logo
21 EKİM 2026

PROF. DR. HAYDAR BAŞ "DİNİ VE MİLLİ BÜTÜNLÜ'ÜMÜZ"ÜN ADIDIR

21.12.2011 00:00:00
 
Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye'nin yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir. Sayın Baş, hayatı boyunca milli birlik ve bütünlüğü tez olarak anlatmış, her yazısında, konferansında, TV konuşmalarında  ülkenin içinde bulunduğu oyunları dile getirerek milletimizin adeta gözünü açmıştır...

Prof. Dr. Haydar Baş, Türkiye'nin yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir. Sayın Baş, hayatı boyunca milli birlik ve bütünlüğü tez olarak anlatmış, her yazısında, konferansında, TV konuşmalarında  ülkenin içinde bulunduğu oyunları dile getirerek milletimizin adeta gözünü açmıştır. Haydar Baş ismi, sivil-asker birliği ile; devlet-millet kaynaşması ile, "Türk, Kürt, Laz, Çerkez tek bilek tek yürektir" çıkışı ile, "bu vatan bizimdir, bizim kalacak" sloganı ile, Millî Ekonomi Modeli ile, "Milli Devlet-Sosyal Devlet" tezi ile ve Bağımsız Türkiye ile özdeşleşmiştir. Takdir edersiniz ki, bugün globalizmin pençesindeki her ülke gibi, Türkiye için de aynı küresel kurallar geçerlidir. Millî olan her şey  ve bağımsızlık en büyük tehlike görülürken, bunun savunucuları küresel dünya için en büyük tehdittir. İşte bu tehdit görülme Prof. Dr. Haydar Baş'ın her türlü faaliyetlerinde önünü kesme, toplum nazarında onu küçük düşürme, basında yer verdirmeyerek halkın nazarından saklama  gibi yollarla hayatının her safhasında karşısına çıkmıştır. Biz, vatanın bütünlüğünün ve milletin birliğinin muhafazası gerekçesi ile karşılaştığımız bu mağduriyetleri asla gündem etmedik. Ancak gelinen noktada yapılan iftiralara cevap olarak bu  konuları belgeleri ile ortaya koyarak haklılığımızı ve mağduriyetimizi ispatlıyoruz.Eğer iftiralara ve karalama kampanyalarına devam ederlerse, bu iftiraları atanların gerçek yüzlerini, yine onların başındaki kişilerin kitaplarındaki ifadeleri kamuoyu ile paylaşacağız. "Rota Haber" isimli internet sitesinde yer alan uydurma habere göre, "MİT tarafından Gülen'e karşı kullanılan cemaat lideriGenelkurmay Başkanlığı'nın bilgisi dahilinde 5 Mayıs 1997 tarihli üs yazısında, tüm illerdeki bağlı komutanlıklardan sivil toplum örgütleri ile ilgili bilgi isteyen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Koramiral Aydan Erol, bir haftalık süre sonunda komutanlığa geçen belgelerde fişlenmiş görünen ancak yararlı olduğu belirtilen bir isim bulunuyor. ? aşırı İslamcı unsurlar ve vakıfların bağlı bulunduğu "tarikat ve dini akımlar" isimli dosyanın ön listesinde yer alan 47 cemaat içinde sadece birine not düşüldüğü görülüyor.Mamak yani Kadiri Haydar Baş grubu."Sitenin kendi yorumuna göre, "belge üzerinde sadece Haydar Baş'ın isminin hemen altına parantez açılarak, "MİT bu şahsı F. Gülen'e karşı kullanmaktadır" İfadesi de yer almaktadır. Günümüze kadar, Prof. Dr. Haydar Baş'ın hakkında birbirine zıt iki  haber uydurularak halkın nazarından düşürülmesine çalışılmıştır. Bunlar;1- "Tarikat lideri olduğu" yolundaki yalan haberler, 2- "Askerin adamı" olduğu şeklindeki yalan haberlerdir.Bu iki konuda uydurulan yalan haberlere karşı, Sayın Baş hakkında 40 bin sayfayı bulan dava dosyaları mevcuttur. Bunların bir kısmına aşağıda yer vereceğiz. Ancak, öncelikle belirtmeliyiz ki, Prof. Dr. Haydar Baş ile Fetullah Gülen arasında 1998 yılına kadar bir sıkıntı yoktu. Ta ki, Gülen'in Vatikan'a yazdığı mektup ortaya çıkana kadar. Millî ve dinî bütünlüğümüze indirilen bu darbeye, yani mektubun gönderildiği 1998 senesine kadar Baş ve Gülen arasında bir husumet söz konusu değildi. Tam tersine, o tarihlerde Prof. Baş, etrafına Zaman Gazetesi okumalarını tavsiye ederek, onlara maddeten ve mânen destek olmuşlardır. 1998'den sonra Prof. Dr. Haydar Baş tamamen ilmî realiteler ile  Gülen cemaatinin yanlış yolda olduklarını ortaya koymuş ve hukuk sınırları içinde mücadele vermiştir.6 Şubat 1998 tarihinde Sayın Baş, Gülen'e yakın arkadaşları eliyle bir mektup göndermiştir. Bu mektupta milli ve manevi değerlerimiz açısından ciddi endişelerini dile getirmiştir.Hıristiyan din öncüleri ile yakınlık kurulmasının, Resûlullah'ın (s.a.v.) hayatından örnekler ile yanlışlığını ortaya koymuştur.

PROF. DR. HAYDAR BAŞ'TAN FETULLAH GÜLEN'E TARİHİ MEKTUP

"Muhterem Kardeşim Fethullah Efendi, Allah'a hamd, Resulüne salât ü selamdan sonra mektubuma başlarken zat-i âlinize ve camianıza selam ve muhabbetlerimi sunarım. Malumunuzdur ki, Mü'minlerin birbirlerini sevmeleri, sırat-ı müstakim üzere bulunmaları, varsa noksanlarını telafi edip birbirlerine yardıma olmaları, hakkı tavsiye etmeleri ve gerektiğinde emri bi'l ma'rûf - nehyi ani'l münker yapmaları Hakk'ın emri gereğidir ve bir vecibedir. "Müminler ancak kardeştir" ve kardeşler, birbirine yıkayan iki el gibidirler. Kardeşin kardeş üzerinde hem hakkı hem de sorumluluğu vardır. Eğer bir Mü'min kaderin şevkiyle bir camianın sorumluluğunu taşıyorsa bu sorumluluk, bu vebal daha da artmakta ve önem kazanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz ((S.A.V)) "Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mes'ûlsünüz" buyurmaktadır. Bu sebepledir ki, birbirimizi lüzum görülen hususlarda aydınlatmak, istişare etmek, varsa bir yanlıştan sakındırmak, üzerimize bir borç olduğu gibi, kardeşlik hukukunun da bir gereğidir.

Öte yandan zat-i âliniz ve arkadaşlarınızın ülkemizde ve dünyada yaptığı hayırlı hizmetleri takdirle karşılıyor ve hayırla anıyoruz. Bu cümleden olarak bu mektubu, hem bir istişare maksadıyla hem de bir mükellefiyetin gereğini yerine getirmek üzere yazıyorum.

Zat-i âliniz ve hizmet camianızla ilgili olarak kamuoyunda tartışılan, medya yoluyla aleniyet kazanan ve aşağıda bir kısmına temas edeceğim hususlarda, i-nancımız, yolumuz İslam adına ciddi endişelerim hasıl olmuştur. Belki de meseleler, intikal ettiği gibi değildir, ki öyle olmasını çok temenni ederim fakat değil mi ki hadiseler bir noktaya gelmiştir ve tartışılmaktadır; o halde ciddiyet kazanmıştır. Eğer meseleler saptırılıp, kamuoyuna yanlış izlenim veriliyorsa, basın yoluyla tekzibinin çok isabetli olacağı kanaatindeyim.

Yaşadığımız devrin şartlarının zorluğunu ve vahametini kabul etmekle beraber, Mü'minlerin (hele de hizmette Öncü olup bir camiayı temsil ediyorlarsa) u-sûl ve metod açısından basiret vefirasetle yürümeleri, ancak Hakk'ın hududunu da korumaları bir zorunluluktur. Mevzuat ve hukuka ters düşmeden, Devlet ve Millet bütünlüğünü koruyarak zira bu Devlet, bu Millet bizimdir müsamaha hudutlarını sonuna kadar zorlamalı, fakat asla tavize yaklaşılmamalıdır. Buna hakkımız olmadığı gibi, Hakk'a ancak hak ölçülerin korunması suretiyle hizmet edilebileceği, diğer gayretlerin ise hizmet değil, bir vebal olacağı bilinmelidir. Bu ölçüler içerisinde, zat-i âlinizi incitmeden maksadımı anlatabilmek ümidiyle, bizi endişeye sevk eden hususlara ana hatlarıyla temas edeceğim.

I- Bir müddet evvel basına yansıyan bir beyanatınızda başörtüsüne "teferruat" demişsiniz. Bu söz, İslam'ı tahrif etmeyi meslek edinenler tarafından ele alınarak neredeyse tesettürün lüzumsuzluğuna hükmedildi. Belki maksadınız bu değildi, fakat olaylar sonuçlarıyla ölçüdür.

Çok iyi bilirsiniz ki tesettür, başörtüsü bir vecibedir, farzdır. Ayetlerle sabittir. Ayette başörtüsü, "Hamr" kelimesiyle anlatılır. Bir manası başı, diğer bir manası da göğsü örtmek hakkındadır. Ma'lumu-nuzdur ki, lafızların kelime manası esas alındığında mesele sapar ve saptırılır. Zira bu kelimenin elliye yakın manası vardır. Bir manası da içkidir. Sadece kelime manasından yola çıkarak kalkıp da ayette geçen 'Hamr' kelimesini içki anlamıyla kabul edersek "içkiyi örtmek" gibi bir şey ortaya çıkar ki, bu mantıksızlıktır.

O halde mefhumları, lafızların kelime manasıyla uğraşıp saptırmadan, İstılahı mana üzerinde durmak, ayetlerin nüzul sebeplerine inmek ve tarihî tatbikatı da dikkate almak esas olmalıdır. Nitekim tesettür ayeti indikten sonra, Müminlerin Annesi Hazreti Zeynep validemiz, hiç dışarı çıkmamıştır. Yine biliriz ki, bir farzı basite almak, helâli haram, haramı helâl kabul etmek, itikadı açıdan pek vahim sonuçlar doğurur. Neden Allah'ın emirlerini tartışma konusu yapmaya sebep oluyoruz? Bu bir mecburiyet midir? Mecburiyet ise nereden kaynaklanmaktadır?

