, gerekirse yakala.

Kısacası uzay silahlanması sonsuzlukta geçmiyor. Gezegenin etrafındaki ince bir kabukta, tam tepemizde geçiyor.

İkinci yanlış: Uzay barışçıldı. Genellikle şöyle anlatılır: uzay bilim için kullanılan barışçıl bir alandı, son yıllarda silahlandı.

Doğru değil. Uzay ilk gününden itibaren askerîydi.

1957'de Sputnik'i taşıyan roketin adı R-7'ydi ve uydu fırlatıcısı olarak tasarlanmamıştı. Sovyetler Birliği'nin ilk kıtalararası balistik füzesiydi. Dünyanın "uzay çağı" diye kutladığı an, aslında Moskova'nın Washington'a nükleer başlık gönderebileceğini ilan ettiği andı. İlk astronotlar da bilim insanı değil, askerî pilotlardı.

Beş yıl sonra Amerika daha ileri gitti. 9 Temmuz 1962'de Pasifik'teki Johnston Adası'nın üzerinde 1,4 megatonluk bir termonükleer başlık patlattı. Testin adı Starfish Prime'dı. Şimdi patlamanın yüksekliğine dikkat edin. 400 kilometre. Az önceki rakamlara dönün. Starlink 340 ile 570 kilometre arasında. Uluslararası Uzay İstasyonu yaklaşık 400 kilometrede. Altın Kubbe önleyicileri 300 ile 500 kilometre arasına gelecek.

Yani Amerika o bombayı, bugün insanlığın uydularının en yoğun döndüğü kuşağın tam ortasında patlattı. Boş bir yerde değil. Bugün üzerinde kavga ettiğimiz yerde. Hawaii'de sokak lambaları söndü, telefon hatları çöktü, gökyüzü Yeni Zelanda'ya kadar renklendi. Ama asıl hasar yukarıda yaşandı. Patlama dünyanın etrafında yapay bir radyasyon kuşağı yarattı; NASA'nın kayıtlarına göre izleyen aylarda yedi uydu, esas olarak güneş panelleri bozularak öldü. O tarihte yörüngede yirmi beş civarında uydu vardı. İnsanlığın uzaydaki varlığının yaklaşık üçte biri, tek patlamayla silindi. Ölenlerden biri, patlamadan bir gün sonra fırlatılan Telstar'dı. Atlantik'in iki yakası arasında ilk kez televizyon görüntüsü aktaran uydu, beklenenin yüz katı radyasyon dozuna maruz kaldı ve Şubat 1963'te sustu.

"Uzayda nükleer silah patlatılırsa ne olur" sorusunun cevabı bu yüzden teorik değil. Altmış dört yıldır elimizde deneysel veri var: patlatanın kendi uyduları dahil, herkesinki ölür.

Sovyetler başka yoldan gitti. 1974'te fırlattıkları Salyut-3, kamuoyuna sivil bilim laboratuvarı diye tanıtılmıştı. Gerçekte adı Almaz-2 olan askerî bir istasyondu ve karnına, bir bombardıman uçağının kuyruk topundan uyarlanmış 23 milimetrelik top monte edilmişti. Görevin sonunda, istasyon boşaltıldıktan sonra yerden komutla ateşlendi. İnsanlık tarihinde uzayda ateşlenmiş tek top budur.

Ve resmî tanımına dikkat edin: savunma silahı. Silahlanma yarışları hiçbir zaman "saldıracağım" diye başlamaz. Her zaman "kendimi savunacağım" diye başlar. Sovyetler topu savunma için yapmıştı. Amerika kalkanı savunma için kuruyor. Çin uydularını enkaz temizliği için gönderdiğini söylüyor. Almanya "koruma uyduları" istiyor. Kimse saldırgan olduğunu söylemiyor.

Ama savunma sistemleriyle silahlar arasında sanıldığı kadar kalın bir duvar yok. Aslında hiç duvar yok. Şubat 2008'de Amerika, arızalanmış bir casus uydusunu yörüngede vurdu. Kullandığı araç, uydu vurmak için üretilmiş özel bir silah değildi. Donanmasının füze savunma sistemiydi. Balistik füzeleri durdurmak için tasarlanan Aegis, yazılımı değiştirilerek uydu avcısına dönüştürüldü ve işe yaradı.

