Taziyelerle başlayan konuşmalar, ekranlara yansıyan arama-kurtarma görüntüleri ve ne yazık ki birbiri ardına açıklanan vefat haberleri…
İstanbul ve Kocaeli'de yaşanan son sel felaketi, can kayıplarımızın sayısını 9'a çıkarırken bir vatandaşımızın ise sel sularına kapılan aracıyla birlikte aranışının sürdüğü acı gerçeği önümüze koydu.
Bir savaşta dahi bir günde kolay kolay kaybedilmeyecek canları, beklenmedik bir cephede değil, günlük hayatın tam ortasında, işe giderken veya evimizde otururken yitiriyoruz.
Oysa sel, doğru bir planlama, bilimsel yaklaşım ve altyapı yönetimiyle etkileri en aza indirilebilen, kontrol edilebilir bir doğa olayıdır.
Meteoroloji uzmanları, yetkililer ve bakanlıklar 84 yılın en yüksek yağışının düştüğünü vurgulayarak durumu açıklama yoluna gitseler de asıl sorulması gereken soru şudur: Yağmur gerçekten bir bereket olmaktan çıkıp ecele mi dönüştü, yoksa biz mi onu bir afete dönüştürdük?
Değişen iklim koşulları ve şehirlerin korku haritası
Küresel ısınma, buzulların erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi ve aşırı buharlaşma gibi etkenler dünya genelinde iklim karakteristiğini kökten değiştirdi.
Pasifik ve Ekvator kuşaklarında görmeye alışık olduğumuz "El Niño" benzeri süreçler, deniz yüzeyi sıcaklıklarının artmasıyla birlikte bölgesel sağanakları sertleştirmekte, yağışları daha yoğun ve uzun süreli kılmaktadır.
Ancak bu küresel iklim krizinin arkasına saklanarak sorumluluktan kaçmak mümkün değildir.
Yağışların şiddeti ve sıklığı artıyorsa, kentlerin savunma mekanizmalarının da bu yeni normale göre güncellenmesi bir zorunluluktur.
Günümüzde İstanbullular ve çevre illerde yaşayan vatandaşlar, her şiddetli yağmurda derin bir endişe kaynağıyla yüzleşmektedir.
Dere yataklarına yakın oturanlar evlerinin kayma riskinden korkmakta, rampa veya çukur bölgelere aracını park etmek isteyenler sel suyu, göllenme ya da istinat duvarı çökmesi riskleri arasında çaresiz kalmaktadır.
Her noktanın emniyetsiz hale geldiği bu psikoloji, insanları büyük bir travmaya sürüklemektedir. Ancak bu durum bir kader değil, basiretsizliğin ve öngörüsüzlüğün kaçınılmaz bir neticesidir.
Rant odaklı betonlaşma ve mühendislik iflası
Bir kenti tamamen betonla kapladığınızda, toprağın su emme kapasitesini yok eder, suyun doğal akış kanallarını tıkarsınız.
Beton ve asfalt yüzeyler, yağmur suyunun hızını katlanarak artırırken, mevcut kanalizasyon ve drenaj sistemleri bu yükü taşıyamaz hale gelmektedir.
Türkiye'deki altyapı sistemleri ne yazık ki geçmiş yılların sıradan yağış rejimlerine göre tasarlanmış, değişen iklim koşullarına ve kontrolsüz kentleşmeye adapte edilmemiştir.
Su, akacağı yolu bulamadığında binaları, köprüleri ve yolları yıkarak ilerler; çünkü su daima kendi yolunu bulur.
Söz konusu tablonun temelinde yatan en acı gerçek ise kamu yönetimindeki ve şehircilik anlayışındaki neoliberal ve rant odaklı yaklaşımdır.
Bilim insanlarının, jeoloji mühendislerinin ve şehir plancılarının uyarıları yerine; "Bu araziye nasıl bir sanayi tesisi kurarız, buraya kaç rezidans veya AVM sığdırırız" mantığı egemen olmuştur.
Derelerin üzeri kapatılmakta, dere yataklarına inşaat izinleri verilmekte ve felaket yaşanana kadar hiçbir radikal adım atılmamaktadır.
Nitekim bu durumun en somut kanıtı Basın Ekspres Yolu örneğidir. Geçmiş yıllarda Ayamama Deresi'nin taşması sonucu 33 vatandaşımızın hayatını kaybettiği o bölgede, yaşanan acı tecrübenin ardından Ayamama Deresi ıslah edilmiş ve gerekli altyapı önlemleri alınmıştır.
Son 84 yılın rekor yağışında dahi Basın Ekspres Yolu bu kez göle dönüşmemiş ve can kaybı yaşanmamıştır.
Demek ki sorun yağmurun miktarında değil, önlemin alınıp alınmamasındadır.
