logo
14 AĞUSTOS 2026

Vergi makasını düzeltmek: Devletin tek gelir kalemi vergi olmamalı

14.08.2026 00:00:00
 

İbn Haldun'un çöküş tezini bugünün Türkiye'sine uyguladığımız ilk yazıda beş alamet saymıştık. Sonra teşhise madde madde cevap vermeye başladık: Asabiyenin çözülmesine ortak mefkûreyi, terefe Milli Ekonomi Modelini, zulme kuvvetler ayrılığını koyduk. Bugün dördüncü maddeyi, vergi ve hazine meselesini konuşacağız.

Teşhis şuydu: 2026'nın ilk yarısında gelir vergisi tahsilatının yaklaşık yüzde 92'si stopajla, yani maaş cebe girmeden kesilerek toplandı. Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 59,30. Bütçede faize ayrılan pay 2,86 trilyon lira — sosyal yardımlara ayrılan 917 milyar liranın üç katından fazla. Ve altı ayda kesilen para cezaları 1 trilyon 251 milyar liraya ulaşırken, tahsil edilebilen kısım yalnızca yüzde 11,2.

İbn Haldun bu son tabloya ayrı bir ad verir: mükûs. Devletin meşru vergiden umduğunu bulamayınca başvurduğu olağandışı tahsilat. Mukaddime'nin uyarısı nettir: mükûsun arttığı yerde üretim durur, üretimin durduğu yerde devlet küçülür.

Ve biz bu filmi daha önce izlemiştik.

İbn Haldun teoriyi yazdı; Osmanlı onu yaşadı. Devlet, vergiyi kendi memuruyla toplamak yerine iltizam usulüne geçtiğinde iş çığırından çıktı. Mültezim, belli bir bölgenin vergisini toplama hakkını hazineye peşin ödeyerek satın alıyor, sonra o parayı köylüden fazlasıyla çıkarmaya bakıyordu. Vergi böylece bir hizmetin karşılığı olmaktan çıkıp bir tahsilat imtiyazına dönüştü. Sonuç, Anadolu'da yüzyıllar süren huzursuzluk ve nice isyanın en önemli sebeplerinden biri oldu — çünkü köylü, ürününü değil, ürününün üzerindeki hakkı kaybetmişti.

Sonra savaşlar geldi, bütçe yetmedi. 1854'te Kırım Savaşı sırasında ilk dış borç alındı; Paris ve Londra'dan gelen para İstanbul'da bir bayram havası estirdi. Yirmi yıl içinde borçların anaparası bir yana, faizleri bile ödenemez hâle geldi. Devlet 1875'te iflasını ilan etti.

Ve 1881'de fatura kesildi. Muharrem Kararnamesi ile Düyûn-ı Umûmiye İdaresi kuruldu. Tuz, tütün, damga, müskirat, balık avı ve ipekten alınan vergilerin geliri doğrudan alacaklılara bağlandı. Bu gelirleri toplama yetkisi de artık Osmanlı maliyesinde değildi. İdarenin yedi kişilik meclisinin yalnızca biri Osmanlı tebaasındandı; başkanlık, beşer yıllık dönemlerle İngiliz ve Fransız delegeler arasında el değiştiriyordu. Üstelik bu idare sadece vergi toplamıyor, gelir kaynaklarını işletme hakkına da sahip oluyordu.

Yani devlet, önce bütçesini, sonra vergisini, en sonunda da egemenliğinin bir parçasını kaybetti. Ve bu kayıp halka en ağır şekilde yansıdı: hazineye giden gelir azaldıkça halkın sırtına yeni vergiler bindi. Şu rakam her şeyi özetliyor: 1854'te alınan ilk dış borcun son taksiti, 1954'te ödendi. Tam bir asır. Bir neslin aldığı borcu üç nesil ödedi.

Birinci yazıda "masaya zayıf oturanın payını karşısındaki belirler" demiştik. Düyûn-ı Umûmiye, bu cümlenin bizim tarihimizdeki en açık ispatıdır. Ve bugün bütçesinin 2,86 trilyon lirasını faize veren bir Türkiye'nin bu hatırayı unutma lüksü yoktur.