Mantık basit. Saatte 25 bin kilometre hızla gelen bir füze başlığını yakalayabilen araç, saatte 27 bin kilometreyle giden bir uyduyu da yakalar. Fizik bunlar arasında ayrım yapmaz. Ayrımı yapan tek şey, o gün kimin neyi hedef gösterdiğidir. Bu yüzden Altın Kubbe için Washington'daki uzmanların kullandığı ifade "gizli karşı-uzay kabiliyeti"dir. Yörüngeye konacak binlerce önleyici, bir füzeye yönelmesi için de bir uyduya yönelmesi için de aynı donanımı taşır.

Ders şu: Uzayda hiç kimse silah üretmiyor. Herkes savunma sistemi üretiyor. Ve o savunma sistemlerinin hepsi silah.

Peki uzay neden bir savaş alanına dönüşmedi? Cevap 1967'de. İki süper güç, birbirinden yeterince korktuğu için kendine bir fren koydu: Uzay Antlaşması. Yörüngeye nükleer silah ve kitle imha silahı yerleştirmek yasaklandı. Bu fren tuttu. Soğuk Savaş'ın en gergin yıllarında bile hiçbir devlet yörüngeye kalıcı silah koymadı. Altmış yıl boyunca insanlık, tepesindeki o ince kabuğa dokunmadı.

Bugün olan şey uzayın silahlanması değil. Altmış yıldır bunu engelleyen frenin sökülmesi. Amerika, Ocak 2025'te Altın Kubbe'yi ilan etti; açıklandığında 175 milyar dolar denmişti, Kongre Bütçe Ofisi Mayıs 2026'da yirmi yıllık maliyeti 1,2 trilyon dolara güncelledi ve bunun yüzde 70'i yörüngeye konacak önleyicilere ait. Çin, Shijian-21 ve Shijian-25 adlı iki uydusuyla jeostatik kuşakta bir yılı aşkın süre yaklaşma ve kenetlenme denemeleri yaptı, tek kelime açıklama yapmadı. Rusya için Amerikan istihbaratının iddiası daha ağır: yörüngeye nükleer bir uydu-avcısı yerleştirme programı. Moskova reddediyor, ama Baltık ve Karadeniz'deki sinyal karıştırma tartışmasız. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise Kasım 2025'te uzayın artık bir sığınak olmadığını, savaş alanına dönüştüğünü söyledi ve arkasına 4,2 milyar euro koydu.

Herkes silahlanmaya karşı olduğunu söylüyor. Ama herkes silahlanıyor. 1967'de o freni koyanlar, aynı kelimeleri söylerken frene basıyorlardı. Bugün aynı kelimeler söyleniyor ama ayaklar gazda.

Peki bu bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü uzay artık bir keşif alanı değil, modern hayatın omurgası. Bankamatikten para çektiğinizde işlemin zaman damgası uydudan gelir. Borsadaki alım satımlar uydu saatiyle sıralanır. Marketteki domatesin tarlasından rafa gelmesi, kargonuzun rotası, uçağınızın inişi, elektrik şebekesinin dengesi, cep telefonu baz istasyonlarının senkronizasyonu — hepsi yukarıdaki birkaç yüz kilometreye bağlı. Kimse "uydu kullanıyorum" diye düşünmez, ama gün içinde onlarca kez kullanır.

İşte bu yüzden uzayda üstünlük kurmak, uzayla ilgili bir mesele değil. Bir ülkenin ekonomisini, ordusunu ve gündelik hayatını tek bir hamleyle karartabilme gücü demek. Karşı tarafın uydularını kör eden, sinyalini boğan ya da imha eden bir devlet, o ülkeyi bombalamadan felç edebilir. Modern bir ordu, uydusuz kaldığı anda göremez, konuşamaz, nişan alamaz.

Türkiye bu denklemin dışında değil. Gözlem ve haberleşme uydularımız var; ama Ankara ve İstanbul'un o listede olması gösteriyor ki etkiye maruz kalıyoruz ve karşılık verecek bir aracımız yok. Bu dizinin sonunda bunun ne anlama geldiğini konuşacağız.

Şimdilik şu kadarını aklımızda tutalım: 400 kilometre yukarıda bir kere bomba patladı ve o gün yörüngedeki yirmi beş uydunun üçte biri öldü. Bugün orada on binlerce uydu var ve hayatımızın tamamı onlara bağlı.

Yarınki yazıda üç ordunun doktrinini yan yana koyacağız: Çin'in "göğün kontrol hakkı", Rusya'nın "savaş uzayda başlar", Amerika'nın "uzay üstünlüğü". Üçü de aynı şeyi söylüyor. Üçü de diğerini suçluyor.

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.