logo
13 AĞUSTOS 2026

Zulmü kaldırmak: Adalet lafla değil, kuvvetler ayrılığıyla kurulur

13.08.2026 00:00:00
 

İbn Haldun'un çöküş tezini bugünün Türkiye'sine uyguladığımız ilk yazımızda beş alamet saymıştık. Sonra o teşhise madde madde cevap vermeye başladık: önce asabiyenin çözülmesine ortak mefkûre fikrini, ardından terefe üretim ekonomisini koyduk. Bugün üçüncü maddeyi konuşacağız — ve bence bu beşinin en kritiği.

Önce şu tabloya bakalım.

PanoramaTR'nin Mayıs 2026 tarihli adalet araştırmasına göre, bu ülkede yargıya güvenmeyenlerin oranı yüzde 72. Bir yıl önce yüzde 62'ydi. On iki ayda on puan artış. Ve en kritik oran: vatandaşların yüzde 76'sı, mahkemelik olursa haksızlığa uğramaktan korkuyor.

Bence bu oranın üzerinde durmak lazım. Burada ölçülen şey kurumlar hakkında bir kanaat değil. İnsanın kendi başına geleceğinden duyduğu korku. Her dört kişiden üçü, hakkını aramak için gittiği kapıdan haksız çıkacağını düşünüyor. Aynı araştırmada "iktidar yargıya müdahale ediyor" diyenlerin oranı yüzde 71 — geçen yıl yüzde 58'di. "Mahkeme kararlarında rüşvet etkili olmaktadır" diyenler yüzde 57.

Bu tek bir şirketin bulgusu da değil. ASAL'ın ölçümünde Türkiye'de adalet olmadığını düşünenler yüzde 71; olduğunu düşünenler yüzde 21'de kalıyor. GÜNDEMAR'ın Nisan 2026 araştırmasında adalet ve yargıyı ülkenin en büyük demokratik sorunu görenler yüzde 63. Farklı şirketler, farklı yöntemler, aynı sonuç.

Ve bu araştırmaların ilginç bir sonucu da var: bu oranlar sadece muhalefeti desteklediğini söyleyenlerin şikâyeti değil.

GÜNDEMAR'ın verisine göre adalet ve yargıyı en büyük sorun sayan AKP seçmeninin oranı yüzde 55. PanoramaTR'ye göre AK Parti seçmeninin yüzde 46,6'sı da iktidarın yargıya müdahale ettiğine inanıyor.

Yani mesele bir kampın diğerinden şikâyeti değil. Bu ülkenin her mahallesinde, her sandığında, her seçmen grubunda aynı korku var. Asabiyeyi tarif ettiğimiz bir önceki günkü yazımızda iki kampın üzerinde anlaşabileceği ortak bir hedef aramıştık. Meğer elimizde ikinci bir ortak zemin daha varmış — ve belki de birincisinden güçlü: bu millet adalet istiyor ve bunu hep birlikte istiyor.

Peki bu durum nasıl oluştu?

Ben hukukçu değilim. Şu maddenin şöyle, bu kanunun böyle düzenlenmesi gerektiğini söyleyecek uzmanlığım yok ve olmayan uzmanlığı taslamak gibi bir niyetim de yok. Ama bir vatandaş olarak durumu görebiliyorum. Basbaya ortada duruyor.

2017'de yapılan sistem değişikliğiyle kuvvetler ayrılığının dengesi bozuldu. Yargının kaderini belirleyen kurul — Hâkimler ve Savcılar Kurulu — bugün 13 üyeden oluşuyor. Adalet Bakanı kurulun başkanı, bakan yardımcısı doğal üyesi. Kalan üyelerin dördünü Cumhurbaşkanı doğrudan atıyor, yedisini Meclis çoğunluğu seçiyor.

Şimdi buna bir suçlama olarak değil, bir tarif olarak bakın: hâkimin tayinini, terfiini, disiplinini ve mesleğinin geleceğini belirleyen kurulun tamamı, siyasi iradenin belirlediği isimlerden oluşuyor. Böyle bir yapıda hâkimin kişisel dürüstlüğü yetmez. Çünkü mesele karakter meselesi değil, mekanizma meselesidir.

Avrupa Konseyi'nin anayasa organı Venedik Komisyonu, Aralık 2024'te yayımladığı raporda bunu açıkça tespit etti: HSK'nın yapısı yürütmenin etkisi altındadır ve üyelerin çoğunun Cumhurbaşkanı ile Meclis tarafından belirlenmesi yargı bağımsızlığını ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Komisyonun işaret ettiği Avrupa ölçütü nettir: bu tür kurulların üyelerinin en az yarısı, hâkim ve savcılar tarafından seçilmelidir.