Peki bugün ne yapmalı? Önce şunu görelim: yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.

Tartışma hep aynı yerde dönüyor: Vergi nasıl daha adil toplanır, oranlar ne olmalı, kim ne kadar ödemeli. Oysa asıl soru bu değil. Asıl soru şudur: bir devletin tek ciddi gelir kalemi neden vergi olsun?

Çünkü öyle değildi. O hâle getirildi. 2003-2018 arasında 101 kamu kuruluşu, 10 liman, 90 elektrik santrali ve 37 maden sahası özelleştirildi. Kâr getiren ne varsa satıldı. Bir varlık bir kez satılır; geliri bir kez alınır. Geriye tek esnek kalem kalır: vergi ve ceza. Yani fatura, dönüp dolaşıp millete çıkar.

Bu bir kader değil, bir tercihin sonucudur. Ve tercih değiştirilebilir.

Birinci kaynak: Senyoraj. Milli Ekonomi Modelinde Prof. Dr. Haydar Baş bu olguyu bir bağımsızlık göstergesi olarak ortaya koymuştur. Para basma yetkisi devletindir. Bu bir imtiyaz değil, egemenlik hakkıdır. Bir devlet, kendi yaratabileceği kaynağı faizle borçlanarak temin ettiğinde, egemenlik hakkını bir gelir olmaktan çıkarıp bir gider hâline getirir. Bugün bütçeden faize giden 2,86 trilyon lira, tam olarak bu tercihin bedelidir.

Elbette bunun disiplini vardır: yaratılan kaynağın karşılığı üretim olmalıdır. Üreticiye, projesi karşılığında sıfıra yakın maliyetle sermaye açılır; karşılığında fabrika, tarla, tezgâh ve mal çıkar. Karşılığı mal olan para ekonomiyi şişirmez, büyütür.

İkinci kaynak: Yeraltı ve kamu varlıkları. Madenler satılmaz, işletilir. Bir maden sahasını satmak, tarlayı bir defalık kiralayıp bir daha ekmemek gibidir. Doğru olan, kaynakların devlet-millet ortaklığıyla, çoğunluk hissesi devlette kalacak şekilde işletilmesi ve gelirin bütçeye sürekli akmasıdır.

Birinci yazıda Nijer'i anlatmıştık: dünyanın en büyük uranyum üreticilerinden biri, ama kendisi dünyanın en yoksul ülkelerinden. Çünkü kaynağa sahip olmak zenginlik getirmiyor — kaynağı işletebilmek getiriyor.

Üçüncü kaynak: Üretimin kendisi. Devletin en sağlam geliri, büyüyen bir ekonomidir. İkinci yazıda verdiğimiz rakamı hatırlayalım: ara malı ithalatının ihracata oranı yüzde 99'a yaklaştı. Yüz liralık mal satmak için doksan dokuz liralık girdi ithal ediyoruz. Hammaddeyi ve yarı mamulü ham hâlde satmayı bırakıp katma değer katarak ihraç ettiğimizde, aynı madenden, aynı topraktan, aynı emekten kat kat fazla gelir doğar. İbn Haldun'un tezi de tam budur: hasılat, oranı yükselterek değil tabanı büyüterek artar. Düşük oran, geniş üretim, yüksek gelir.Peki o zaman vergi ne olur? Vergi tamamlayıcı olur. Ve tamamlayıcı olduğu ölçüde de adil ve hafif olur.

Birincisi, geliri belli bir eşiğin altında olandan vergi alınmamalıdır. Bugün net asgari ücret 28.075 lira; dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 120.325 lira. Yani ailesini geçindiremeyen bir gelirden vergi kesiliyor. Yoksulluk sınırının altındaki gelir tümüyle vergi dışı bırakılmalıdır — ve bu, devletin gelirini azaltmaz; o para harcanır, dolaşır, üreticiye gider ve katlanarak geri döner.