II- Yine günümüzde Kur'an-ı Kerim'i tahrif planları yapan çevreler ve bunların avukatlığına soyunan İslam muhalifleri var. ''Yeniden yapılanma' adı altında İslam'ı, reformcu bir mantıkla tahrife kalkışmaktadırlar. Sanki Resûlüllah ((S.A.V)), Kuran-ı Kerim'i anlayamamış da, 14 asır sonra bu hilkat garibeleri anlamış... Bunlara göre "Hadis-i şerifler uydurmadır, îcma, kıyas, mezhep ve meşrep gibi kavramlar yoktur. Müctehid imamlar komisyoncu, Müslümanlar yobaz; İslam 1400 yıldan beri hiç anlaşılmamış.." Bunlara göre, 'Mezhepler haktır' demek küfür; ama lafzı da mu'cize olan Kur'an-ı Kerim'i Türkçeleştirmek uğruna, mezhep i-mamlannın fetvaları pek muteberdir ve asıldır.

Bu kadar vahim dalâlet, sapıklık ve tezat içinde yüzenlere binbir zahmetlerle kurduğunuz TV kanalınızda zehirli fikirlerini yayma fırsatı veriyorsunuz. Bundan daha da vahimi, sözünü ettiğimiz şahıs ve şahıslara plaket vermek suretiyle ödüllendiriyorsunuz; bunun adı tolerans, müsamaha oluyor. Böylece hem bu gibiler özendiriliyor, hem de büyük kitleler bu yapılanların meşru olduğu zannına kapılıyor. Buna razı olacağınıza asla inanmıyorum.

III- Basında ve kamuoyunda müşahade ettiğimiz daha büyük bir yanlış ise, Hıristiyan din öncüleriyle yakınlıklar kurulması, karşılıklı dostluk mesajları gönderilmesi ve bu yolda birlik-beraberlik, işbirliği, iyi niyet havasının verilmek istenmesidir.

Hatta son günlerde çıkan bir haberden takip ettiğimize göre bir iftar sofrasında bir Hıristiyan temsilciye dua ettiriliyor. Temsilci duasında teknik bir şekilde Allah Resûlü'nü tanımadığını ifade ediyor. "Ortak yanımız Allah-u Ekber dir. Allah-u Ekber diyelim" diyor. Şimdi soruyorum; "Muhammed'ür rasûlullah" demeden, gerçek manada Allah-u Ekber demek nasıl mümkün olur? Belli ki bu demagojidir. Bu şahıs, muharref İncil'e dayalı teslis inancını taşıyan ve Kur'an-ı Kerim'de şirk olduğu ifade edilen Hıristiyanlığı cazip ve meşru göstermek maksadındadır. Güya iki din arasında ortak bir taraf bulunuyor ve bu basın yoluyla kamuoyuna arzediliyor. Halbuki küfür olan Hıristiyanlık ile yegâne hakkın kendisi olan İslam'ın hiçbir ortak yanı yoktur. Küfür ile hak, karanlık ile aydınlık nasıl ortak cihet taşıyabilir?

Kaldı ki küfürde olanların duası makbul olmadığı gibi, böyle bir duayı meşru ve faziletli saymak da itikadı açıdan tehlikelidir. Bilindiği gibi itikadı konular son derece büyük bir önemi haizdir. Küçük bir açı farkı, vahim neticeler doğurabilir.

Sizden sâdır olan küçük bir açı farkı, topluma genişleyerek yansır. Hıristiyanlarla tesis edilmiş gibi görünen samimiyet bağı, muhabbet havası ola ki, gençliğe "Hıristiyan da olunabilir" kanaatini verirse, bu hatanın tamiri mümkün olamaz. Kimse de bu vebali kaldıramaz. Bütün bunlar sizin malumunuzdur.

Çok iyi biliniz ki, 'kelime-i tevhid' ancak nübüvvetle tamamlanır. Allah Resulünü inkar edenler, "Allah-u Ekber" kelimesinde nasıl samimi olabilirler?

Biz Hıristiyan veya diğer din mensuplarıyla görüşülmesin, irtibat kurulmasın demiyoruz. Ancak onlarla olan ilgi ve irtibat, Hakk'ı ketmetme-mek ve açıkça söylemek şartıyla meşrudur. Yani tebliğ esastır.

Nitekim Allah Resulünün o devrin Hıristiyanlanyla olan görüşme ve münasebetleri, tam bir tebliğ örneği ve hakkın beyanı şeklinde cereyan etmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de Al-i Imran suresinin ilk seksen ayetini ve Meryem suresini ibretle inceleyiniz! İstirham ederim.

Bakınız ilgili ayetler; Al-i İmran (1-8,18-32, 35-37, 42-51, 53-62, 62-64, 79-80, 85-86) ve Meryem (21-25).

Bakınız, şu ayet Hıristiyanlar hakkında inmiştir;

''De ki: Allah'a ve Rasûlüne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki, Allah kafirleri sevmez." (Al-i İmran -32). "Andolsun 'Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler kafir olmuşlardır." (Maide-73) "Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler." (Al-i İmran -28).

Kaldı ki haham ve papazlarla işbirliği ihtiyacı nereden çıkmaktadır? Kimin için, neye ve kime karşı bir ve beraber olunacaktır.? Ancak ilhad fikri ve ateizm öldüğüne göre bu taviz, bu tahribat, bu zillet nedendir?

Bu tutum insanlara Hıristiyanlığı normal ve meşru kabul etme hissiyatını verir ki, gençliğimiz, teknolojik üstünlüğü elinde tutan Hıristiyan dünyasına, Hıristiyanlık dinine meylederlerse bu vebali kim taşıyabilir?

Nitekim bütün şehirlerimizde ve özellikle İstanbul, izmir, Ankara, Eskişehir ve Adana gibi vilayetlerde gençlere İncil okutma faaliyetine başlanmıştır. Ve bilmekteyiz ki, asırlardır süren Hıristiyanlaştırma ve misyonerlik faaliyetleri, özellikle günümüzde daha da organizeli ve sinsi bir şekilde hız kazanmıştır. Hâlâ tarihi haçlı taassubunda İstanbul, İzmir ve hatta Anadolu kurtarılmayı bekleyen işgal edilmiş topraklar olarak algılanıyor ve öğretiliyor.

İspanya'yı düşünün ki, 800 yıl yaşayan bir İslam medeniyetinden bugün bir iz bile bulamazsınız. Ehli küfrün hesabının ileriye dönük ve intikam dolu olduğunu asla unutmamalıyız. Sekiz asır Endülüs Müslümanlarının yaşadığı İspanya'da bir tek Müslüman bırakılmamış, hepsi katledilmiştir. Halbuki İstanbul'un fethinin üstünden 545 yıl geçmiştir. Sırplar, Bosna'da katliam yaparken 'Hedefimiz İstanbul-Anadolu, hatta Horasan' diyorlardı; unutmayalım. Haçlı taassubunun doğurduğu kin, tarih boyunca hızından hiçbir şey kaybetmeden yaşatılmaktadır.

Son günlerde manevi ve dini değerler üzerinde çıkarılan tartışmalar sebepsiz değildir. Bu, uluslararası organizeli bir güç tarafından planlanmakta, bu hususta yerli uşaklar kullanılmaktadır. İyi bilelim ki hedef, sadece dinimiz değil, devletimiz ve hatta vatanımızdır.

Bir baskı ve yılgınlık hali sergilenmesi de anlamlı değildir. Zira zat-i âliniz hukuk dışı bir iş yapmıyorsunuz ki, korkup endişe edeceksiniz. Yaptığınız millete ve vatana hizmettir.

Kaldı ki siz, ne bir siyasi lidersiniz, ne de İslam namına seçilmiş bir temsilcisiniz. Her iki halde de böyle badirelere düşmenin anlamı yoktur. Nitekim biz, devlet ve millet kucaklaşmasıyla milli bütünlüğü temine çalışıyor, mevzuat ve hukukun üstünlüğünü hayata geçirmeye gayret ediyoruz. Biz, bu tartışma, istişare veya uyarıyı nefsanî bir hesapla ve de kötü örnek teşkil edecek şekilde kamuoyu önünde yapmıyoruz. 'Kol kırılır yen içinde...' denildiği gibi, bu bizim kardeşlik ve inanç beraberliğinden kaynaklanan görevimizdir.

Samimiyet, ihlas ve vefanıza inandığım kardeşim o-larak, bu açık ve samimi düşünce ve uyanlarımı, edil-le-i şer'iyye ölçüleri ve hassas inancınız ve vicdanınızla kâmil anlamıyla değerlendirip, bir nefs muhasebesi yapacağınıza inanıyor, bu vesileyle tekrar kalbi muhabbetlerimi arz ediyorum. Allah'dan Sırat-ı Müstakim üzere daim bulunmanızı niyaz ediyorum. Prof. Dr. Haydar Baş / 6 Şubat 1998"

Sayın Baş, mektubu bir tarikat lideri olarak yazmamış, vatan ve millet sevdalısı bir ilim ve fikir adamı olarak hassasiyetlerini dile getirmiştir.Yazımızın başlarında metninin bir bölümünü verdiğimiz düzmece haberde Prof. Dr. Haydar Baş, "askerin adamı" olarak gösterilmiştir. "Askerin adamı" iddiaları yeni değildir. Isıtılıp ısıtılıp milletin önüne konan bu meselenin bir aldatmaca olduğu konusunda Prof. Haydar Baş'ın hayatında sayısız örnek vardır.   "28 Şubat'ın gerçek mağduru" Prof. Dr. Haydar Baş olmuştur. Biz, aşağıdaki belgelerle Prof. Dr. Haydar Baş'a yönelik "28 Şubat sürecinde korunan, baskı görmeyen bir liderdir" şeklindeki  iddiaların tamamen gerçek dışı olduğunu ortaya koyuyoruz. 

JANDARMA PROF. HAYDAR BAŞ'IN ÜZERİNE GELİYOR: Jandarma Genel Komutanlığı İl Jandarma Komutanlığı'nın, Ticaret Odası Başkanlığı'na yazdığı yazı:8 Kasım 2006 tarihli İSTH: 3590-365-06/1452"Ankara İl Jandarma Komutanlığı'nca yapılmakta olan bir tahkikata esas olmak üzere ekli listede bulunan şirket ve firmaların sahip ve ortaklarına ait kimlik bilgileri (adı, soy adı, baba adı, doğum tarih) ile şirket sicil bilgilerine ihtiyaç duyulmaktadır.İstenilen bilgi ve belgelerin çıkartılarak görevli personele elden  teslim edilmesini arz ederim. Yurdakul Akkuş J. Binbaşı İsth. Ş. Md.

