İmam Sadık’ın (a.s.) münazaraları -1-
Emevilerin son yılları ve Abbasi iktidarının ilk dönemlerinde İmam Sâdık (a.s.), iki hanedan saltanat kavgası içinde olduklarından dolayı, geçici bir süre için de olsa biraz rahat nefes alabilmiş, ilmî ve dinî çalışmalarını genişletebilme fırsatı bulmuştur





İşte bu süreçte Medine, binlerce ilim aşığının, İmam Sâdık'ın (a.s.) din ve bilim derslerine akın edip çeşitli bilim dallarında İmam'dan eğitim alma fırsatı bulduğu büyük bir üniversiteye dönüşmüştür.
İmam Sâdık'ın (a.s.) ilmî ve dinî kariyeri, bütün İslam beldele-rinde biliniyordu. Bu nedenle, çoğu zaman çok uzak diyarlardan Medine'ye akın eden araştırmacı ve bilim adamları, İmam'ın derslerine katılıp Resulûllah'ın (a.s.) bu evladının Allah vergisi ilim deryasından faydalanmaktaydı.
Hatta gayrimüslim bilim adamları bile uzak yollardan gelip İmam Sâdık'ın (a.s.) ilmî münazara ve oturumlarına katılıyordu. Çeşitli din ve farklı inançlara mensup bu bilim ve din adamlarıyla İmam Sâdık (a.s.) arasındaki ilmî tartışmalar ve İmam'ın cevapları, İslam tarihinin ilk yüzyıllarıyla ilgili sayfaların en ilgi çekici olanıdır.
İmam'ın bazı münazaraları şu şekilde cereyan etmiştir:
İbn Ebi'l Evca ile münazara
İbn Ebi'l Evca o dönemin meşhur inkârcılarındandı. Gerek İmam'la, gerekse öğrencileri ile pek çok kez çeşitli münazaralarda bulunmuş ve mağlup olmuştur.
Ebu Mansur, bir arkadaşından şöyle rivayet eder:
"O zamanın Dehriyyun adıyla bilinen tanınmış dinsizlerinden İbn Ebi'l Evca ve Abdullah b. Mukaffa'yla Mescidu'l Haram'da oturmuş, Kâbe'yi tavaf eden hacıları seyrediyorduk.
İbn Mukaffa tavaf etmekte olan hacıları göstererek, "Şunları görüyor musun?" dedi ve biraz ileride oturan İmam Sâdık'ı (a.s.) gösterip, "Bak, bir tek şu büyük adam dışında, hiçbiri insan denmeye lâyık değildir" dedi. İbn Ebi'l Evca, "Bunca insan arasında neden sadece onun insan olduğunu söylüyorsun?" diye sorunca, aralarında şu konuşma geçti:
"Çünkü onda, başkalarında görmediğim bir bilgi, insanlık ve erdem var."
"Buna inanmam için onunla bizzat kendim konuşmalıyım."
"Bunu tavsiye etmem; aksi takdirde seni tamamen değiştirmesinden korkarım." (Seni materyalist inançtan koparıp Müslüman edebilir)
"Hiç sanmam! Onunla konuşursam, söylediklerinin doğru olmadığının anlaşılmasından korkuyorsun aslında!"
"Madem böyle düşünüyorsun, git onunla konuş o halde! Ama elinden geldiğince dikkatli ol ve seni etkilemesine izin verme.
Söyleyeceklerini iyi hesaplayıp konuş, her kelimeyi ölçüp biç, fikrini kendi sözlerinle çürütecek şeyler söylememeye dikkat et!"
Bu konuşmadan sonra İbn Ebi'l Evca, İmam'la görüşmek için bizden ayrıldı. Biraz sonra geri döndüğünde, "Ey Mukaffa'nın oğlu!" dedi heyecan ve hayretle, "Sen onun, insan olduğunu söylemiştin ama ben, onun bildiğimiz anlamda bir insan türü olmadığına yemin edebilirim! Şu yeryüzü yuvarlağında, dilediği zaman cismiyle yaşayan tek kişi varsa, odur!"
İbn Mukaffa şaşkınlıkla, "Neden?" diye sordu, "Ne oldu ki?"