İşte "tanıdık bulma" zinciri buradan doğuyor.

Bir vatandaş düşünün. Alacağı var, davası var, hakkı var. Ama biliyor ki icra dosyası ortalama 883 gün sürüyor. Biliyor ki sonuç belirsiz. Ve çevresindeki herkes ona aynı şeyi söylüyor: "Bir tanıdık bul."

O vatandaş kötü niyetli değil. Sadece rasyonel. Uzun, belirsiz ve kişiye göre değiştiğine inandığı bir sistemde kestirme aramak, ahlaksızlık değil hayatta kalma refleksidir. Yüzde 57'lik rüşvet algısının altında yatan da budur.

Bu zinciri kırmadan hiçbir şey düzelmez. Ve bu zincir iki halkadan oluşuyor: süre ve şüphe. Biri adaleti geciktiriyor, diğeri adaleti şüpheli kılıyor.

Çözüm de bu iki halkayı birden hedeflemek zorunda.

Süre tarafı teknik ve çözülebilir. Adalet Bakanlığı'nın kendi 2025 Faaliyet Raporu, hâkim başına yıllık 767, savcı başına 1.373 dosya düştüğünü ve personel sayısının iş yüküyle orantısız olduğunu bizzat yazıyor. Kadro artırılır, ihtisas mahkemeleri yaygınlaştırılır, icra dijitalleşir, dava sürelerine yasal azami süre konur. Bunlar bütçe ve mevzuat işidir; anayasa değişikliği bile gerektirmez.

Şüphe tarafı ise yapısaldır ve bedeli ağırdır: kuvvetler ayrılığının yeniden tesisi. HSK'nın bileşimi değişmeli, hâkim ve savcıların çoğunluğu meslektaşları tarafından seçilmeli, yürütme kurulun içinden çıkmalıdır. Yargıç, verdiği kararın bedelini kariyeriyle ödeyeceğinden endişe etmediği gün bağımsız olur. Bundan önce değil.

Ve şunu açıkça söyleyelim: adalet lafla kurulmaz. Reform paketleri açıklanabilir, tören yapılabilir, adliyelerin duvarına "adalet mülkün temelidir" yazılabilir. Ama bir ülkede belediye başkanları, gazeteciler, sanatçılar ve fikrini söyleyen insanlar birbiri ardına gözaltına alınıyorsa, hiçbir açıklama o yüzde 76'yı yüzde 40'a indiremez.

Halk kelimeye değil davranışa bakar. Adalet, tarif edilerek değil, eşit davranılarak kurulur. Bir gün herkes için aynı işleyen bir mahkeme görürlerse, o gün inanmaya başlarlar. O güne kadar açıklanan her paket, güveni artırmaz — sadece tüketir.

Son olarak: bunun bedeli sadece vicdani değil, iktisadidir.

Osmanlı düşüncesinin merkezindeki daire-i adliye bunu yüzyıllar önce söylemişti: adalet olmadan mülk olmaz, mülk olmadan asker olmaz, asker olmadan mal olmaz, mal olmadan reaya olmaz, reaya olmadan adalet olmaz.

İkinci maddede yani dün Milli Ekonomi Modeli, üretim ve yatırımdan söz etmiştik. Şimdi o yazının eksik halkasını tamamlayalım: hukuk güvenliği olmadan üretim ve yatırım ekonomisi kurulamaz. Sermaye korkak değil, hesaplıdır. Hukukun olmadığı bir ekonomide risk almaz; parasını altına, dövize ve betona park eder. Yani üretmeyen varlıklara. Türkiye'de yastık altında bekleyen servetin sebebi cehalet değil, tedbirdir.

Mülkiyeti güvende hisseden sermaye üretime döner. Hukuk reformu, bu ülkenin bulabileceği en ucuz yatırım teşvikidir — tek kuruş ödemeden, sadece güven vererek elde edilir.

Mukaddime'yi Türkçeye ilk çeviren Ahmed Cevdet Paşa, İbn Haldun'un çöküşü kaçınılmaz sayan hükmünü reddederken üç şeye işaret etmişti: adalet, irade ve tedbir. Sıralamanın başında adaletin durması tesadüf değil.

Bu millet mahkemeden intikam beklemiyor. Sadece aynı terazinin herkes için aynı tartmasını istiyor. Bu, tarihimizin en eski ve en haklı talebi — ve karşılanması için tek gereken şey, iktidarı elinde tutanların kendi ellerini kendi rızalarıyla bağlaması.

Zor iş. Ama imkânsız değil. Ve bu ülkede adalete duyulan özlem, yüzde yetmişlerin üzerinde bir müşterek. Böyle bir mutabakatın üzerine devlet kurulur.

 
 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.