İkincisi, herkesten aynı oranda vergi almak sosyal devlet anlayışına aykırıdır. Dolaylı verginin yüzde 59'luk payı tam olarak budur: asgari ücretliyle milyarder aynı ekmekte aynı KDV'yi öder. Dolaylı vergi bu yüzden gelir arttıkça hafifleyen tersine bir vergidir. Payı kademeli düşürülmeli, temel gıda ve ihtiyaçlarda sıfırlanmalıdır.

Üçüncüsü, vergi yükü kaçamayanın sırtından alınmalıdır. Gelir vergisinin yüzde 92'sinin stopajdan gelmesi, vergiyi fiilen ücretlinin ödediği anlamına gelir. Çare oranları yükseltmek değil, vergi verenlerin gerçek sayısını artırmaktır. 

Dördüncüsü, ceza bir bütçe kalemi olmaktan çıkarılmalıdır. Altı ayda 1,25 trilyon lira ceza kesilip bunun ancak yüzde 11'inin tahsil edilebilmesi bir başarısızlık değil, bir itiraftır: ceza bir gelir kalemi değil, bir denetim mekanizmasıdır. Dünkü yazımızda adaletten söz etmiştik; vergi de bir adalet meselesidir. Sıkışmış vatandaşın üzerine ceza yığmak gelir toplamak değil, direnç kırmaktır. İbn Haldun'un zulüm dediği şey tam olarak budur.

Ve bir örnekle toparlayalım.

17 Şubat 1925. Genç Cumhuriyet'in kasası boş, Osmanlı'dan devraldığı borcu ödüyor, savaştan çıkmış bir ülkeyi ayağa kaldırmaya çalışıyor. Ve tam o noktada, İzmir İktisat Kongresi'nde alınan karar doğrultusunda aşar vergisini  (Osmanlı Devleti döneminde köylülerin ve çiftçilerin ürettikleri tarım ürünlerinden, genellikle yüzde 10 oranında alınan temel bir tarım vergisi) kaldırıyor.

Aşar, o tarihte bütçe gelirlerinin yaklaşık beşte birini tek başına karşılıyordu. Kaldırılması, o yılın bütçesinde yüzde 15'i aşan bir açık meydana getirdi. Devlet bunu bile bile göze aldı. Çünkü aşar, ülkenin en kalabalık kısmının, köylünün belini büküyordu. Atatürk daha 1922'de söylemişti: "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür."

Ders açıktır: bir devlet üreteni rahatlattığında hasılatını değil, ülkesini büyütür. Yokluk içindeki bir hazine gelirinin beşte birinden vazgeçebiliyorsa, mesele imkân değil tercihtir.

Faiz yükü de ancak böyle çözülür. Gelirini vergi ve cezadan değil senyorajdan, kaynaklarından ve üretiminden sağlayan bir devlet borçlanmaz. Borçlanmayan devlet faiz ödemez. Faiz ödemeyen devlet, alacaklısına muhtaç olmaz. Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki ilke buydu: denk bütçe ve kimseye el açmamak. Osmanlı borcu ödenirken bile bu ilkeden vazgeçilmedi.

Toparlayalım.

Vergi, bir devletin milletiyle kurduğu en somut ilişkidir. Alınan her kuruş bir güven işlemidir: "Bunu senden alıyorum, çünkü sana geri döneceğim." Bugün o güven zedelendi, çünkü alınan para okula, hastaneye, fabrikaya değil; ağırlıkla faize ve ranta gidiyor. Bunu tersine çevirmenin yolu, vatandaşın cebini daha derin kazımak değil — devletin kendi kaynaklarını yeniden keşfetmesidir. Parasını basabilen, madenini işletebilen, katma değer üretebilen bir devletin vatandaşını sıkmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü güçlü devlet, milletin cebinden ne kadar çok aldığıyla değil; milletin cebine ne kadar çok refah koyabildiğiyle ölçülür.

 
 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.