Eğer Cendere Deresi ve diğer riskli alanlar da zamanında aynı bilimsel yaklaşımla ıslah edilmiş olsaydı, bugün kaybettiğimiz canların matemini tutmuyor olacaktık.
Felaketlerin siyasetçilerden ve bürokrasiden her zaman bir adım önde koştuğu, ancak bir felaket yaşandıktan sonra adımların atıldığı bu döngü kırılmak zorundadır.
Bilimsel planlama ve tersine göç: Bütüncül çözüm mimarisi
Dünyadaki örneklere bakıldığında, bilimin ve devlet iradesinin kent yönetiminde nasıl belirleyici olduğu açıkça görülmektedir.
Örneğin Hollanda'nın başkenti Amsterdam deniz seviyesinin altında yer almasına rağmen gelişmiş mühendislik ve su yönetimi sistemleri sayesinde bu tür felaketlerle karşılaşmamaktadır.
Keza Venedik gibi suların tam ortasında yer alan kentlerde bile bu ölçekte sel felaketleri yaşanmamaktadır.
Almanya gibi ülkelerde bir mahallede nüfusa uygun planlama yapılmadan, keyfi olarak yeni bir ticari işletmenin veya yapının kurulmasına dahi izin verilmemektedir.
Türkiye'nin sel, deprem ve diğer doğal afetlerle mücadelede izlemesi gereken yol haritası net ve tavizsiz olmalıdır.
Şehir planlaması, kentsel dönüşüm ve dere ıslahı süreçleri müteahhitlerin veya piyasa dinamiklerinin insafına bırakılamaz. Süreç tamamen devlet kontrolünde; jeologlar, mimarlar, şehir plancıları ve su mühendislerinin rehberliğinde yürütülmelidir.
Kanalizasyon ve drenaj hatları günümüzün aşırı yağış modellerine göre genişletilmeli; dere yataklarındaki yapılar derhal tahliye edilerek suyun doğal akış koridorları emniyete alınmalıdır.
Yıllardır "AB dayatmalı" uygulanan yanlış tarım ve ekonomi politikaları, kırsaldaki insanları büyük şehirlere göç etmeye mecbur bırakmış; İstanbul gibi metropollerin nüfusunu 15-20 milyon bandına taşıyarak kenti kaldırılamaz bir yüke mahkûm etmiştir.
Dar Bölge Sanayi Sistemi ve kırsalın güçlendirilmesi
Sorunun köklü çözümü için kırsalda kalkınmayı hedefleyen, tarıma dayalı sanayiyi destekleyen ve nüfusu dengeli dağıtan ekonomik modeller hayata geçirilmelidir.
Örneğin merhum Prof. Dr. Haydar Baş'ın Milli Ekonomi Modeli'nde yer alan milli tarımın güçlendirilmesi ve "Dar Bölge Sanayi Sistemi" gibi projeler, kırsaldaki istihdamı ve yaşam kalitesini artırarak kentlerden kırsala doğru doğal bir göçü teşvik etme potansiyeline sahiptir.
Tarımın ve üretimin dolayısıyla "refahın" Anadolu geneline yayılması, büyükşehirler üzerindeki nüfus ve yapılaşma baskısını hafifletecek; böylece hem çevre hem de kent güvenliği sürdürülebilir bir zemine oturacaktır.
Bu eşsiz modelin uygulanması için bu modeli parti programına alan Bağımsız Türkiye Partisi'ne (BTP) ve lideri Hüseyin Baş'a fırsat verilmelidir.
Doğayı ve bilimi karşıya alan her yaklaşım, bedelini insan hayatıyla ödetmektedir. Afetleri kader olarak görmek yerine, bilimin gösterdiği yolda rantı değil insanı merkeze alan bir devlet iradesini egemen kılmak tek kurtuluş yolumuzdur.
- Avrupa'yı saran öfke dalgası: Sistem çıkmazı ve çözüm arayışı / 20.10.2026
- Ortadoğu’da savaşın gölgesinde seçim pazarlıkları / 19.10.2026
- Trump’ın tıkanan Ortadoğu çıkmazı / 18.10.2026
- ABD’nin Ukrayna satrancı ve Avrupa’nın sürüklendiği tuzak / 17.10.2026
- Megakent sular altında: İklim krizinin ve betonlaşmanın acı faturası / 16.10.2026
- Ekonomide derinleşen uçurum, sistem krizi ve emeklinin feryadı / 15.10.2026
- Sandık iradesi, transferler ve derinleşen ekonomik kriz / 14.10.2026
- Kızıldeniz’deki savaş düğümü: Suudi-Husi savaşını bitirecek tek ülke Çin mi? / 13.10.2026
- İsrail’in çok cepheli saldırısı: Katliam, işgal, sürgün ve sansür / 12.10.2026

























































