Daha önceki yazılarımızda peynir ekmek gibi kredi dağıtan bankaların çok yakın zamanda vatandaşların nesi var nesi yok haczedeceklerini ifade etmiştik.
Ve bugün yaşanan manzara maalesef bu gerçeği doğrulamaktadır.
Vatandaşların banka kredilerine müracaat etmelerinin temel nedeni gelirlerinin yetersiz olmasıdır. Mevcut şartlar iyi olmamasına rağmen vatandaşların borçlanmasının sebebi ise siyasilerin ve onların şakşakçılığını yapan medya ve basın mensuplarının geleceğe dair dağıttıkları umuttur.
Vatandaş realitede olan gelirine göre değil, dağıtılan umuda göre kredi almaktadır.
“Nasıl olsa ekonomi iyiye gidiyor, siyasiler, basın ve medya, yorumcular, ekonomistler bunu söylüyor, dolayısıyla öyle ya da böyle bir şekilde biz bu krediyi öderiz” diye düşünüyorlar. Tabii ki evdeki hesap çarşıya uymuyor.
Şimdi rakamlarla bu ifade ettiklerimizi açmaya çalışalım.
2009 yılının Aralık ayında 761 bin 910 kişi kredi kullanmış. 2010 yılında kredi kullanan sayısı 2 kat artmış ve 1 milyon 389 bin 651 kişi olmuş.
2011 yılında bu rakam aynı şekilde arttığı gibi 2012’nin gidişatı da farklı değil.
Her ne kadar siyasi irade bunu bir övgü vesilesi olarak kullansa da kredi miktarının artması pek de hayırlı bir şey değil.
Gelir yetersizliğinin had safhada olduğu, toplumun yüzde 95’inin asli ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı bir ortamda kredi alan kişilerde ve de kredi miktarlarındaki artış daha fazla batak, daha fazla haciz demektir.
Ki öyle de oldu. Vatandaşlar aldıkları kredileri ödeyemez hale geldi.
Bankaların haczederek satışa çıkardıkları gayrimenkul sayısı 2010 yılında 3 bin 285 iken, 2011 yılında yüzde 27 artışla bu rakam 4 bin 183’e, 2012’nin Mart ayında ise yüzde 67 artışla 6 bin 891 adede yükseldi. Emin olun ki sırada binlercesi var.
El konulup satışa çıkarılan gayrimenkullerin 4152’si konut, 648’i işyeri, 1090’ı tarla-bahçe, 1001’i de arsa şeklinde… En fazla icralık gayrimenkul de İstanbul’da… İstanbul’u Ankara, İzmir ve Antalya izliyor. Yani ekonominin döndüğü iller.
Gelirin yetersiz olduğu bir ortamda faizlerin düşük olması –ki Türkiye’deki faizler ABD ya da diğer batı ülkeleriyle mukayese edildiğinde hiç de düşük değil- hiçbir şey ifade etmez.
ABD’de başlayan ve tüm dünyayı sarsan mortgage krizi, faizler sıfıra yakın olmasına rağmen yaşandı. Olayı biraz daha netleştirmek gerekirse, gelir gider dengesi sağlanmadığı takdirde, sıfır faizli kredi de versen benzer bir kriz yaşanacaktı.
Doğru, faizler düşük ya da sıfıra yakın ama taksiti gelen ödemeyi zamanında ödeyemediğin zaman faiz bir anda ciddi boyutlara yükseliyor.
Gelir yetersizliği sebebiyle normal taksitini ödeyemeyen bir vatandaş kalkıp da sürekli faizle katlanan borcunu nasıl ödeyebilir?
İşte bunun mümkün olmadığını ABD’de yaşanan krizle şahit olduk ve çok sonraları mortgage sistemine giren Türkiye’de de bugün icradan satılık gayrimenkullerle görüyoruz.
Çözüm, Milli Ekonomi Modeli’nin hem devletin hem de vatandaşların gelirini artıcı projeleridir. Devlet senyoraj gelirini ve de madenlerin işletilmesinden elde edilen geliri kullanarak vatandaşlarını kimseye muhtaç olmadan, borçlanmadan yaşayabileceği bir hayat standardına yükseltmektedir.
Vatandaşına uzun vadeli, faizsiz kredilerle maliyetine ev alma imkanı sağlayan MEM, sosyal devlet projeleriyle taksitleri ödeme garantisi de sunmaktadır.
MEM, vatandaşların gerçekten ev sahibi olması için uğraşıyor, mevcut ekonomik sistem ise vatandaşları borç batağına sokarak, gayrimenkullerin yabancılara kelepir ve sınırsız bir şekilde transferini sağlamaktadır.
Ve bugün yaşanan manzara maalesef bu gerçeği doğrulamaktadır.
Vatandaşların banka kredilerine müracaat etmelerinin temel nedeni gelirlerinin yetersiz olmasıdır. Mevcut şartlar iyi olmamasına rağmen vatandaşların borçlanmasının sebebi ise siyasilerin ve onların şakşakçılığını yapan medya ve basın mensuplarının geleceğe dair dağıttıkları umuttur.
Vatandaş realitede olan gelirine göre değil, dağıtılan umuda göre kredi almaktadır.
“Nasıl olsa ekonomi iyiye gidiyor, siyasiler, basın ve medya, yorumcular, ekonomistler bunu söylüyor, dolayısıyla öyle ya da böyle bir şekilde biz bu krediyi öderiz” diye düşünüyorlar. Tabii ki evdeki hesap çarşıya uymuyor.