Hakkında bilgi istenilen şirketler ve finans kuruluşlarının adları1- Meltem Eğitim ve Sağlık İşletmeleri 2- Baş-San Turizm ve Ticaret Sanayii3- Baş Turizm ve Sanayii4- Meltem Uluslararası Pazarlama ve İnşaat Endüstri Sanayii Ticaret5- Meltem Radyo ve TV Yayıncılık 6- Meltem Televizyon Yayıncılık

PROF. DR. HAYDAR BAŞ BALYOZ DARBE PLANI'NA DA DAHİL EDİLMEK İSTENMİŞTİ:

3.11.2010 tarihli  www.radikal.com.tr. isimli internet sitesinin haberinde "Darbecilerin ekonomi programı, Haydar Baş'tan" denilmekte idi:"Basında 22 Ocak 2010 tarihinde "Balyoz Hükümeti" başlığı altında Balyoz belgelerinden Milli Mutabakat Hükümeti Programı'ndan kesitler verilmiş ve haberlerde "eldeki CD kopyasının elektronik anteti, Milli Mutabakat Hükümet programının da, yine Süha Tanyeri'nin de o dönemdeki iş bilgisayarına kaydedildiğini kanıtlıyor.? bu belgenin ekonomik politikalar bölümü Haydar Baş'ın 2005  yılında verdiği konuşmadan birebir alıntılar içeriyor" denilmektedir.Yani, Prof. Haydar Baş Bey'in 2005'de yaptığı konuşmanın, 2002'de hazırlandığı iddia edilen Balyoz darbe planında kullanıldığı iddia edilmektedir.Görüldüğü üzere, konuşma, Balyoz darbe planından 3 sene sonra yapılmıştır. Nasıl oluyor ki, asker Prof. Haydar Baş Bey'in 3 sene sonraki konuşmasını kendine örnek almıştır? Bu iddiaya göre, henüz yapılmamış bir konuşma asker tarafından örnek alınmış olmaktadır.Balyoz harekatının 2002'de hazırlandığı iddia ediliyor, halbuki Prof. Dr. Haydar Baş Bey'in konuşması 2005'de yapılmıştır. Sırf asker ile ilişkilendirmek ve Sayın Baş'ı karalamak için uydurma senaryolar yazıldığının en güzel delilidir bu...Oysa bu iftiraların aksine, şayet Balyoz darbesi olsa idi, içeri alınacak 10 kişiden biri Prof. Dr. Haydar Baş olacaktı.11 nolu CD'den çıkan Balyoz belgesine göre, Prof. Dr. Haydar Baş (dava klasörü 184, dizin no 216) İstanbul ilinde gözaltına alınacak  10 kişinin içinde yer alıyordu.1997 yılında Batı Çalışma Grubu F. Gülen cemaatinin desteklenmesi gerektiği yönünde karar beyan etmiştir.Sayın Baş hakkındaki yukarıda sadece bir kısmından örnekler verdiğimiz kararlar, Sayın Baş'ın kimler tarafından bu kadar sıkıştırıldığını ve baskıya tâbi tutulduğunu apaçık göstermektedir.       Bugün ABD'nin kucağında kim oturuyor, senelerden beri onunla beraber iş birliği kim yapıyor? Ortadoğu'da kim ABD'ye tetikçilik yapıyor? Bu soruları sorduktan sonra faillerin, işbirlikçilerin içinde olduğunu mutlak surette herkes görecektir.

"ASKERİN ADAMI" OLDU?U İDDİA EDİLEN PROF. DR. HAYDAR BAŞ'A BİR DARBE DE DÖNEMİN BAŞBAKANI ECEVİT'TEN:

İçişleri Bakanlığı'nın talimatnamesi:Bu karar, Bülent Ecevit'in 27.11.2000 tarihli olur imzası ile B050TEF0000000107-5/6507-122 sayılı karardır.  Dönemin İçişleri Bakanı olan Saadettin Tantan'ın talimatıyla hazırlanan bu belgede,"Ülke genelinde faaliyet gösteren Haydar Baş grubunun mal ve para hareketlerinin takibi ile grupla irtibatlı olan vakıf-dernek-şirket vb. kuruluşların mali kaynakları ve varsa para hareketlerinin incelenmesinin mülkiye müfettişi koordinatörlüğünde, polis müfettişi, vakıflar genel müdürlüğü müfettişi ve vergi denetim elemanlarından oluşacak kurul tarafından tüm hukuki boyutlarıyla yapılmasını, suç unsuruna rastlandığında düzenlenecek raporların ilgili merciine tevdi edilmesini müsaadelerinize arz ederiz" denilmektedir. Bu karardan sonra, 1- Baş-Çelik fabrikasına,2- İlmî Araştırmalar Vakfı'na 3- Meltem Kolejlerine 4- Pek çok kişi ve kuruluşa yoğun baskılar ve hukuk dışı uygulamalar olmuştur.    

ÖZEL MELTEM OKULLARINA YÖNELİK HUKUKSUZLUKLAR:

2000 yılında dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan imzalı bir talimatname, dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in 27.11.2000  tarihli onayı ile devreye konmuştur. Bu öyle bir belgedir ki, devletin Başbakanı ve İçişleri Bakanı ömrünü "vatan" diyerek, "bayrak" diyerek, "devlet-millet" kaynaşması diyerek geçiren bir ilim adamını en ağır suçları işlemiş  azılı bir kişi gibi takip altına alıyordu.

B050TEF0000000107-5/6507-122 sayılı ve 15.11.2000 tarihli Sadettin Tantan imzalı belgede şunlar yazmaktadır:" Başbakanlık makamına,Ülke genelinde faaliyet  gösteren Haydar Baş grubunun mal ve para hareketlerinin takibi ile grupla irtibatlı olan vakıf, dernek, şirket ve bunun gibi kuruluşların mali kaynakları ve varsa para hareketlerinin incelenmesinin mülkiye müfettişi koordinatörlüğünde, polis müfettişi, vakıflar genel müdürlüğü müfettişi ve vergi denetim elemanlarından oluşacak kurul tarafından tüm hukuki boyutlarıyla yapılmasını, suç unsuruna rastlanıldığında düzenlenecek raporların ilgili merciine tevdi edilmesini müsaadelerinize arz ederim."

Ecevit'ten olur alarak hayata geçen bu belge, bir dönem sadece Haydar Baş Bey'in hayatını değil, okul örneğinde gördüğümüz gibi onunla irtibatlı olduğu düşünülen herkesin hayatını karartmıştır. Dikkat ederseniz, belgede kullanılan esnek ifade  ülke genelinde herkesi, her kurumu kapsar mahiyettedir.Bir düğmeye basılmışçasına harekete geçildi, hiç vakit kaybedilmeden, ilk önce İçişleri Bakanlığı, Mülkiye Başmüfettişleri, Polis Başmüfettişi, Vakıflar Başmüfettişinden oluşan heyet Meltem Okullarına yöneldiler. Ve okulları gayri hukuki şekilde kapattılar. Ama bu tarihten sonra okulların  yanında televizyonlar, hastane ve Prof. Dr. Haydar Baş ile ilişkisi olduğu düşünülen her kurum baskı ve inceleme altına alınmıştır. Hepsini belgeleriyle göreceğiz. Ama önce okullara bakalım:Mülkiye Baş Müfettişi: Hamit yükselVakıflar Genel Müdürlüğü Baş Müfettişi: Baki KestekPolis Baş Müfettişi: İsmail YaldızVergi Denetmeni: Mehmet Özkanİlköğretim Müfettişi: Ünsal Oranİlköğretim Müfettişi: Veli Aydemir

Bu isimlerden oluşan bir müfettişlik ekibi, İstanbul ili Güngören ilçesi Özel Meltem İlköğretim Okulu'nun incelenmesi konusunda görevlendirildi.Okulda 2, 3, 4 Mayıs 2001 tarihlerinde yapılan incelemeler, 4 Mayıs 2001 tarihli tutanakta anlatılmıştır. Tutanaktaki tespitler ne maksatla inceleme yapıldığını ortaya koymaktadır. Tutanağın ilk maddesi, "bahçe alanının genişliği" konusundadır. Merdiven basamaklarının genişliği ve sayıları, duvarların en, boy ölçümleri de tutanakta kapatma gerekçesi olarak yer almaktadır. "Öğretmenlerin pantolon giymeleri" de dikkatlerden kaçmamıştır.Tutanağın 14. maddesi gizlenmeye çalışılan asıl maksadı ortaya koymaktadır. 14. maddede, "Yönetici odalarıyla, öğretmenler odasında günlük Yeni Mesaj Gazetesinin bulunduğu, anılan gazetenin, Trabzon'da yapılan mitinge ait haber ve resimlerin yer aldığı 09.01.2001 günlü sayısının birinci sayfasının halkla ilişkiler odasıyla  ilköğretim okul müdür yardımcısı odasındaki panolarda teşhir edildiği" ifadesi yer almaktadır. İstanbul'da Baş'a ait iki okul kapatıldı ve işyerlerine trilyonlarca lira ceza geldi.Bu nasıl askerin adamı olmak ki, devamlı zarar görüyorsunuz? Asıl bu iftiraları atanlar derin devletin adamlarıdır.

VAKIFLARIN ÜZERİNE GİDİLİYOR:   Tam da bu tarihlerde F. Gülen hastalık bahanesi ile ABD'ye gitti. Hâlâ da orada bulunmaktadır. Sayın Baş'a iftira atanlar, bu sır perdesini aralayıp, gerçekleri anlatsınlar.İlmî Araştırmalar Vakfı'na yönelik başlatılan saldırılarda, vakfın çeşitli illerdeki şubeleri için "suç unsuru arama" talimatı verilmiştir. Buna rağmen İstanbul Valiliği, Çanakkale Valiliği ve Denizli Valiliği "yasa dışı faaliyet yok" raporu vermiş, Karacaören Kaymakamlığı "her şey yasalara uygundur" yazısını göndermiştir.Rize Valiliği ise, "bu vakıflar milli birlik ve beraberliğin temini için kuruldu" raporunu vermiştir.              

TARİKATÇILIK SÖYLENTİLERİNE CEVAPLAR:TARİKATÇILIK İDDİALARI :

Sayın Baş, samimi bir müslümandır. Hangi şartlarda olursa olsun dinini yaşar ve bundan zerre kadar taviz vermez.İşte O'nun bu dindarlığını bahane ederek "tarikat ehlidir" demek sureti ile üzerine gidilmiş, çeşitli meselelerde dava konusu yapılmış ama neticede Baş'ın sadece samimi bir Müslüman olduğu mahkemeler tarafından tescil edilmiştir. 1981 yılında devlet tarafından haksız olarak tutuklandığı için, açtığı dava neticesinde devletten tazminat almıştır. 1-Bunlardan birisi Giresun Ağır Ceza Mahkemesi'nde hakkında açılan davadır ki, elbette neticede beraat kararı çıkmıştır. 1982/ 23 esas nosu ve 982/400 karar nosu ile verilen kararda dava konusu suç, "laikliğe aykırı olarak devletin temel nizamlarını  kısmen de olsa dinî esas ve esaslara uydurmak amacıyla cemiyet teşkil etmek, propaganda yapmak, sıkıyönetim emirlerine riayet etmeyerek gece sokağa çıkma yasağına muhalefet" idi. Gerekçeli kararda;(Prof. Dr. Haydar Baş'ın da aralarında bulunduğu) tüm sanıkların  laikliğe aykırı olarak TCK 163. maddesindeki suçu işlemedikleri  dosya münderecatı ile bilirkişi kurulunun 15.07.1982 tarihli raporunda açıklanmasının bulunmasına göre bu suçtan ötürü BERAATLERİNE? karar verilmiştir. Bu beraat kararının arkasından Haydar Baş Bey Maliye Hazinesi aleyhine, o tarihlerde yürürlükte olan 466 sayılı yasaya dayanarak  maddi ve manevi tazminat davası açmıştır.

