Devlet dediğimiz yapı, yalnızca binalardan, mevzuattan ya da rakamlardan ibaret değildir. Devlet; milletin zihninde ve kalbinde kurulan bir güven ilişkisidir. O güven ayakta olduğu sürece devlet güçlüdür; güven sarsıldığında ise en görkemli kurumlar bile içten içe çözülmeye başlar. Bugün yaşadığımız ekonomik, sosyal ve siyasal tartışmaların merkezinde de tam olarak bu mesele durmaktadır: Güven.
Ekonomik kriz çoğu zaman istatistik tablolarıyla anlatılır. Enflasyon yüzde kaç, büyüme ne kadar, kişi başı gelir artmış mı? Oysa millet, ekonomiyi grafikten değil; pazardan, kiradan, faturadan, mutfak masasından okur. Resmî rakamlarla vatandaşın hissettiği hayat pahalılığı arasındaki uçurum büyüdükçe, devletin "doğruyu söylediğine" dair inanç da zedelenir. İşte kırılma noktası burasıdır. Çünkü güven, bir kez aşındı mı, onu yeniden inşa etmek yıllar alır.
Devletin asli vasfı burada kendini gösterir. Devlet babadır. Baba; adil davranır, dürüst olur, evladını korur ve kimseyi dışlamaz. Baba, evlatları arasında ayrım yapmaz; kimliğine, mezhebine, oy tercihlerine göre muamele etmez. Devlet de böyledir. Devlet, bir siyasi partinin arka bahçesi hâline geldiği anda bu vasfını kaybeder. Araçsallaştırılan devlet, milletin ortak çatısı olmaktan çıkar; güven üretmek yerine güvensizlik doğurur.
Güven kaybının olduğu yerde başka siyasetler devreye girer. Kimlik siyaseti, mezhep dili, etnik vurgu hızla yayılır. Çünkü sosyal devlet geri çekildikçe, insanlar kendilerini koruyacak başka aidiyetler arar. Oysa güçlü devlet; kimlikleri kaşıyan değil, adaleti tesis ederek kimlikleri anlamsızlaştıran devlettir. İnsan, karnı doyuyorsa, hakkı teslim ediliyorsa, geleceğinden eminse; etnik ya da mezhepsel ajitasyona itibar etmez.
Burada kritik bir ayrımın altını çizmek gerekir: Devlet hata yapabilir; kriz yaşayabilir; imkânları sınırlı olabilir. Ancak devlet milletine karşı dürüst olmak zorundadır. "Geçinemiyorsan beni ilgilendirmez" diyen bir anlayış, devlet aklı değildir. Asgari ücret, sosyal yardımlar, maaş politikaları; bir lütuf değil, devletin baba olma sorumluluğunun gereğidir. Millet, fedakârlık yapmaya hazırdır; yeter ki adaletli bir paylaşım ve samimiyet görsün.
Bu noktada çözüm perspektifi de nettir. Sosyal devlet ilkesini lafzî bir temenniden çıkarıp gerçek bir politika hâline getirmek zorundayız. Vatandaşlık temelinde gelir güvencesi, aileyi koruyan sosyal destekler, üretimi esas alan milli bir ekonomi anlayışı… Prof. Dr. Haydar Baş tarafından ortaya konulan Milli Ekonomi Modeli, tam da bu güven meselesini merkeze alan bir yaklaşımdır. Devleti yeniden "baba", milleti yeniden "evlat" yapan; güveni rakamlarla değil, hayatın içinden kuran bir modeldir.
Unutulmamalıdır ki devlet ile millet arasındaki bağ, ruh ile beden gibidir. Biri zayıfladığında diğeri de ayakta kalamaz. Güven çökmeden devlet çökmez; ama güven çökerse, sadece ekonomi değil, siyaset, toplum ve gelecek de çöker. Bugün asıl ihtiyacımız olan şey; yeni sloganlar değil, yeniden güvendir.
- Yeni dünya düzeni: Arka bahçeler çağı / 10.01.2026
- İç cepheyi tanımlayalım mı? / 09.01.2026
- Para imparatorluğu çökerken / 08.01.2026
- Emekli ve asgari ücretlinin gücü görmezden gelinemez / 05.01.2026
- Güven çökmeden devlet çökmez, güven çökerse her şey çöker / 04.01.2026
- Ortadoğu’da parçalanan devletler ve Türkiye’ye biçilen rol / 03.01.2026
- 2025’in zifiri karanlığından 2026’nın şafağına: Çözüm var! / 01.01.2026
- Kürt meselesi kimin meselesidir? / 26.12.2025
- DEM açık, AKP-MHP çelişkili, CHP kararsız / 25.12.2025






























































