Şimdi rakamlarla bu ifade ettiklerimizi açmaya çalışalım.
2009 yılının Aralık ayında 761 bin 910 kişi kredi kullanmış. 2010 yılında kredi kullanan sayısı 2 kat artmış ve 1 milyon 389 bin 651 kişi olmuş.
2011 yılında bu rakam aynı şekilde arttığı gibi 2012’nin gidişatı da farklı değil.
Her ne kadar siyasi irade bunu bir övgü vesilesi olarak kullansa da kredi miktarının artması pek de hayırlı bir şey değil.
Gelir yetersizliğinin had safhada olduğu, toplumun yüzde 95’inin asli ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı bir ortamda kredi alan kişilerde ve de kredi miktarlarındaki artış daha fazla batak, daha fazla haciz demektir.
Ki öyle de oldu. Vatandaşlar aldıkları kredileri ödeyemez hale geldi.
Bankaların haczederek satışa çıkardıkları gayrimenkul sayısı 2010 yılında 3 bin 285 iken, 2011 yılında yüzde 27 artışla bu rakam 4 bin 183’e, 2012’nin Mart ayında ise yüzde 67 artışla 6 bin 891 adede yükseldi. Emin olun ki sırada binlercesi var.
El konulup satışa çıkarılan gayrimenkullerin 4152’si konut, 648’i işyeri, 1090’ı tarla-bahçe, 1001’i de arsa şeklinde… En fazla icralık gayrimenkul de İstanbul’da… İstanbul’u Ankara, İzmir ve Antalya izliyor. Yani ekonominin döndüğü iller.
Gelirin yetersiz olduğu bir ortamda faizlerin düşük olması –ki Türkiye’deki faizler ABD ya da diğer batı ülkeleriyle mukayese edildiğinde hiç de düşük değil- hiçbir şey ifade etmez.
ABD’de başlayan ve tüm dünyayı sarsan mortgage krizi, faizler sıfıra yakın olmasına rağmen yaşandı. Olayı biraz daha netleştirmek gerekirse, gelir gider dengesi sağlanmadığı takdirde, sıfır faizli kredi de versen benzer bir kriz yaşanacaktı.
Doğru, faizler düşük ya da sıfıra yakın ama taksiti gelen ödemeyi zamanında ödeyemediğin zaman faiz bir anda ciddi boyutlara yükseliyor.
Gelir yetersizliği sebebiyle normal taksitini ödeyemeyen bir vatandaş kalkıp da sürekli faizle katlanan borcunu nasıl ödeyebilir?
İşte bunun mümkün olmadığını ABD’de yaşanan krizle şahit olduk ve çok sonraları mortgage sistemine giren Türkiye’de de bugün icradan satılık gayrimenkullerle görüyoruz.
Çözüm, Milli Ekonomi Modeli’nin hem devletin hem de vatandaşların gelirini artıcı projeleridir. Devlet senyoraj gelirini ve de madenlerin işletilmesinden elde edilen geliri kullanarak vatandaşlarını kimseye muhtaç olmadan, borçlanmadan yaşayabileceği bir hayat standardına yükseltmektedir.
Vatandaşına uzun vadeli, faizsiz kredilerle maliyetine ev alma imkanı sağlayan MEM, sosyal devlet projeleriyle taksitleri ödeme garantisi de sunmaktadır.
MEM, vatandaşların gerçekten ev sahibi olması için uğraşıyor, mevcut ekonomik sistem ise vatandaşları borç batağına sokarak, gayrimenkullerin yabancılara kelepir ve sınırsız bir şekilde transferini sağlamaktadır.
Murat Çabas / diğer yazıları
- Riyad’da toplandılar; ABD ve İsrail’i değil, İran’ı kınadılar! / 20.03.2026
- İran cephesi, savaşa nasıl bakıyor? / 19.03.2026
- Trump yönetimine ABD ve dünya genelinde güven yok / 18.03.2026
- ABD bataklığa saplandı, çıkış arıyor / 17.03.2026
- Netanyahu, Ben Gvir ve Mossad Başkanı öldü mü? / 14.03.2026
- İran İsrail’i vurdukça, Trump’ın kafası karışıyor / 13.03.2026
- İran'ın vurulacak yeri kalmadıysa, bu balistik füzeler nereden ateşleniyor? / 12.03.2026
- Epstein sopasıyla İran savaşı! / 11.03.2026
- “Dünya savaşını engelleyebilecek tek güç Türk’ün gücü” / 10.03.2026
- ABD, İran savaşında yalnızlaşıyor mu? / 07.03.2026
- İran cephesi, savaşa nasıl bakıyor? / 19.03.2026
- Trump yönetimine ABD ve dünya genelinde güven yok / 18.03.2026
- ABD bataklığa saplandı, çıkış arıyor / 17.03.2026
- Netanyahu, Ben Gvir ve Mossad Başkanı öldü mü? / 14.03.2026
- İran İsrail’i vurdukça, Trump’ın kafası karışıyor / 13.03.2026
- İran'ın vurulacak yeri kalmadıysa, bu balistik füzeler nereden ateşleniyor? / 12.03.2026
- Epstein sopasıyla İran savaşı! / 11.03.2026
- “Dünya savaşını engelleyebilecek tek güç Türk’ün gücü” / 10.03.2026
- ABD, İran savaşında yalnızlaşıyor mu? / 07.03.2026
























































