Dünkü yazımızda, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının görünen yüzü ile Türkiye açısından doğurabileceği sonuçların aynı olup olmadığını sorgulamıştık.
Bugün soruyu biraz daha ileri taşıyalım:
Bu anlaşma Türkiye'nin güvenliğini gerçekten artırıyor mu, yoksa Türkiye'ye yeni güvenlik yükümlülükleri mi getiriyor?
Anlaşmanın temel mantığı açık: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış kabul edilecek. İlk bakışta güçlü bir dayanışma görüntüsü ortaya çıkıyor.
Fakat devletlerarası ilişkilerde önemli olan yalnızca dayanışma görüntüsü değildir. Bir devletin hangi durumda, kimin yanında ve ne ölçüde sorumluluk üstlendiği de en az anlaşmanın amacı kadar önemlidir.
Türkiye açısından asıl soru burada başlıyor.
Diyelim ki Pakistan'ın karşı karşıya kaldığı bir askerî kriz var. Türkiye bu krizin tarafı olmadığı hâlde, anlaşma gereği kendisini o çatışmanın içinde bulabilir mi?
Ya da Suudi Arabistan'ın yaşayacağı bir bölgesel güvenlik sorunu, Türkiye'nin güvenlik sorunu hâline gelebilir mi?
İşte devlet aklı, tam da böyle ihtimalleri önceden hesaplamayı gerektirir.
Elbette Türkiye'nin dost ve kardeş ülkelerle savunma iş birliği yapmasına kimsenin itirazı olamaz. Türkiye güçlü ülkelerle ittifaklar kurabilir, ortak tatbikatlar yapabilir, istihbarat ve savunma teknolojisi paylaşabilir.Ancak dostluk ile otomatik askerî yükümlülük aynı şey değildir.
Türkiye'nin millî menfaati, gerektiğinde dostlarının yanında olabilmesini sağlayacak kadar güçlü olmak; fakat kendi iradesini başka devletlerin güvenlik hesaplarına bağlamamaktır.
Burada yine tarihin bize bıraktığı ders önem kazanıyor:
Bir anlaşmanın değeri, imzalandığı gün oluşturduğu heyecanla değil; yarın doğurabileceği sonuçlarla ölçülür.
Bu nedenle Mekke'nin manevi atmosferi, anlaşmanın siyasi ve stratejik tarafını görmemize engel olmamalıdır.
Türkiye elbette İslam dünyasıyla daha güçlü ilişkiler kurmalıdır.
Ama bunun yolu, Türkiye'yi başkalarının muhtemel savaşlarının otomatik tarafı hâline getirmek değil; Türkiye'nin kendi gücünü merkeze alan gerçek bir bölgesel iş birliği düzeni kurmaktır.
Çünkü güçlü Türkiye, herkesle dost olabilir.
Fakat kendi güvenlik kararını kendisi verebilen Türkiye, gerçek anlamda bağımsız Türkiye'dir. Asıl mesele de budur.
Mekke'nin ruhuna yakışan dayanışma; ortak akıl, karşılıklı saygı ve gerçek kardeşliktir. Devletler arasındaki anlaşmaların ise bunların yanında bir şartı daha vardır: Millî menfaat. Vesselam…
Bugün soruyu biraz daha ileri taşıyalım:
Bu anlaşma Türkiye'nin güvenliğini gerçekten artırıyor mu, yoksa Türkiye'ye yeni güvenlik yükümlülükleri mi getiriyor?
Anlaşmanın temel mantığı açık: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış kabul edilecek. İlk bakışta güçlü bir dayanışma görüntüsü ortaya çıkıyor.
Fakat devletlerarası ilişkilerde önemli olan yalnızca dayanışma görüntüsü değildir. Bir devletin hangi durumda, kimin yanında ve ne ölçüde sorumluluk üstlendiği de en az anlaşmanın amacı kadar önemlidir.
Türkiye açısından asıl soru burada başlıyor.
Diyelim ki Pakistan'ın karşı karşıya kaldığı bir askerî kriz var. Türkiye bu krizin tarafı olmadığı hâlde, anlaşma gereği kendisini o çatışmanın içinde bulabilir mi?
