Her ayın ilk günlerinde aynı tabloyla karşılaşıyoruz. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) enflasyon rakamlarını açıklıyor, ekonomi yönetimi uygulanan programın sonuç vermeye başladığını ifade ediyor, piyasalarda "dezenflasyon süreci" değerlendirmeleri yapılıyor.
Kâğıt üzerindeki veriler, enflasyonla mücadelede olumlu bir sürece girildiği izlenimini veriyor. Hatta yapılan açıklamalarda ekonominin dengelenmeye başladığı ve uygulanan politikaların meyvelerini vermeye başladığı dile getiriliyor.
Ancak sokağa çıktığınızda bambaşka bir Türkiye ile karşılaşıyorsunuz.
Pazarda alışveriş yapan emekli, market arabasını yarıya kadar doldurabilen asgari ücretli, artan maliyetler karşısında ayakta kalmaya çalışan esnaf ve yüksek finansman yükü altında üretim yapmaya çalışan sanayici...
Hepsinin ortak cümlesi neredeyse aynı: "Enflasyon düşüyorsa biz neden hissetmiyoruz?"
İşte asıl cevaplanması gereken soru budur.
Çünkü ekonomi, sadece istatistiklerden ibaret değildir. Ekonominin gerçek aynası vatandaşın mutfağı, pazarı, çarşısı ve cüzdanıdır. Bir annenin market alışverişi, bir emeklinin ilaç masrafı, bir çiftçinin üretim maliyeti ve bir esnafın ay sonu hesabı; ekonomik tablonun en somut göstergeleridir. Açıklanan rakamlarla vatandaşın yaşadığı hayat arasındaki mesafe büyüdükçe, ekonomik verilere duyulan güven de aynı oranda zedelenmektedir.
Elbette hiçbir ekonomi yalnızca algıyla yönetilemez. Bilimsel hesaplama yöntemleri vardır ve bunlara saygı duyulmalıdır. Ancak ekonomik başarı da yalnızca açıklanan oranlarla ölçülemez. Bir ekonomik programın gerçek başarısı; vatandaşın alım gücünün artması, üreticinin önünü görebilmesi, gençlerin geleceğe güvenle bakabilmesi ve emeklinin maaşıyla ay sonunu rahatlıkla getirebilmesiyle anlaşılır.
Bugün Türkiye'de yaşanan temel problem de tam burada düğümlenmektedir. Enflasyon oranında gerileme açıklanırken, hayat pahalılığı hissi ortadan kalkmıyor. Çünkü vatandaşın gündemini aylık enflasyon oranından çok, her gün karşılaştığı fiyatlar belirliyor. Faturalar, kiralar, temel gıda ürünleri ve eğitim giderleri, insanların ekonomi hakkındaki kanaatini doğrudan şekillendiriyor.
Peki bu çelişkinin sebebi nedir?
Açıklanan veriler ile hissedilen hayat arasındaki fark neden giderek büyüyor?
Daha da önemlisi, Türkiye yıllardır benzer ekonomi politikalarını uyguladığı hâlde neden kalıcı fiyat istikrarını, güçlü üretimi ve toplumsal refahı aynı anda sağlayamıyor?
İşte tam bu noktada, merhum Prof. Dr. Haydar Baş'ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli yeniden değerlendirilmesi gereken önemli bir alternatif olarak karşımızda durmaktadır.
Milli Ekonomi Modeli, ekonomiyi yalnızca faiz ve para politikaları üzerinden okumaz; üretimi, istihdamı, milli kaynakları ve vatandaşın alım gücünü merkeze alır. Bu modele göre ekonomik başarının ölçüsü sadece enflasyon oranının düşmesi değil, vatandaşın refah seviyesinin yükselmesi, üreticinin kazanması, emeklinin geçinebilmesi ve gençlerin geleceğe umutla bakabilmesidir.
Çünkü rakamları düzeltmek kolaydır; asıl olan insanların hayatını düzeltmektir.
Türkiye'nin artık sadece enflasyonu düşürmeyi hedefleyen değil, refahı artırmayı amaçlayan yeni bir ekonomik vizyona ihtiyacı vardır. Ekonomide güveni yeniden tesis edecek olan yalnızca açıklanan rakamlar değil, o rakamların vatandaşın sofrasına, cebine ve hayatına gerçek anlamda yansımasıdır.
Bunu sağlayacak olan da üretimi önceleyen, milli kaynakları harekete geçiren ve insanı ekonominin merkezine koyan bir anlayıştır. Dün dile getirilen bu fikirlerin bugün daha fazla konuşuluyor olması, Milli Ekonomi Modeli'nin yeniden dikkatle incelenmesini gerekli kılmaktadır.
Kâğıt üzerindeki veriler, enflasyonla mücadelede olumlu bir sürece girildiği izlenimini veriyor. Hatta yapılan açıklamalarda ekonominin dengelenmeye başladığı ve uygulanan politikaların meyvelerini vermeye başladığı dile getiriliyor.
Ancak sokağa çıktığınızda bambaşka bir Türkiye ile karşılaşıyorsunuz.
Pazarda alışveriş yapan emekli, market arabasını yarıya kadar doldurabilen asgari ücretli, artan maliyetler karşısında ayakta kalmaya çalışan esnaf ve yüksek finansman yükü altında üretim yapmaya çalışan sanayici...
