logo
10 AĞUSTOS 2026

Zifiri karanlığa yolculuk: İbn Haldun çerçevesinden Türkiye

10.08.2026 00:00:00
 

Güzel memleketimde her gün yeni düşüncelere dalıyor insan. Bilmiyorum sanırım her gün daha karamsar oluyorum. Türk toplumu, "devletler de insanlar gibi doğar, yaşar ve ölür" zincirinin neresinde duruyor, diye düşünmeden edemiyorum.

Aslında bu soru bana ait değil. Altı yüzyıl önce Mukaddime'de sorulmuş, cevabı da verilmişti: devletler bir tabiat kanunu gibi kurulur, olgunlaşır, çürür ve dağılır. İbn Haldun bu süreci duygusal bir kehanet olarak değil, gözlenebilir alametlerin sonucu buraya varır, toplumların kaderi budur diye formulize etmişti.

Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın son zamanlarında söylediği bir söz aklıma gelip duruyor. "Türkiye zifiri bir karanlığa girmiştir." Sanırım o gün tam olarak kavrayamamıştım ama artık önümde tüm açıklığıyla duruyor. Şimdi bana bu zifiri karanlık ne kadar derindir, nereden oluşmaktadır ve — asıl önemlisi — geri dönüşü var mıdır, soruları kaldı.

Aşağıda İbn Haldun'un bir toplumun çöküşünü gösteren alametlerinden en önemli beşini bugünün Türkiye'sine uyarladım. Her birinin yanına ne kadar gerçekleştiğine dair kendimce bir oran koydum. Oranlar tartışılabilir; tartışılmasını istiyorum zaten.

1. Asabiyenin çözülmesi — %70-75

İbn Haldun'a göre her şey asabiyenin üzerinde durur: yani bir topluluğun bütünüyle kendini aynı kaderin içinde görmesi. Devlet bu duyguyla kurulur, bu duygu söndüğünde ölür.

Türkiye'de duygu bence üç yerden aşınıyor.

İbn Haldun'da dış tehdit asabiyeyi inşa eder; Türkiye'de maalesef tehdit içeri taşınıyor. Toplumu bir araya getirecek bu dış tehdit içeriye taşınınca aksine toplumu parçalamaya başlıyor. Siyaset ve daha doğrusu ülkemizde siyasetin yapılma biçimi bir karşı mahalle üretmek ve o karşının korkusu üzerinden kendi mahallesini konsolide etmek üzerine şekilleniyor. Ve bu şekillenme içerisinde millete ait tüm kavramlar- din, millet, cumhuriyet vs.- alabildiğine hoyratça kullanılıyor. Karşı seçmen artık yanılan yurttaş değil, ülkeye zarar veren unsur, hain oluyor. Yön değiştiren asabiye, kaybolmasından daha tehlikelidir; enerji kaybolmuyor, içeri dönüyor ve birikiyor.

Kurumların hakemliği ortadan kalkıyor. Türkiye'de genellikle kullanılan "düzenleyici ve denetleyici kurumlar" veya "bağımsız kurullar" işlevini yitiriyor. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıfladığı bir gerçek ve Danıştay, Sayıştay, HSK gibi kurumlar artık herkes tarafından tartışılıyor. Bu gibi kurumlardan çıkan kararlar artık toplumun bir yarısı için hukuk, diğer yarısı için talimat. 

Toplumda güven duygusu gittikçe zayıflıyor artık aileye kadar çekildi hatta ailenin içerisinde bile çalışmıyor. Eskiden toplumun direği sayılan orta direk artık yok olmak üzere, toplum komple yoksullaşıyor.15-29 yaş grubunda her dört gençten biri ne eğitimde ne istihdamda.. bir taraftan işsizlik bir taraftan gelir dağılımındaki dengesizlikten gelen fakirlik bir taraftan uyuşturucu tehdidi bir taraftan sanal kumarın sardığı ocaklar ve bir taraftan çeteleşme bütün bunların içerisinde toplumsal güven çöküyor.

2. Refahın çürütmesi (teref) — %55-60

İbn Haldun'a göre zorluk içinde kurulan devlet, bolluk içinde çürür. Ama terefin asıl tahribatı lüks değildir; lüks semptomdur. Asıl tahribat, seçkinin, tüm grubun kaderini paylaşmayı bırakmasıdır.

Tabanda bolluk yok, borç var. TÜRK-İŞ'in Temmuz 2026 verilerine göre dört kişilik ailenin açlık sınırı 36.940 lira; net asgari ücret 28.075 lira. Yani asgari ücret, bir ailenin yalnızca gıda ihtiyacının yüzde 31 altında. Bireysel borç 7 trilyonu aştı ve kart borcunun büyük bölümü taksitsiz — vatandaş televizyon değil ekmek alıyor. Bu bir teref-refah tablosu değil, geçim tablosudur.