Sayın Baş, 24.12.1981 ve 2.2.1982 tarihleri arasında haksız yere tutuklanmıştır. 19.07.1984 tarihli karar şöyledir:"466 sayılı yasaya göre haksız tutuklanma nedeniyle davacı Haydar Baş, 13.333,20 lira (on üç bin üç yüz otuz üç lira yirmi kuruş) maddi, 50.000 lira manevi tazminatın hazineyi maliyeden alınarak davacıya verilmesine?" karar verilmiştir.

2-Resul Yaprak isimli şahıs, 1998/36578 sayılı esas nosu ile açtığı davada, Haydar Baş ve etrafındaki bazı isimler hakkında "bu kişi şeyhtir, Haydar Baş ve arkadaşları tarikatçılık yapıyor" diye şikayette bulunmuştur. Sayın Baş hakkında ileri sürülen iddialar her nedense her zaman kamu davası kapsamında son derece önemli ve şikayete dahi gerek olmadan soruşturulması gereken suçlardan seçilmiştir. Ancak hayatının hiçbir döneminde hukuk dışına çıkmamış bu insan, kendisine atılan iftiraları her defasında bertaraf etmiştir. Tarikatçılık olarak adlandırılan bu suçta da aynı durum olmuştur:

"Sanıkların müsned suçu işledikleri konusunda iddiadan başka her hangi bir delil elde edilemediği, şikayetin müşteki ile sanıklar arasında var olan ticari ilişkinin içindeki anlaşmazlıklardan kaynaklandığı anlaşılmış olmakla,Sanıklar, Haydar Baş, ? haklarında CMK'nın 164. maddesi uyarınca KOVUŞTURMAYA YER OLMADI?INA? karar verildi."

3- Yine tarikatçılık suçlamaları ile ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Savcılığının ek takipsizlik kararının 3. maddesini okuyalım: "Sanıkların cürüm işlemek için teşekkül oluşturduklarına dair delil elde edilemediğinden sanıklar hakkında kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına? karar verildi?" (karar tarihi: 21.05.2002)

 

"PROFESÖRLÜ?Ü SAHTE" İFTİRASI

Profesörlüğünün sahte olduğu ile ilgili ortaya atılan iddialar da bunlardandır. Bu konuyla ilgili ilk dava 1999 yılına aittir. 1- Bakırköy 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 1999/1460 E. ve 1999/1380 sayılı kesinleşen kararı. YÖK'ün şikayeti neticesinde  Prof. Dr. Haydar Baş Bey'in akademik unvanı ile ilgili yapılan yargılamada Sayın Baş'a Bakü Devlet Üniversitesi'nden  profesörlük unvanı verildiği, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Yüksek Onay Komisyonu tarafından onaylandığı tespit edilmiş ve bu unvanını kullanmasına hiçbir yasal engel olmadığına karar verilmiştir.Kararın sonuç bölümünü aktaralım:

"? dosyadaki belgelerden Bakü Devlet Üniversitesi tarafından profesörlük unvanı verildiği, Azerbaycan Yüksek Onay Komisyonu tarafından onaylandığı görülmektedir. Öte yandan, iddia ve savunma her ikisi de Mesaj TV'de yapılan programda sanığın bu unvanı kullanmasından başka bir eylem tarif etmemiştir. Hiçbir yasal düzenleme bu unvanın tarif edilen biçimde kullanılmasını engelleyemez, aksi düşünüldüğünde ülkemizde gerçekleştirilen bilimsel toplantılarda ve benzeri çalışmalarda yurt dışından gelen yabancı bilim adamlarının bu unvanı kullanmasına ancak müşteki kurum Türkiye'de geçerli sayılması halinde, gibi mümkün olmayan bir sonuç çıkartılması gerekmektedir. Oysa günümüzde böyle bir iddia düşünülemeyeceği gibi zaten 2547 sayılı yasada da böyle bir düzenleme yoktur. Öte yandan TCK'nın 252. maddesi mülki ve asgari memuriyetlerden birinin ifaya teşebbüsünü düzenlemektedir. Bilimsel bir unvan olan profesörlüğün mülki ve asgari bir devlet memurluğu olarak düşünülmesi de mümkün olmadığından sanığın üzerine atılan suçun yasal unsurlarının oluşmaması nedeniyle  BERAATİNE?" ( karar tarihi: 22.12.1999 )2- Yukarıdaki ilk davada suç tarihi olarak 1997-1998 ve 1999 yılları gösterilmişken, İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişliği'nce gönderilen inceleme raporu suç tarihini geriye çekmiş ve "1995 yılından itibaren" demiştir.Mülkiye müfettişlerinin bu konuya dahil olmaları ise, B050TEF0000000107-5/6507-122 sayılı kararladır. Dönemin İçişleri Bakanı olan Saadettin Tantan'ın talimatıyla hazırlanan bu belgede, "ülke genelinde faaliyet gösteren Haydar Baş grubunun mal ve para hareketlerinin takibi ile grupla irtibatlı olan vakıf-dernek-şirket vb. kuruluşların mali kaynakları ve varsa para hareketlerinin incelenmesinin mülkiye başmüfettişi koordinatörlüğünde, polis müfettişi, vakıflar genel müdürlüğü müfettişi ve vergi denetim elemanlarından oluşacak kurul tarafından tüm hukuki boyutlarıyla yapılmasını, suç unsuruna rastlandığında düzenlenecek raporların ilgili  merciine tevdi edilmesini  müsaadelerinize arz ederiz" denilmektedir.Bu arz, dönemin başbakanı Bülent Ecevit'e yapılmış ve onun 27.11.2000 tarihli olur imzası alınarak hayata geçirilmiştir.Bu izne dayanarak başlayan soruşturmalar kapsamında mal varlığı, para akışı bir yana, profesörlük unvanı da hukuk dışı bir şekilde soruşturma konusu yapılmıştır. 07.12.2000 tarih ve 107-5/7132-37 numaralı görev emriyle bu konuyu araştırmaya başlayan Mülkiye müfettişlerine gönderilen yazıda,"Başbakanlık makamının 27.11.2000 tarihli onayı uyarınca  yürütülen inceleme sırasında; Haydar Baş'ın 2547 sayılı yüksek öğretim kanununun 28. maddesi hükmü gereğince  üniversitelerarası kurul kararı olmadan geçerli olmayan "Prof. Dr." unvanını Türkiye'de kullanması; yine kanunun 29. maddesi hükmü gereğince kazanılan unvan döneminde yüksek öğretim kurumları dışındaki çalışmalarında "Prof. Dr." unvanını kullanması incelemenin konusunu oluşturmaktadır" denilmektedir.Mülkiye başmüfettişi Hamit Yüksel, polis başmüfettişi İsmail Yaldız, Vakıflar Genel Müdürlüğü başmüfettişi Baki Ketsek, vergi denetmeni Mehmet Özkan'dan oluşan kurul 05.03.2002 tarihinde  rapor hazırlamışlardır. Raporun sonuç kısmı şöyledir: "Başbakanlık makamının 27.11.2000 tarihli onayı uyarınca tarafımızdan yürütülen inceleme sırasında Hasan ve Ayşe oğlu 1947 doğumlu Haydar Baş'ın Türkiye'de ve dış ülkelerde bir akademik kariyeri kazanmadan "Prof. Dr." unvanını her yerde ve  her alanda kullandığı incelendiğinde, 2547 sayılı kanunun 28 ve 29. maddeleri uyarınca konunun YÖK Başkanlığı'nca ve Cumhuriyet Başsavcılığı'nca değerlendirilmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır?"

İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişlerinin bu raporu ihbar kabul edilerek Prof. Dr. Haydar Baş hakkında, hükümet memuriyetinin ve unvanının gaspı gerekçesiyle kamu davası açılması için savcılık makamınca inceleme başlatılmıştır. Ancak 27.03.2002 tarihli kararda mülkiye müfettişlerine tokat gibi bir cevap gelmiştir.  Ankara Cumhuriyet Savcılığı'nın 27 Mart 2002 tarihli 2002/17764  Hazırlık Sayılı Takipsizlik Kararı gerçeği bir defa daha ortaya koymuştur. İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin Prof. Dr. Haydar Baş Bey'in akademik unvanı ile ilgili suç duyurusu yaptıkları raporları neticesinde verilen kararda, müfettişlerin iddiaları reddedilmiş, müvekkilimizin unvanını "2547 sayılı yasanın 28 ve 29. maddelerine aykırı olarak kullandığı" yönündeki iddiaların "yasal dayanaktan tamamen yoksun" ve "hiçbir hukuki değer taşımadığı" ortaya çıkmıştır.