Hepsinin ortak cümlesi neredeyse aynı: "Enflasyon düşüyorsa biz neden hissetmiyoruz?"
İşte asıl cevaplanması gereken soru budur.
Çünkü ekonomi, sadece istatistiklerden ibaret değildir. Ekonominin gerçek aynası vatandaşın mutfağı, pazarı, çarşısı ve cüzdanıdır. Bir annenin market alışverişi, bir emeklinin ilaç masrafı, bir çiftçinin üretim maliyeti ve bir esnafın ay sonu hesabı; ekonomik tablonun en somut göstergeleridir. Açıklanan rakamlarla vatandaşın yaşadığı hayat arasındaki mesafe büyüdükçe, ekonomik verilere duyulan güven de aynı oranda zedelenmektedir.
Elbette hiçbir ekonomi yalnızca algıyla yönetilemez. Bilimsel hesaplama yöntemleri vardır ve bunlara saygı duyulmalıdır. Ancak ekonomik başarı da yalnızca açıklanan oranlarla ölçülemez. Bir ekonomik programın gerçek başarısı; vatandaşın alım gücünün artması, üreticinin önünü görebilmesi, gençlerin geleceğe güvenle bakabilmesi ve emeklinin maaşıyla ay sonunu rahatlıkla getirebilmesiyle anlaşılır.
Bugün Türkiye'de yaşanan temel problem de tam burada düğümlenmektedir. Enflasyon oranında gerileme açıklanırken, hayat pahalılığı hissi ortadan kalkmıyor. Çünkü vatandaşın gündemini aylık enflasyon oranından çok, her gün karşılaştığı fiyatlar belirliyor. Faturalar, kiralar, temel gıda ürünleri ve eğitim giderleri, insanların ekonomi hakkındaki kanaatini doğrudan şekillendiriyor.
Peki bu çelişkinin sebebi nedir?
Açıklanan veriler ile hissedilen hayat arasındaki fark neden giderek büyüyor?
Daha da önemlisi, Türkiye yıllardır benzer ekonomi politikalarını uyguladığı hâlde neden kalıcı fiyat istikrarını, güçlü üretimi ve toplumsal refahı aynı anda sağlayamıyor?
İşte tam bu noktada, merhum Prof. Dr. Haydar Baş'ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli yeniden değerlendirilmesi gereken önemli bir alternatif olarak karşımızda durmaktadır.
Milli Ekonomi Modeli, ekonomiyi yalnızca faiz ve para politikaları üzerinden okumaz; üretimi, istihdamı, milli kaynakları ve vatandaşın alım gücünü merkeze alır. Bu modele göre ekonomik başarının ölçüsü sadece enflasyon oranının düşmesi değil, vatandaşın refah seviyesinin yükselmesi, üreticinin kazanması, emeklinin geçinebilmesi ve gençlerin geleceğe umutla bakabilmesidir.
Çünkü rakamları düzeltmek kolaydır; asıl olan insanların hayatını düzeltmektir.
Türkiye'nin artık sadece enflasyonu düşürmeyi hedefleyen değil, refahı artırmayı amaçlayan yeni bir ekonomik vizyona ihtiyacı vardır. Ekonomide güveni yeniden tesis edecek olan yalnızca açıklanan rakamlar değil, o rakamların vatandaşın sofrasına, cebine ve hayatına gerçek anlamda yansımasıdır.
Bunu sağlayacak olan da üretimi önceleyen, milli kaynakları harekete geçiren ve insanı ekonominin merkezine koyan bir anlayıştır. Dün dile getirilen bu fikirlerin bugün daha fazla konuşuluyor olması, Milli Ekonomi Modeli'nin yeniden dikkatle incelenmesini gerekli kılmaktadır.
Uğur Kepekçi / diğer yazıları
- Enflasyon düşüyor deniliyor, peki vatandaş neden inanmıyor? / 11.07.2026
- Mesele, Atatürk’ü kabullenememek ama boşuna gayretler bunlar! / 10.07.2026
- Yarının Türkiye'sine notlar -4- / 09.07.2026
- Yarının Türkiye'sine notlar -3- / 08.07.2026
- Yarının Türkiye'sine notlar-2- / 07.07.2026
- Yarının Türkiye'sine notlar -1- / 06.07.2026
- Kerbela hakkında bilinmesi gerekenler -15- / 04.07.2026
- Kerbela hakkında bilinmesi gerekenler -14- / 03.07.2026
- Kerbela hakkında bilinmesi gerekenler -13- / 02.07.2026
- Kerbela hakkında bilinmesi gerekenler -12- / 01.07.2026
- Mesele, Atatürk’ü kabullenememek ama boşuna gayretler bunlar! / 10.07.2026
- Yarının Türkiye'sine notlar -4- / 09.07.2026
- Yarının Türkiye'sine notlar -3- / 08.07.2026
- Yarının Türkiye'sine notlar-2- / 07.07.2026
- Yarının Türkiye'sine notlar -1- / 06.07.2026
- Kerbela hakkında bilinmesi gerekenler -15- / 04.07.2026
- Kerbela hakkında bilinmesi gerekenler -14- / 03.07.2026
- Kerbela hakkında bilinmesi gerekenler -13- / 02.07.2026
- Kerbela hakkında bilinmesi gerekenler -12- / 01.07.2026





















