Teref zirvede ve kaynağı üretim değil. Üretimden değil imtiyazdan beslenen bir servet katmanı oluştu: ihale, rant, kamu garantisi. Bir taraftan bu şekilde oluşturulmuş son dönem zenginleri ve bir taraftan bu yapay zenginliğin bütün insanın gözüne sokulması. Bunun en basit göstergesi televizyondaki dizilere bakın. Sürekli villalar, boğaz kenarındaki yalılar da geçer lüks hayatlar... 

İbn Haldun'un korktuğu şey buydu: refah, seçkini halkından koparır, duyarsızlaştırır ve toplum katmanları arasında gerilimi arttırır.

3. Zulüm ve adalete erişim — %75-80

"Zulüm umranın harabına yol açar." İbn Haldun bunu dar anlamda kullanmaz: haksız vergi, angarya, hakkın geciktirilmesi, hukukun kişiye göre işlemesi — hepsi zulümdür. Ölçüt tektir: insan emeğinin ve hakkının karşılığını alabiliyor mu?

Birincisi, hak zamanla yok oluyor. Adalet Bakanlığı'nın kendi 2025 istatistiklerine göre icra dairelerinde bir dosyanın ortalama görülme süresi 883 gün; devreden dosyalarda 1.012 gün. En basit alacak-verecek uyuşmazlığı, kiracıyla ev sahibi arasındaki dava üç yıla yayılıyor. Bu sürede alacak enflasyonla eriyor, taraflar pes ediyor, hak fiilen zaman aşımına uğruyor. Geç kazanılan dava, kaybedilmiş davadır. Vatandaşın hukuktan öğrendiği ders şudur: mahkeme çözmez, yorar.

İkincisi, hukuk bir koruma aracı olmaktan çıkıp bir yönetim aracına dönüştü. Sebebinden bağımsız olarak Türkiye'de özellikle CHP'li belediyeleri uygulanan yöntem halkın büyük kesiminde adalete olan inancı kırıyor ve tam olarak bu inanmayış, hukuku iddianameden bağımsız biçimde itibarsızlaştırıyor. Aynı örüntü basında ve sahnede görünüyor. Türkiye, RSF'nin 2026 Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke arasında 163. sırada — bir yılda dört basamak geriledi. Basının bölünmüşlüğü ve yandaş basın tabirinin artık her tarafta kullanılması olayı anlatmak için yeterli bence.

Üçüncüsü ve en yıkıcısı, hukukun kişiye göre işlediği kanaatidir. World Justice Project'in 2026 sıralamasında Türkiye, iktidarın sınırlandırılmasında 136., temel haklarda 134. sırada; genel sırada 118. — 2015'te 80. idi. Ama asıl tahribat sayılarda değil kafalarda. Aynı fiilin sonucunun kimin işlediğine bağlı olduğu inancı yerleştiğinde, yurttaşın ilk sorusu "haklı mıyım" olmaktan çıkar, "kimi tanıyorum" olur. İbn Haldun'un zulüm tanımı tam olarak budur — ve o cümleyi kuran toplum, adaleti aramayı bırakmış toplumdur.

4. Vergi–üretim makasının tersine dönmesi — %75-80

İbn Haldun'un en net iktisadi tezi budur: devlet kurulurken vergi oranı düşük, hasılat yüksektir; çökerken oran yüksek, hasılat düşüktür. Ağır vergi üretenin hevesini kırar, üretim daralır, devlet açığı kapatmak için oranı yine yükseltir. Mukaddime bu sarmalın son aşamasına ayrı bir ad verir: mükûs — devletin meşru vergiden umduğunu bulamayınca başvurduğu olağandışı tahsilat.

Birincisi, vergi tabanı genişlemiyor; aynı omuzlara daha çok yükleniyor. 2026'nın ilk yarısında gelir vergisi tahsilatının yaklaşık yüzde 92'si stopaj yoluyla toplandı — maaş cebe girmeden kesilerek. Beyan usulünün payı yüzde 10'un altında. Devlet kaçamayanı vergilendiriyor, kaçabilenle pazarlık ediyor.

İkincisi, yük üretenden değil harcayandan alınıyor. Aynı dönemde dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 59,30. Asgari ücretli ile milyarder aynı ekmekte aynı KDV'yi ödüyor. Vergi bir adalet aracı olmaktan çıkıp bir tahsilat tekniğine indirgenmiş durumda.

Üçüncüsü, toplanan para üretime değil faize gidiyor. 2026 bütçesinde faiz gideri 2,86 trilyon lira — sosyal yardımlara ayrılan 917 milyar liranın üç katından fazla. Ücretlinin maaşından kesilen vergi, ikinci maddede tarif edilen imtiyaz katmanına aktarılıyor. Kamu bütçesi bir yatırım aracı değil, bir aktarım mekanizmasıdır artık.