"? Üniversitelerarası kurul tarafından onaylanmamakla birlikte, evrak arasında fotokopisi bulunan belgeden, sanığa 1995 yılında Azerbaycan Respublikası tarafından profesör unvanı verildiği ve bu unvanla 14.12.1995 gün ve 22493 sayılı resmi gazetede yayınlanan 95/44885 sayılı kararname ile Orman Bakanlığı Müşavirliğine atandığı anlaşılan sanığın bu unvanı TCK 252-253. maddelerde yazılı olduğu şekilde kullandığına ilişkin evrak içerisinde delil bulunmadığı gibi, bu unvanı kullanarak menfaat temin ettiğine ilişkin de herhangi bir iddia mevcut değildir. Açıklanan nedenlerle herhangi bir suç oluşturmayan ihbar konusu eylemle ilgili olarak sanık hakkında KOVUŞTURMAYA YER OLMADI?INA karar verildi." (Karar tarihi: 27.03.2002 )

3- Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2000/767 E. 2001/409 sayılı kararını ele alalım: "Prof. Dr. unvanını para karşılığı" aldığı iddiasına yer veren Leman dergisi yazarı Nihat Genç ve dergi sahibinin tazminata mahkum edildiği karardır. Aynı yazı nedeniyle Nihat Genç hakkında açılan  ceza davasında Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesi yayın yoluyla hakaret etmekten ceza kararı vermiştir. Kararın sonuç bölümünü aktaralım:

"? Davacının profesör olduğu anlaşılmaktadır. Aksi ispat edilemediği sürece bu sıfatı hakkı ile, bilgi ve yoğun çalışması ile almış olduğunun kabulü gerekir. Yine ispat edilemediği sürece dergide yayımlanan ve yukarıda özetlenen sözlerin davacının kişilik haklarına saldırı mahiyetinde olduğu açıktır. İsnatlar, bir insana söylenmesi kesinlikle kabul edilemeyecek son derece ağır, suç teşkil eden hakaret ve iftira mahiyetindedir. Yazının yayımlandığı dergi, haftalık olarak çıkan, Türkiye genelinde YAY-SAT adlı şirket vasıtası ile satış, pazarlama ve dağıtımı yapılan bir yayın organıdır. Ortalama ve net satışı 79.881 adettir. Büyük bir kitleye ulaştığı anlaşılmaktadır. Tüm bu nedenlerle birlikte tarafların mali ve ictimai durumları paranın satın alma gücü gibi nedenlerde nazara alındığında 5.000.000.000 TL manevi tazminatın uygun olacağı kanaat ve sonucuna varılmıştır." (karar tarihi: 28.06.2001)

Kararda da ifade edildiği gibi, hakaret ve iftiralarla dolu yazıyı yayınlamaktan utanmayanlar, bir de bu karara itiraz etmiştir.  Temyiz süreci neticesinde Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Leman dergisi vekilinin itirazını reddetmiştir. 2002/1854 sayılı kararı şöyledir: "? Temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü. Dosyadaki yazılara kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA 14.02.2002 gününde oy birliği ile karar verildi." 

4- Milliyet Gazetesinin 7 Nisan 2002 tarihli iftira yazısında "unvanını ispat edemedi" ve "Haydar Baş'ın profesörlüğü sahte" şeklindeki ifadelerle verdiği haber üzerine Bakırköy 1. Sulh Ceza Mahkemesi 2002/222 müteferrik kararı ile haberin hukuka aykırı olduğunu tespit ederek tekzibin yayınlanmasına karar vermiştir. Davalı gazete bu tekzip kararına itiraz etmiş ama itirazları Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2002/99 D. İş kararı ile reddedilmiş yazının hukuka aykırılığı ve tekzibin yayınlanma kararı kesinleşmiştir.

5- Posta Gazetesi'nin 7 Nisan 2002 tarihli iftira yazısında "sahte belgeyle profesör olmuş" şeklindeki ifadelerle verdiği haber üzerine Bakırköy 1. Sulh Ceza Mahkemesi 2002/221 müteferrik kararı ile haberin hukuka aykırı olduğunu tespit ederek tekzibin yayınlanmasına karar vermiştir. Davalı gazete bu tekzip kararına itiraz etmiş ancak itirazları Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin  2002/100 D. İş kararı ile reddedilmiş, yazının hukuka aykırılığı ve  tekzibin yayınlanma kararı kesinleşmiştir.

6- Bakırköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2003/275 E. ve 2005/11 sayılı kararı ile Posta ve Milliyet gazetelerinin Prof. Dr. Haydar Baş  Bey'in akademik unvanına yönelik iftira yazıları ile ilgili açılan tazminat davalarında Milliyet ve Posta gazeteleri tazminata mahkum edilmiştir.

Sonuç olarak; bu nasıl "MİT'in adamı olmak" ki bütün meselelerinde demoklesin kılıcı gibi Baş'ı devamlı tehdit ediyor ve bu konularda Baş'a devamlı dava açıyor.Birçok meselede üzerine gidilmesine rağmen, kendinin üzerine gelen devletle, MİT'le, askerle hiçbir zaman hesaplaşmaya gitmemiş, "bu vatan bizimdir, birbirimize tahammül ederek bu vatan sathında yaşamaya mecburuz" görüşünü öne çıkarmıştır.Dinî yaşayışından, millî duruşundan, manevî değerlerinden, örfünden, devletinden bütün bu mağduriyetlere rağmen zerre kadar taviz vermemiştir. Türk Milletini devamlı birlik ve beraberliğe çağırmıştır.Şu anda tezgâhlanan oyun milletin bölünmesini, vatanın parçalanmasını isteyenlerin oyunudur.

 

TALAN VAR TALAN

İçişleri Bakanlığı, 9 il merkezli nitelikli dolandırıcılık ve yasa dışı bahis operasyonlarında, 34 milyar 760 milyon liralık para hareketliliği tespit edilen 123 şüpheli hakkında işlem yapıldığını bildirdi

21.10.2026 20:30:00
İhlas Haber Ajansı
 
TALAN VAR TALAN
TALAN VAR TALAN
İçişleri Bakanlığı, 9 il merkezli nitelikli dolandırıcılık ve yasa dışı bahis operasyonlarında, 34 milyar 760 milyon liralık para hareketliliği tespit edilen 123 şüpheli hakkında işlem yapıldığını bildirdi.

İçişleri Bakanlığı, 9 il merkezli nitelikli dolandırıcılık ve yasa dışı bahis suçlarına yönelik jandarma ekiplerince düzenlenen operasyonlarda, 34 milyar 760 milyon liralık para hareketliliği tespit edilen 123 şüpheli hakkında işlem yapıldığını açıkladı.

Konuya ilişkin Bakanlığın sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, "9 İl merkezli nitelikli dolandırıcılık ve yasa dışı bahis suçlarına yönelik jandarmamız tarafından düzenlenen operasyonlarda; 34 milyar 760 milyon lira para hareketliliği tespit edilen 123 şüpheli hakkında işlem yapıldı.

Jandarma Genel Komutanlığı KOM ve Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlıkları, MASAK ve Cumhuriyet Başsavcılıkları koordinesinde İl Jandarma Komutanlıklarımızca, 9 il merkezli gerçekleştirilen operasyonlarda yakalanan şüphelilerin; yasa dışı bahis oynattıkları ve suçtan elde edilen paranın nakline aracılık ettikleri, sosyal medya hesapları üzerinden sahte ilanlarla dolandırıcılık yaptıkları, vatandaşlarımızın kişisel verilerine yetkisiz erişim sağladıkları tespit edildi.

Güvenlik güçlerimizin kararlı mücadelesi ve aziz milletimizin desteğiyle siber suçlarla mücadelemizi ülkemizin dört bir yanında tavizsiz şekilde sürdürüyoruz. Kahraman Jandarmamızı, Daire Başkanlıklarımızı, MASAK'ımızı, Cumhuriyet Başsavcılıklarımızı ve emeği geçenleri tebrik ediyoruz" ifadelerine yer verildi.

İstanbul'da etkili olan sağanak yağışların ardından yaşanan sel ve su baskınları, kentlerin iklim krizine ne kadar hazırlıklı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı

İstanbul'da etkili olan sağanak yağışların ardından yaşanan sel ve su baskınları, kentlerin iklim krizine ne kadar hazırlıklı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Uzmanlara göre yaşanan taşkınları yalnızca yoğun yağışla açıklamak mümkün değil

21.10.2026 18:15:00
Ahmet Turan Yiğit
 
İstanbul'da etkili olan sağanak yağışların ardından yaşanan sel ve su baskınları, kentlerin iklim krizine ne kadar hazırlıklı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı
İstanbul'da etkili olan sağanak yağışların ardından yaşanan sel ve su baskınları, kentlerin iklim krizine ne kadar hazırlıklı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı
İstanbul'da etkili olan sağanak yağışların ardından yaşanan sel ve su baskınları, kentlerin iklim krizine ne kadar hazırlıklı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Uzmanlara göre yaşanan taşkınları yalnızca yoğun yağışla açıklamak mümkün değil. Plansız kentleşme, dere yataklarının yapılaşmaya açılması ve giderek artan betonlaşma, şehirleri şiddetli yağışlara karşı daha kırılgan hale getiriyor.

Uzmanlar, günümüzde kentleri sellerden korumanın yolunun suyun önüne set çekmekten değil, suyla uyumlu yaşam alanları tasarlamaktan geçtiğini vurguluyor. Çünkü doğanın işleyişini dikkate almayan şehirleşme modelleri, her kuvvetli yağışta benzer manzaraların yaşanmasına neden olabiliyor.

Sorun sadece yağmurun şiddeti değil

Uzmanlara göre son yıllarda iklim değişikliğinin etkisiyle daha sık görülen aşırı yağışlar, kentlerdeki mevcut altyapı sorunlarını da görünür hale getiriyor.

Eskiden doğal olarak suyu emebilen alanların yerini beton ve asfalt yüzeylerin alması, yağmur sularının toprağa ulaşmasını zorlaştırıyor. Yağışla birlikte oluşan su kütlesi kısa sürede yüzeyde birikiyor ve taşkın riski büyüyor.

Bu nedenle yaşanan afetlerin yalnızca hava olaylarıyla açıklanmasının eksik bir değerlendirme olacağı belirtiliyor.

Dere yataklarına yapılan müdahaleler riski büyütüyor

Uzmanlar, dere yataklarının ve taşkın alanlarının yıllardır yapılaşma baskısı altında olduğuna dikkat çekiyor.

Doğal su yollarının daraltılması veya farklı amaçlarla kullanılması, yağış sırasında suyun yönünü değiştirmesine ve kontrolsüz taşkınlara neden olabiliyor. Suyun doğal olarak akması gereken alanlar ortadan kalktıkça, şehirlerin afetlere karşı direnci de azalıyor.

Bu nedenle dere yataklarının ve taşkın sahalarının doğal işlevlerine yeniden kavuşturulmasının önemli olduğu ifade ediliyor.

Beton yerine suyu emen kentler öneriliyor

Uzmanların dikkat çektiği konuların başında "mavi-yeşil altyapı" yaklaşımı geliyor.

Bu sistemler; yağmur bahçeleri, sulak alanlar, geçirimli zeminler, bitkilendirilmiş su kanalları ve yeşil koridorlar gibi uygulamaları kapsıyor. Amaç, yağmur suyunun hızla akıp gitmesini değil, mümkün olduğunca yerinde tutulmasını sağlamak.

Uzmanlara göre suyu tutan ve yöneten bu sistemler, hem sel riskini azaltıyor hem de yeraltı su kaynaklarının beslenmesine katkı sunuyor.

Parklar sadece dinlenme alanı değil

Şehirlerdeki parklar, korular, kent ormanları ve açık yeşil alanlar çoğu zaman yalnızca sosyal yaşamın bir parçası olarak görülüyor. Ancak uzmanlar bu alanların çok daha kritik görevler üstlendiğini belirtiyor.