İbn Ebi'l Evca dedi ki: "Onun yanına gidip oturdum. Etrafındakiler gidince, ikimiz kaldık. Ben daha hiçbir şey söylemeden o konuşmaya başladı ve tavaf etmekte olanları göstererek şöyle dedi:
"Eğer din konusu bunların dediği gibiyse ve Allah ve ahiret günü diye bir şey varsa -ki vardır ve haktır- o zaman onlar doğru yoldadır demektir.
Bu durumda siz saadeti yakalamayacak ve helak olacaksınız! Yok, eğer sizin dediğiniz gibiyse -ki kesinlikle öyle değildir, zira Allah vardır ve kıyamet haktır- o zaman Müslümanlarla sizin durumunuz eşit demektir!" (Yani ahirete inanan bir Müslüman için bu durumda da kaybedecek bir şey söz konusu değildir.
Çünkü farz-ı muhal; ahiret ve din hak olmaz ve bir hesap günü bulunmazsa dahi Müslümanların zarar edeceği bir şey olmaz ve bu durumda sizlerle aynı vaziyette olurlar)
Ben şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak, "Aman efendim, neler söylüyorsunuz?" dedim, "Bizim inancımız onların inancından farklı değil ki, biz de Müslümanız!"
Adeta içimi okurcasına dedi ki: "Sizinle, onların inancı aynı olur mu hiç? Onlar kıyamete, ölümden sonra diriltileceklerine, hesaba çekileceklerine, Allah'ın ceza veya ödülüne mazhar olacaklarına, yani yaratıcılarının göğün sahibi olan Yüce Allah olduğuna ve göklerin ancak O'nunla mâmur olduğuna inanıyorlar; oysa siz göğü, kimselerin bulunmadığı bomboş bir virâne gibi görmektesiniz!"
Onun, Allah'tan söz etmesini fırsat bilerek kendi düşüncelerimi açıklayıp şöyle dedim: "Eğer mesele onların dediği gibiyse, o zaman Allah neden kendini açıkça kullarına gösterip onları ibadete davet etmiyor?
Böylece kullar arasında da bu ihtilaflar ortadan kalkmaz mı? Neden kendisini kullarından gizleyip onlara, peygamber gönderiyor? Bizzat kendisi gelse, kulları üzerinde daha etkili olmaz mı?"
Ben susunca, o, "Bunu söylerken haksızlık etmiyor musun?" diyerek şöyle ekledi: "Kudretini senin, kendi varlığında apaçık göstermekte olan birini, kendisini, senden gizlediğini nasıl söylersin?!
Daha önce var olmadığın halde var edilmen, küçükken büyümen, onca zayıflıktan sonra güçlenip serpilmen, sağlıklıyken hastalanman ve hastalandıktan sonra yine sağlıklı hale gelebilmen, öfkenden sonra sevinmen ve memnun olduğun bir zamanda öfkeye kapılabilmen, neşeden sonra üzüntü, üzüntüden sonra neşe duyabilmen, düşmanlıktan sonra dostluğun ve dostluğundan sonra düşmanlığın, azimli ve iradeliyken gevşeyip azmini yitirmen ve gevşekken azim ve irade bulman; bıkkınlıktan sonra istemen, istedikten sonra bıkkın olman, isteksizlikten sonra eğilim duyman ve eğilimden sonra isteksizlik duyabilmen, umutsuzluğundan sonra umut ve umuttan sonra umutsuzluk yaşayabilmen, zihninde olmayan ve hatırlayamadığın bir şeyi hatırlayıp farkına varman ve zihninde var olduğu ve bildiğin bir şeyin zihninden bilinmesi ve onu unutman..." (İşte bunların hepsinde Allah kendi kudretini sana göstermiştir)
Evet, benim varlığımda olan ve inkar edemediğim İlahî yaratılışı ve Allah'ın kudretinin varlığımdaki iz ve etkilerin ardı ardına böylece sıralayıp durdu. Öyle ki, bir an Allah benimle onun arasında belirip âşikâr olacak sandım!" (Prof. Dr. Haydar Baş İmam Cafer eserinden)
















































