Dördüncüsü ve İbn Haldun'a en çok benzeyeni: devletin satacak varlığı azaldı, ceza kesecek vatandaşı kaldı. Tüpraş'tan Erdemir'e, Türk Telekom'dan elektrik dağıtımına kadar büyük kamu varlıkları 2000'li yıllarda satıldı; ve tabii ki maalesef satış bir kere gelir getiriyor. Geriye tek esnek kalem kaldı: vergi ve ceza. 2026'nın ilk altı ayında kesilen para cezalarının toplamı 1 trilyon 251 milyar liraya ulaştı — yılın tamamı için öngörülen 348 milyar liralık hedefin 3,6 katı. Tahsil edilebilen ise 147 milyar; oran yüzde 11,2. Devlet cezayı kesiyor ama tahsil edemiyor — çünkü karşısındaki ödeyemiyor. İbn Haldun'un mükûs tarifi tam olarak budur: hasılat düşerken tahakkukun artması, yani devletin kendi kuruttuğu kaynağı daha sert sıkması.

5. Mağlubun galibi taklit etmesi — %60-65

İbn Haldun'un en incelikli tespiti: "Mağlup, daima galibi taklide meyleder." Ama onun kastettiği taklit siyasi değil kültüreldir. Hayatını nasıl yaşanacağına dair kabullerde, medeniyet ve insanlık tasavvurunda, ve geleceği inşa ederken ortaya koyduğu kurallarda... Sebep basittir: mağlup, galibin üstünlüğünü şartlara değil özüne bağlar. Böylece taklit bir tercih olmaktan çıkar, psikolojik bir zorunluluğa dönüşür. Türkiye'de gerçekleşen budur — ve ithal edilen şey ürünler değil, ölçütlerdir.

Birincisi, hedefsel benzeşme. Başarılı bir hayatın tanımı değişti. MAK Danışmanlık'ın Mayıs 2026'da 18-29 yaş arası 8 bin gençle yaptığı araştırmada gençlerin yüzde 64'ü, imkân verilse Türkiye'den ayrılmayı düşüneceğini söyledi. Ama asıl mesele kaçış değil: bu gençler bir ülkeden kaçmıyor, bir hayat tarifine doğru gidiyor. 

İkincisi, bireyselliğin ithali ve duyarsızlaşma. İnsan artık hayatını toplumsal değerlere göre değil, kendi ürettiği değerlere göre kurmak istiyor. Aidiyet bir dayanak değil, bir yük sayılıyor. Burada dikkatli olmak gerekir: bunun tamamı taklit değildir. Kentleşme, çekirdek aile ve piyasa ekonomisi bireyselliği kendiliğinden üretir. Alamet olan bireyselleşme değil, bireyselliğin bir kayıp değil bir terfi sayılması — toplumdan kopmanın olgunlaşma diye adlandırılması.

Aslında ülkemizin yine de en çok direnç gösterdiği madde burası. Aile bağı, komşuluk, dayanışma refleksi hâlâ Batı Avrupa'nın belirgin biçimde üzerinde. Direnç var, ama savunmada.

Sonuç: çöküş kader değil her karanlık aydınlığa gebedir

Tabii ki İbn-i Haldun başka maddeler de sayar. Ve tabiki Mukaddime'nin çöküş teorisi hanedanları anlatır. Hanedanın asabiyesi kan bağına dayanır; kan bağı ise üç dört nesilde biyolojik olarak tükenir. Kurucu neslin çölde edindiği dayanışmayı, sarayda doğan torunu miras alamaz. Ve devletlerin çöküşünü bir mutlak kader olarak anlatır İbn Haldun.

Modern bir cumhuriyetin asabiyesi ise kan bağına dayanmaz. Kurumlara, kurucu değerlere, ortak hukuka, paylaşılan bir mefkûreye dayanır. Bunlar tükenen şeyler değil, yeniden inşa edilebilir şeylerdir. Hanedan yenilenemez; millet yenilenir. İbn Haldun'un modelinden çıkışımız tam burasıdır. Zifiri karanlığın bir özelliği vardır: gecenin en koyu olduğu an, şafağa en yakın andır. Aslında çözüm de kendiliğinden görünüyor, bu 5 maddede anlattığımız kötüye gidişin tersini yapmak. Bunları da önümüzdeki günlerde teker teker anlatırız inşallah. 

Prof. Dr. Haydar Baş hocamızın gençlerle bir aradayken onlara bakarak söylediği sözler ışığımız olmalı: Türkiye'yi bu gençler kurtaracak! O Türkiye'nin geleceğini gençlerde görüyordu. Ona göre bu ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını değerlendirecek, toprağını işleyecek, üretimi büyütecek ve dünyanın en ileri teknolojilerini geliştirecek olanlar İcmal gençleriydi. 

 İbn Haldun bize hastalığın adını verdi. O halde bize düşen hocamızın sözünü yerine getirmek, Bağımsız Türkiye Partisi'nin genç genel başkanı Hüseyin Baş'la beraber reçeteyi yazıp uygulamak.

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.