Yeşil alanlar yağmur sularını emebiliyor, sıcaklıkları dengeleyebiliyor ve afet risklerinin azaltılmasına katkı sağlayabiliyor. Bu nedenle kent planlamasında parkların ve doğal alanların yalnızca estetik unsur olarak değerlendirilmemesi gerektiği ifade ediliyor.

İklim krizine karşı yeni planlama anlayışı gerekiyor

Uzmanlara göre iklim krizinin etkileri önümüzdeki yıllarda daha belirgin hissedilecek. Bu yüzden kısa vadeli çözümler yerine uzun vadeli ve bütüncül planlamalara ihtiyaç duyuluyor.

Kentlerin yalnızca insanlar için değil, doğal yaşam ve ekosistemler için de sürdürülebilir şekilde tasarlanması gerektiği belirtiliyor. Su yolları, doğal vadiler, sulak alanlar ve ekolojik koridorların korunması, gelecekte yaşanabilecek afetlerin etkilerini azaltan önemli unsurlar arasında gösteriliyor.

Yağmurun kendisi bir afet değil, ancak yanlış planlanmış kentlerde afete dönüşebiliyor. Uzmanlar, sel ve taşkın risklerinin azaltılması için doğayla mücadele eden değil, doğayla uyum içinde çalışan şehirler tasarlanması gerektiğini vurguluyor. Çünkü suyun doğal akışını engellemek yerine ona yaşam alanı tanıyan kentler, iklim krizinin getirdiği zorluklara karşı çok daha dayanıklı hale gelebiliyor.

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki askerî varlığının sınır güvenliğine bağlı olduğunu ve güvenlik koşulları sağlanana kadar çekilme takvimi açıklanmayacağını belirtti

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki askerî varlığının sınır güvenliğine bağlı olduğunu ve güvenlik koşulları sağlanana kadar çekilme takvimi açıklanmayacağını belirtti

21.10.2026 13:53:00
Haber Merkezi
 
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki askerî varlığının sınır güvenliğine bağlı olduğunu ve güvenlik koşulları sağlanana kadar çekilme takvimi açıklanmayacağını belirtti
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki askerî varlığının sınır güvenliğine bağlı olduğunu ve güvenlik koşulları sağlanana kadar çekilme takvimi açıklanmayacağını belirtti
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, AFP'ye yaptığı açıklamada, Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki askerî varlığının sahadaki tehditler ve güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda yeniden değerlendirileceğini söyledi.

"Irak ve Suriye'deki askerî varlığımızı sürdürüyoruz," diyen Güler, gerekli bölgesel ve sınır güvenliği koşullarının sağlandığı değerlendirildiğinde, Türkiye'nin üs bölgelerinin ve bölgedeki askerî varlığının yeniden ele alınacağını ifade etti.

Türkiye, uzun yıllardır Suriye'nin kuzeyinde ve Irak'ta, sınırlarına yönelik tehdit olarak gördüğü PKK ve IŞİD'e karşı askerî varlık bulunduruyor. Ancak son iki yılda bölgedeki siyasi ve güvenlik koşulları değişti.

Suriye'de Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesinin ardından Ankara ile yakın ilişkiler kuran yeni bir yönetim iş başına gelirken, Türkiye'de PKK ile yıllardır süren çatışmayı sona erdirmeye yönelik süreçte de ilerleme kaydedildi. Bu süreç, iktidar tarafından "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırılıyor.

Suriye'de askerî varlığın geleceği
Güler, Esad yönetiminin devrilmesinden bu yana Türkiye ile Suriye'deki yeni yönetim arasında güvenlik alanında yakın koordinasyon kurulduğunu söyledi. Türk askerlerinin Suriye ordusunun kapasitesini güçlendirmeye ve Türkiye sınırlarının güvenliğini sağlamaya yönelik çalışmalara katkıda bulunduğunu belirtti.

Güler, Türkiye'nin Suriye'deki askerî varlığının yeniden değerlendirilmesi için bölgedeki terör tehdidinin tamamen ortadan kaldırılması, sınır güvenliğinin sağlanması ve Suriye genelinde devlet otoritesinin istisnasız ve bütünlüklü biçimde tesis edilmesi gerektiğini ifade etti.

Esad yönetiminin devrildiği dönemde Suriye'nin kuzeyinde 16 bin ila 18 bin Türk askeri bulunduğu belirtilmişti. Ancak o tarihten bu yana bölgede görev yapan Türk askerlerinin sayısına ilişkin güvenilir, güncel bir veri bulunmuyor.

Geçen ay bir Türk yetkili, Türkiye'nin Suriye'deki askerî varlığının hukuki statüsüne ilişkin görüşmelerin sürdüğünü söylemişti. Güler ise kamuoyuna açıklanmamış olası konuşlanma veya üs planları hakkında önceden değerlendirme yapmanın doğru olmayacağını belirtti.

Bakan Güler, Suriye'deki Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gelecekteki konumunun belirlenmesinde ülkenin egemenliği ve toprak bütünlüğünün, iki taraf arasındaki mutabakatın, sahadaki güvenlik koşullarının ve terör tehdidinin seyrinin dikkate alınacağını kaydetti.

Irak'taki askerî varlık ve PKK süreci
Türkiye, Irak'ın kuzeyinde de uzun süredir asker bulunduruyor ve bölgede faaliyet gösteren PKK'ya karşı sınır ötesi operasyonlar düzenliyor. Ankara'nın Irak topraklarındaki askerî üsleri, iki ülke arasındaki ilişkilerde zaman zaman gerilim konusu oluyor.

AFP'ye konuşan Iraklı bir güvenlik kaynağı, Türkiye'nin Irak'ta 2015'ten bu yana asker bulundurduğunu ve ülkedeki Türk askerlerinin sayısının bugün 800 ila bin arasında olduğunu söyledi. Güler ise asker sayısına ilişkin bir rakam vermeden, askerî varlığın yalnızca personel sayısı üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirtti.

Bakan, sahadaki kuvvet yapısının tehdit düzeyi, sınır güvenliği ihtiyaçları ve bölgedeki gelişmeler doğrultusunda şekillendiğini söyledi.

Türkiye'de PKK ile çatışmayı sona erdirmeye yönelik süreç kapsamında örgüt, geçen yıl silah bıraktığını ve kendini feshettiğini açıklamıştı. Bu ay ise Türkiye'nin istihbarat biriminin doğruladığı açıklamalara göre örgüt, Irak'ın kuzeyindeki dört önemli mevziden çekildi.

Güler, sürecin kalıcı sonuç vermesi için PKK'nın fesih kararını bütünüyle uygulaması gerektiğini söyledi. Türkiye'nin sonraki aşamaları yakından takip ettiğini belirten Bakan, sürecin ilerlemesinin güvenlik önlemlerinin gevşetildiği anlamına gelmediğini vurguladı.

Güler ayrıca, Irak'ın silahlı grupları silahsızlandırma ve devlet kontrolüne alma çabalarını yakından takip ettiklerini, Sincar bölgesindeki gelişmeleri olumlu karşıladıklarını ifade etti.

Türkiye, geçen ay Musul yakınlarındaki Başika Üssü'nün kontrolünü kademeli olarak Irak'a devretmeye hazır olduğunu açıklamıştı. Devir için bir takvim paylaşılmadı. Güler, Ankara'nın Irak'la askerî ve güvenlik işbirliğini önümüzdeki dönemde daha ileri bir seviyeye taşımayı hedeflediğini söyledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefeti fon soruşturması üzerinden eleştirdi. "Çamur at izi kalsın." siyasetine izin vermeyeceklerini söyleyen Erdoğan, "Biz buna eyvallah demeyiz." dedi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefeti fon soruşturması üzerinden eleştirdi. "Çamur at izi kalsın" siyasetine izin vermeyeceklerini söyleyen Erdoğan, "Biz buna eyvallah demeyiz" dedi

21.10.2026 13:20:00
Haber Merkezi
 
  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefeti fon soruşturması üzerinden eleştirdi. "Çamur at izi kalsın." siyasetine izin vermeyeceklerini söyleyen Erdoğan, "Biz buna eyvallah demeyiz." dedi
  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhalefeti fon soruşturması üzerinden eleştirdi. "Çamur at izi kalsın." siyasetine izin vermeyeceklerini söyleyen Erdoğan, "Biz buna eyvallah demeyiz." dedi
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti Grup Toplantısı'nda konuştu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşmasından satır başları şöyle:

- Önemli gelişmelerin yaşandığı hassas bir süreçten geçiyoruz. Geçen hafta İstanbul'dan Ankara'ya gelirken geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeden Üsküdar Belediyesi Başkanvekili Dündar Ziya Gültekin'e rahmet, Üsküdar halkına başsağlığı diliyorum. Ziya Gültekin kardeşimiz, Üsküdar aşığı, ilçesini büyük bir tutkuyla seven müstesna bir insandı. Kendisi hem teşkilatımız hem de Üsküdar'da sevilen bir isimdi.

"SOSYAL MEDYADA NEFRET KAMPANYASINA ŞAHİT OLDUK"

- Dün yapılan oylamada Üsküdar Belediyesi Başkanvekili olarak seçilen Muhammed Emin Sarıoğlu'nu tebrik ediyor, kendisinin Üsküdar halkına aşkla hizmet edeceğine gönülden inanıyorum. İnsanı insan yapan değerler vardır, acıya saygı bunlardan biridir. Ziya kardeşimizin hepimizi kedere boğan vefatından sonra özellikle sosyal medyada tek merkezden yönetildiği anlaşılan alçakça bir nefret kampanyasına şahit olduk. İnsanlıktan nasibini almamış bir güruh, hiç tanımadıkları bir insana karşı biriktirdikleri ne kadar cerahat varsa hepsini kustular. Taziye mesajı yayınlayarak insani vazifesini yerine getiren herkese saldırdılar.

"TÜRKİYE'NİN YENİ SİYASET DİLİNE İHTİYACI VAR"

- Siyasette artan kutuplaşmanın tehlikelerine hep dikkat çekiyoruz. Türkiye'nin yeni siyaset diline ihtiyacı var. Son üç haftada büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Muhalefet Türkiye'ye dönük planlardan habersiz. Sorunlara çözüm önerileri yok.

"HAYIRDIR, KİMİNLE SAVAŞTASINIZ?"

- Geçenlerde bir tanesi çıkmış; şuursuzca 'savaştayız' diyor. Hırsı, aklını esir almış bu zaata sormak lazım. Hayırdır; kiminle savaştasınız? Seferberlik çıktı da bizim mi haberimiz yok? Türkiye işgal edildi de biz mi duymadık. Bakınız 24 yıl boyunca bu ülkenin başına çok ciddi sıkıntılar geldi. Ülkemize aba altından sopa gösterenler oldu. Boylarına bakmadan Türkiye'yi alçakça tehdit edenler oldu. Türkiye'yi içeriden çökertmek için Gezi olayları gibi nice dümen çevirdiler.