Ya da Suudi Arabistan'ın yaşayacağı bir bölgesel güvenlik sorunu, Türkiye'nin güvenlik sorunu hâline gelebilir mi?
İşte devlet aklı, tam da böyle ihtimalleri önceden hesaplamayı gerektirir.
Elbette Türkiye'nin dost ve kardeş ülkelerle savunma iş birliği yapmasına kimsenin itirazı olamaz. Türkiye güçlü ülkelerle ittifaklar kurabilir, ortak tatbikatlar yapabilir, istihbarat ve savunma teknolojisi paylaşabilir.Ancak dostluk ile otomatik askerî yükümlülük aynı şey değildir.
Türkiye'nin millî menfaati, gerektiğinde dostlarının yanında olabilmesini sağlayacak kadar güçlü olmak; fakat kendi iradesini başka devletlerin güvenlik hesaplarına bağlamamaktır.
Burada yine tarihin bize bıraktığı ders önem kazanıyor:
Bir anlaşmanın değeri, imzalandığı gün oluşturduğu heyecanla değil; yarın doğurabileceği sonuçlarla ölçülür.
Bu nedenle Mekke'nin manevi atmosferi, anlaşmanın siyasi ve stratejik tarafını görmemize engel olmamalıdır.
Türkiye elbette İslam dünyasıyla daha güçlü ilişkiler kurmalıdır.
Ama bunun yolu, Türkiye'yi başkalarının muhtemel savaşlarının otomatik tarafı hâline getirmek değil; Türkiye'nin kendi gücünü merkeze alan gerçek bir bölgesel iş birliği düzeni kurmaktır.
Çünkü güçlü Türkiye, herkesle dost olabilir.
Fakat kendi güvenlik kararını kendisi verebilen Türkiye, gerçek anlamda bağımsız Türkiye'dir. Asıl mesele de budur.
Mekke'nin ruhuna yakışan dayanışma; ortak akıl, karşılıklı saygı ve gerçek kardeşliktir. Devletler arasındaki anlaşmaların ise bunların yanında bir şartı daha vardır: Millî menfaat. Vesselam…
Uğur Kepekçi / diğer yazıları
- Mekke Anlaşması: Türkiye güçleniyor mu, yük mü alıyor? / 23.08.2026
- Mekke anlaşması: Görünen başka, gerçek başka mı? / 21.08.2026
- Terörsüz Türkiye için ekonomik bağımsızlık şart / 20.08.2026
- Terörsüz Türkiye mi, yeni bir Türkiye mi? / 19.08.2026
- Terörsüz Türkiye, bağımsız Türkiye / 17.08.2026
- Silahlar sussun, gönüller buluşsun / 16.08.2026
- Terörsüz Türkiye yetmez, nasıl bir Türkiye? / 15.08.2026
- Terörsüz Türkiye için başka bir yol mümkün mü? / 14.08.2026
- Karanlığa değil, nura yürüyen insan / Kötülüğün gölgesinde insan -8- / 13.08.2026
- İyilik, kötülüğün en güçlü cevabıdır / Kötülüğün gölgesinde insan -7- / 12.08.2026
- Mekke anlaşması: Görünen başka, gerçek başka mı? / 21.08.2026
- Terörsüz Türkiye için ekonomik bağımsızlık şart / 20.08.2026
- Terörsüz Türkiye mi, yeni bir Türkiye mi? / 19.08.2026
- Terörsüz Türkiye, bağımsız Türkiye / 17.08.2026
- Silahlar sussun, gönüller buluşsun / 16.08.2026
- Terörsüz Türkiye yetmez, nasıl bir Türkiye? / 15.08.2026
- Terörsüz Türkiye için başka bir yol mümkün mü? / 14.08.2026
- Karanlığa değil, nura yürüyen insan / Kötülüğün gölgesinde insan -8- / 13.08.2026
- İyilik, kötülüğün en güçlü cevabıdır / Kötülüğün gölgesinde insan -7- / 12.08.2026
























