"MESNETSİZ İTHAMLARDA BULUNMAK BÜYÜK BİR SUÇ"

- Aynı ciddiyetsiz tavrı, fon tartışmalarında da görüyoruz. Dedikodular üzerinden insanların izzetiyle, itibarıyla oynuyorlar. Bakın milletin malına el uzatmak ne kadar büyük bir suçta, aynı şekilde namuslu, şerefli insanlara mesnetsiz şekilde yolsuzluk ithamında bulunmak da o kadar büyük bir suçtur. Bundan daha fenası ise foyan ortaya çıktığı halde işi pişkinliğe vurmaktır. Hem elinde bilgi ve belge olmadan kabine üyelerimizi itham edeceksiniz, devletin kurumlarını töhmet altında bırakacaksın, sonra da çıkacaksın yüzün kızarmadan işi pişkinliğe vurup kulağının üzerine yatacaksın. Biz buna eyvallah demeyiz. Çamur at izi kalsın siyasetine teslim olmayız.

İstanbul ve Muğla'da "sahte ekspertiz" raporuyla vurgun yapmışlardı: Mağdur olan araç sahipleri konuştu

İstanbul ve Muğla'da düzenlenen operasyonda sahte ekspertiz raporu düzenleyerek haksız kazanç elde ettiği tespit edilen 16 şüpheli yakalanarak gözaltına alındı. Şüphelilerin bu yöntemle en az 30 kişiyi mağdur ettiği öğrenildi. Asayiş Şube Müdürlüğü'ne gelen mağdurlardan bazıları yaşadıklarını anlattı

20.10.2026 19:00:00
İHA
 
İstanbul ve Muğla'da "sahte ekspertiz" raporuyla vurgun yapmışlardı: Mağdur olan araç sahipleri konuştu
İstanbul ve Muğla'da "sahte ekspertiz" raporuyla vurgun yapmışlardı: Mağdur olan araç sahipleri konuştu
İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü'nce yürütülen çalışmalarda; ikinci el araçların kilometre bilgilerinde usulsüzlük yapıldığı ve sahte ekspertiz raporlarıyla ağır hasarlı araçların hasarsız gibi gösterilerek vatandaşların mağdur edildiği tespit edildi. Yapılan çalışmalarda haksız kazanç elde ettikleri değerlendirilen şüphelilerin yakalanmasına yönelik İstanbul ve Muğla'da belirlenen adreslere eş zamanlı operasyon düzenlenmiş, bu operasyonlarda ilk etapta 14 şüpheli yakalanarak Asayiş Şube Müdürlüğü'ne getirildi.

Çalışmaların devamında ise 2 şüpheli daha yakalanarak gözaltına alındı. Gözaltı sayısı 16'ya yükseldi. Yapılan aramalarda, kilometreleriyle oynandığı değerlendirilen araçlar, dokümanlar ve silah ele geçirildi. Ayrıca şüphelilerin bu yöntemle en az 30 kişiyi dolandırarak mağdur ettiği öğrenildi. Asayiş Şube Müdürlüğü'ne getirilen 16 şüphelinin işlemleri sürerken, mağdurlardan bazıları ifade için Asayiş Şube Müdürlüğü'ne geldi. Ardından yaşadıkları mağduriyeti anlatan vatandaşlar, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü'ne ve Asayiş Şube Müdürlüğü Dolandırıcılık Büro Amirliği ekiplerine teşekkür etti.

"Dolandırıcılar 'ekspertize ne gerek var' dedi"

Mağdurlar arasında yer alan Murat Koç, şüphelilerin kendisine ekspere para verme dediklerini iddia ederek, "Ben bir araba aldım. Daha doğrusu araba almaya gittim. Araba görünüş şekliyle çok güzeldi. 'Ekspertize sokalım' dedim. 'Ekspertize ne gerek var, araba bu. Ekspere 15-20 bin lira vereceğine, verme' dedi. Ben de baktım, araba güzel. Açıkçası hoşuma gitti. Ben de tatlı lafına inandım. Ekspertize sokmadım. Sonra benim oğlan, ölçüm bakımına soktu ki araç 430 bin kilometrede. Ağır hasar kaydı var. Var da var yani. Böylelerine fırsat verilmesin istiyorum. Türk polisine çok çok teşekkür ederim. Minnettarım. Onların sayesinde rahat uyuyoruz. Allah razı olsun" şeklinde konuştu.

"Araç alacaklar hiç kimseye güvenmesinler"

Bir başka mağdur Serkan Elman ise "Aracı buldum. Aracı 570 bin liraya satmışlardı. Herhangi bir hasar kaydı yok dediler. Araca gittik baktık. Araç düzgün bir şekildeydi. Bize ekspertiz raporu gösterdiler. 'İki gün önceden ekspertize koymuşuz. Aracı tekrar ekspertize koymanıza gerek yok' dediler. Araba da düzgündü. Onlara baktığımız zaman da dolandırıcı gibi bir yüzleri yoktu. Öyle de biliyorduk. Arabayı daha sonra ekspertize götürdük. Araba hurdaya çıktı. Bunlardan şikayetçiyiz. Hakkımızı istiyoruz. Allah devletimizden razı olsun. Emniyete de hepsine teşekkür ediyoruz. Araç alacaklar herhangi bir kimseye güvenmesinler. Ekspertiz olsa bile, kendi götürmediği sürece kimseye inanmasınlar, güvenmesinler" diye konuştu.

"Araç alacaklar araçları tescilli noter ve ekspertizlere götürerek alsınlar"

Mağdurlardan Şerafettin Almaç ise, "Araç satılan sitelerde bu tür cezbedici ilanlara kanmayalım. En çok da bu kısımda sıkıntılar oluşuyor. Araçları beğendiğiniz zaman özellikle tescilli noterlerden ve ekspertizlerden belirli yerlere götürüp öyle alalım. Kilometresini sorgulatalım, öyle alalım. Biz bunları yapmadık, aynı şekilde biz de mağdur olduk. Araçlarımızda kilometre problemleri çıktı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Asayiş Şube Müdürlüğü Dolandırıcılık Büro Amirliğine teşekkür ediyorum." ifadelerini kullandı.

Mekke İttifakı Anlaşması TBMM’de

Mekke İttifakı Anlaşması'na ilişkin kanun teklifi TBMM Başkanlığına sunuldu. Anlaşmanın Meclis gündemine gelmesiyle birlikte Türkiye'nin askerî sorumlulukları, Suudi Arabistan'la ilişkileri ve olası bölgesel çatışmalardaki rolü yeniden tartışılmaya başlandı

20.10.2026 13:33:00
Haber Merkezi
 
Mekke İttifakı Anlaşması TBMM’de
Mekke İttifakı Anlaşması TBMM’de
Mekke İttifakı Anlaşması'na ilişkin kanun teklifi TBMM Başkanlığına sunuldu. Anlaşmanın Meclis gündemine gelmesiyle birlikte Türkiye'nin askerî sorumlulukları, Suudi Arabistan'la ilişkileri ve olası bölgesel çatışmalardaki rolü yeniden tartışılmaya başlandı.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülke arasında savunma ve güvenlik iş birliğini güçlendirmeyi amaçlıyor. Ancak anlaşmanın Türkiye'ye hangi somut yükümlülükleri getireceği ve olası bir savaş durumunda nasıl uygulanacağı merak konusu.

ANLAŞMADA NELER VAR?

1. Bir ülkeye saldırı, üç ülkeyi de ilgilendirecek

Anlaşmanın kamuoyuna açıklanan çerçevesinde, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğer tarafları da ilgilendiren ortak bir tehdit olarak değerlendirilmesi öngörülüyor. Bu yönüyle anlaşma, NATO'nun kolektif savunma ilkesine benzetiliyor. Ancak bu durum, diğer ülkelerin otomatik olarak savaşa gireceği anlamına gelmiyor.

2. Ortak savunma ve askerî iş birliği

Anlaşmayla üç ülke arasında savunma kapasitelerinin geliştirilmesi, askerî eğitim, savunma teknolojileri ve güvenlik koordinasyonunun artırılması hedefleniyor. Tarafların bölgesel güvenlik sorunlarına karşı birlikte hareket etmesi amaçlanıyor.

3. Suudi Arabistan'a askerî güç konuşlandırılması gündemde

İttifak kapsamında askerî kuvvetlerin ve savunma kabiliyetlerinin Suudi Arabistan'a konuşlandırılmasına yönelik hazırlıklar da gündeme geldi. Bu gelişme, Türkiye'nin hangi askerî sorumlulukları üstleneceği ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin olası görevlerinin kapsamı konusunda soru işaretleri doğurdu.

TÜRK ASKERİ YEMEN'DEKİ ÇATIŞMALARIN TARAFI OLACAK MI?

Anlaşmayla ilgili en önemli tartışmalardan biri, Türkiye'nin Suudi Arabistan'a verebileceği askerî desteğin bölgesel çatışmalara etkisi.

Özellikle Yemen'deki savaş ve Suudi Arabistan'ın bölgedeki askerî rolü dikkate alındığında, Türkiye'nin bu ittifak üzerinden yeni askerî sorumluluklar üstlenip üstlenmeyeceği tartışılıyor.

Ancak anlaşmanın imzalanması, Türkiye'nin Yemen'de savaşa katılacağı veya bölgeye kesin olarak asker göndereceği anlamına gelmiyor. Böyle bir görevlendirmenin şartları, hukuki dayanağı ve kapsamı ayrıca değerlendirilmek zorunda.

EN KRİTİK SORU: TÜRKİYE HANGİ DURUMDA SAVAŞA GİRECEK?

Kanun teklifinin Meclis gündemine gelmesiyle birlikte yanıt bekleyen soruların başında Türkiye'nin askerî yükümlülüklerinin sınırları geliyor.

- Taraflardan birine saldırı olduğunda Türkiye hangi adımları atmak zorunda kalacak?

- Askerî destek otomatik mi olacak, yoksa her olay için ayrı karar mı alınacak?

- Türk askerinin yurt dışında görevlendirilmesinin kapsamı ne olacak?

- Suudi Arabistan'ın bölgesel güvenlik politikaları Türkiye'nin askerî sorumluluklarını nasıl etkileyecek?

- Anlaşmanın uygulanmasında komuta ve karar alma mekanizması nasıl işleyecek?

Anlaşmanın bütün uygulama ayrıntıları kamuoyuna açık bilgilerden henüz net biçimde anlaşılamıyor. Bu nedenle Meclis görüşmelerinde yükümlülüklerin açıkça ortaya konulması önem taşıyor.

GÖZLER MECLİS'TE

Kanun teklifinin TBMM Başkanlığına sunulmasıyla süreç parlamentoya taşındı. Teklifin komisyon ve Genel Kurul aşamalarında nasıl ele alınacağı, Türkiye'nin üstleneceği sorumlulukların kapsamının anlaşılması açısından belirleyici olacak.

Mekke İttifakı, yalnızca diplomatik bir yakınlaşma değil, Türkiye'nin bölgesel güvenlik politikası ve olası askerî yükümlülükleri bakımından da önemli sonuçlar doğurabilecek bir anlaşma. Kamuoyunun yanıt beklediği temel soru ise şu: Türkiye bu ittifakla bölgesel güvenliğe katkı mı sağlayacak, yoksa kendisini yeni çatışmaların içinde bulma riskiyle mi karşı karşıya kalacak?

Üsküdar'da Yeni Parti sürprizi


 
Üsküdar Belediye Başkan Vekilliği seçiminde Cumhur İttifakı'nın adayı belli oldu: Muhammed Emin Sarıoğlu... Başkan vekilliği seçiminde CHP ve Yeni Parti aday çıkarmadı.

20.10.2026 11:04:00
Haber Merkezi
 
Üsküdar'da Yeni Parti sürprizi
Üsküdar'da Yeni Parti sürprizi

Üsküdar Belediye Başkan Vekilliği seçiminde Cumhur İttifakı'nın adayı Muhammed Emin Sarıoğlu oldu.
Üsküdar Belediye Meclisi, Belediye Başkan Vekili Dündar Ziya Gülketin'in 15 Ekim'de Düzce'de geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmesinin ardından yeniden başkan vekili seçmek üzere belediye meclis salonunda toplandı.
AK Parti İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir, Cumhur İttifakı'nın adayının Muhammed Emin Sarıoğlu olduğunu bildirdi.

Başkan vekilliği seçiminde CHP ve Yeni Parti aday çıkarmadı.Dolayısyla Sarıoğlu'nun başkan vekili seçilmesi bekleniyor. Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş ise hapse atılmış durumda.

Migrenin 7 belirtisine dikkat!


 
Migren, dünya genelinde milyarlarca insanı etkileyen en yaygın nörolojik hastalık. Türkiye’de ise her yüz kişiden 16 ila 21’i migren hastası. Ülkemizde 13 milyondan fazla kişi migren ağrısı çekiyor! Ancak her baş ağrısı migren değil!

20.10.2026 10:44:00
Murat Çorbacı
 
 Migrenin 7 belirtisine dikkat!
 Migrenin 7 belirtisine dikkat!

Baş ağrısı, çoğunlukla migren sanılarak geleneksel yöntemlerle tedavi etme yoluna gidilen karmaşık bir durum. Mevsim geçişlerinde görülme sıklığı artan migrenle karıştırılan baş ağrılarının yanlış tedavi edilmesi, hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkilediği gibi doğru tedaviyi de geciktiriyor. Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Hakan Levent Gül, migreni diğer baş ağrılarından ayıran belirtileri ve atakların sıklığını azaltmaya yönelik tedavi seçeneklerini anlattı. İlaç tedavilerinin yanı sıra sinir blokajı gibi girişimsel yöntemlerin de uygun hastalarda değerlendirilebildiğini belirten Prof. Dr. Gül, doğru tanının tedavinin ilk adımı olduğuna dikkat çekti.

Migrende ataklar yaşanıyor!

Migren, tekrarlayan ataklarla seyreden nörolojik bir hastalık. Erişkinlerde migren atakları genellikle 4 ila 72 saat sürüyor. Ağrı çoğunlukla başın bir tarafında hissedilse de iki taraflı da görülebiliyor. Zonklayıcı karakterdeki ağrı, orta veya şiddetli düzeye ulaşarak günlük aktiviteleri zorlaştırabiliyor.

İşte belirtileri

Prof. Dr. Hakan Levent Gül, migreni düşündüren başlıca belirtileri şöyle sıralıyor:

Uzun süren ağrı: Baş ağrısının 4 ila 72 saat devam etmesi.
Tek taraflı ağrı: Ağrının başın bir bölümünde yoğunlaşması.
Zonklama: Ağrının nabız atışı gibi hissedilmesi.
Şiddetli yakınmalar: Ağrının günlük yaşamı ve rutin işleri aksatması.
Hareketle artış: Yürümek, merdiven çıkmak veya eğilip kalkmak gibi aktivitelerle ağrının şiddetlenmesi.
Bulantı ve kusma: Baş ağrısına mide bulantısı veya kusmanın eşlik etmesi.
Işık ve ses hassasiyeti: Aydınlık ortamların, yüksek seslerin ve bazen kokuların rahatsızlık vermesi.

Bu belirtilerin bir arada bulunması migren olasılığını artırabilir. Ancak kesin tanı, kişinin öyküsü ve nörolojik değerlendirmesi doğrultusunda hekim tarafından konulmalıdır.

Bazı gıdaları tüketmemek gerekiyor

Migren ataklarını arttıran yiyeceklerin başında ise çikolata, alkol, mayalı gıdalar, paketli işlenmiş ürünler, deniz ürünleri, işlenmiş et grubu ve turunçgiller geliyor. Migren denildiğinde akla gelen belirtilerden biri de aura. Ancak migren hastalarının büyük çoğunluğunda aura görülmüyor. Aura yaşayan kişilerde ise baş ağrısından önce veya atakla ilişkili olarak geçici görme bozuklukları, uyuşma ya da konuşma güçlüğü gibi nörolojik belirtiler ortaya çıkabiliyor. Aura belirtileri genellikle 5 ila 60 dakika sürüyor. Bununla birlikte, ilk kez ortaya çıkan ani görme veya konuşma bozukluğu, tek taraflı güçsüzlük ya da alışılmışın dışındaki nörolojik belirtiler yalnızca migrene bağlanmamalı. Bu durum acil tıbbi değerlendirme gerektirebilir.

15 günden fazla süren baş ağrısına dikkat!

Prof. Dr. Gül, şunları söyledi: "Baş ağrısının sıklaşması, hastalığın günlük yaşam üzerindeki etkisini artırabiliyor. Üç aydan uzun süre boyunca ayda en az 15 gün baş ağrısı yaşanması ve bu günlerin en az 8'inde migren özelliklerinin bulunması, kronik migren açısından değerlendirme gerektiriyor. Bu nedenle baş ağrısının ne sıklıkta yaşandığını, ne kadar sürdüğünü ve hangi belirtilerle birlikte ortaya çıktığını takip etmek, tanı ve tedavi planlamasına yardımcı olabiliyor. Migren tedavisinde amaç yalnızca mevcut atağı hafifletmek değil, atakların sıklığını ve şiddetini azaltarak kişinin yaşam kalitesini yükseltmek. Bu doğrultuda atak tedavilerinin yanı sıra gerekli görülen hastalarda koruyucu tedaviler de uygulanabiliyor. Koruyucu ilaçlar arasında beta blokerler, bazı antidepresanlar, antiepileptik ilaçlar ve diğer ilaç grupları bulunuyor."

İstanbul'da barajlardaki doluluk oranı arttı

Son yağışların ardından İstanbul'daki barajların doluluk oranı belirgin bir şekilde arttı

19.10.2026 15:10:00
İhlas Haber Ajansı
 
İstanbul'da barajlardaki doluluk oranı arttı
İstanbul'da barajlardaki doluluk oranı arttı
İstanbul'da geçtiğimiz haftada etkili olan şiddetli yağışların ardından barajlardaki doluluk oranı belirgin bir şekilde arttı. Bu oran bir haftada yüzde 16'lik artışla yüzde 53,14 oldu.

Megakent İstanbul'da geçtiğimiz hafta etkili olan şiddetli yağış, barajlardaki doluluk oranının artmasını sağladı. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ)'nin 19 Ekim verilerine göre, geçtiğimiz hafta yüzde 37 civarında olan doluluk oranında yaklaşık yüzde 16'lik bir artış oldu. Böylece bu oran yüzde 53,14'e yükseldi.

İstanbul barajlarında son durumu:

Ömerli Barajı: yüzde 77,39

Darlık Barajı: yüzde 88,83

Elmalı Barajı: yüzde 79,97

Terkos Barajı: yüzde 36,98

Alibey Barajı: yüzde 76,6

Büyükçekmece Barajı: yüzde 30,35

Sazlıdere Barajı: yüzde 31,95

Istrancalar Barajı: yüzde 61,73

Kazandere Barajı: yüzde 8,08

Pabuçdere Barajı: yüzde 3,76



Karaburun Belediye Başkanı İlkay Girgin Erdoğan, YENİ Parti'den istifa etti. Girgin yoluna bağımsız devam edeceğini belirtti

İzmir Karaburun Belediye Başkanı İlkay Girgin Erdoğan, YENİ Parti'den istifa etti. Girgin yoluna bağımsız devam edeceğini belirtti

19.10.2026 14:07:00
Haber Merkezi
 
 Karaburun Belediye Başkanı İlkay Girgin Erdoğan, YENİ Parti'den istifa etti. Girgin yoluna bağımsız devam edeceğini belirtti
 Karaburun Belediye Başkanı İlkay Girgin Erdoğan, YENİ Parti'den istifa etti. Girgin yoluna bağımsız devam edeceğini belirtti
CHP'den iki dönemdir Karaburun belediye başkanı olarak seçilen İlkay Girgin Erdoğan, 29 Temmuz'da CHP'den istifa edip YENİ Parti'ye katılmıştı. Dün YENİ Parti 1. Olağan kongresinde oy kullanan Erdoğan bugün partisinden istifa ettiğini duyurdu. Erdoğan'ın AKP ile temasta olduğu iddia ediliyor.

Erdoğan, bağımsız devam edeceğini ifade ederek şu açıklamayı yaptı:

"Siyasi yaşamım boyunca, hangi görevde bulunursam bulunayım, önceliğim her zaman Karaburun'a ve hemşerilerime hizmet etmek oldu. Halkımızın iradesine duyduğum saygıyı, ortak aklı ve kamu yararını bütün sorumluluklarımın üzerinde tuttum. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da aynı anlayışla hareket etmeye devam edeceğim. Gelinen noktada, yaptığım değerlendirmeler sonucunda YENİ Parti üyeliğimden istifa etme kararı aldım. Bu kararım, Karaburun'a olan bağlılığımda, hemşerilerime karşı taşıdığım sorumlulukta ve ilçemizin geleceği için çalışma kararlılığımda herhangi bir değişiklik anlamına gelmemektedir. Karaburun Belediye Başkanı olarak görevime bağımsız şekilde devam edeceğim. Bizim için esas olan, Karaburun'un ihtiyaçları, hemşerilerimizin beklentileri ve ilçemizin geleceğidir. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ayrım gözetmeksizin tüm hemşerilerimizin belediye başkanı olmaya, Karaburun için çalışmaya ve üretmeye devam edeceğim."
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.