Zamla değil akılla kurtuluşun mümkün olduğu bu süreçte; ölü doğan asgari ücret zamlarıyla gerçek teşhis görmezden gelinmekte, çizilen pembe tablolar boş tencerelerin gerçeğini örtememekte ve zam enflasyonu körüklerken enflasyon da yapılan zamları yutarak ülkemizi derin bir ekonomik kısır döngünün içine hapsetmektedir.
Ülkemizin ekonomik durumunu anlamak için açıklamalara değil; çarşıya, pazara ve mutfakta kaynayan tencereye bakmak yeterlidir. Bugün ortaya çıkan tablo, ne yazık ki iç açıcı değildir. Halkın yaşadığı gerçekler ile çizilen pembe tablolar arasında dağlar kadar fark vardır. Bu kopukluğu artık 10 yaşındaki çocuklar bile fark edecek noktaya gelmiştir.
Yanlış ekonomik politikalara ek olarak, adeta devasa bir "yutan eleman" hâline getirilen akaryakıt fiyatları ve döviz kuru da bu tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır. Zaten zor şartlar altında ayakta kalmaya çalışan işverene yüklenen asgari ücret artışı, miktarı 50 bin lira dahi olsa, tek başına bir anlam ifade etmeyecektir. Aksine bu durum; firmaların kapanmasına, işsizliğin artmasına ve etiket fiyatlarının fahiş seviyelere çıkmasına neden olmaktan öteye geçmez.
Şahsi çıkarların devlet menfaatlerinin önüne konulduğu, işçi ile işverenin rakip gibi gösterildiği, müflis tüccar anlayışıyla yönetilmeye çalışılan bir ortamda herkesin elini cebine attığında yandığı açıktır. Bu şartlar altında ülkenin durumunu uzun uzun anlatmaya gerek yoktur; yaşananlar zaten her gün mutfakta, pazarda ve faturada kendini göstermektedir.
Eğer halkı ekonomik darboğazdan kurtarmanın yolu yalnızca asgari ücreti artırmak olsaydı, yılda bir kez yapılan zam yetmez, defalarca zam yapılırdı. Nitekim Ocak ayında 28 bin 075 lira olarak açıklanan asgari ücret, daha cebe girmeden enflasyon karşısında erimiş, adeta pul olmuştur. Bu nedenle yapılan zam ölü doğmuştur. Ne işvereni rahatlatmış ne de işçiyi mutlu etmiştir. Tencereler yine boş kalmış, halk tane ile sebze-meyve almaya devam etmiştir.
Asgari ücrete yapılan zam doğrudan işverene yüklendiği için, bu artış kaçınılmaz olarak fiyatlara yansımaktadır. Sonuçta zam, halka tekrar zam olarak geri dönmektedir. Boş bir balonu şişirmekle yapılan bu zam arasında hiçbir fark yoktur.
Kısacası bu artış, işvereni mutsuz etmiş, işçiyi de sevindirmemiştir. Sadece fiyatlar artmış; "zam yaptık" demek için atılmış, hayat şartlarında kımıldama dahi yaratmayan bir adım olmuştur. Çünkü döviz, akaryakıt, hammadde ve üretim maliyetleri düşürülmeden; hastalık doğru teşhis edilmeden, yanlış organlara uygulanan tedavi hiçbir derde deva olmaz. Aksine hastalığın hızla ilerlemesine sebep olur.
Buradan hareketle, enflasyonu masa başında rakamlarla açıklayanlara çağrım şudur: Çıkın markete, manava, pazara. Küçük şahsi menfaatler uğruna çocuğuna ihtiyaçlarını alamayan, çocuğu ağladıkça kahrolan anne babaların vebalini taşıyamazsınız. Aç yatanların, evine ekmek götüremeyenlerin hesabı ağırdır. Unutulmamalıdır ki hepimiz bir gün ölecek ve Allah'a hesap vereceğiz. Bugün "enflasyonu şu rakamdan yazın" diyenler, yarın hesap gününde size sahip çıkabilecekler mi?
Gerçek çözüm; fiyatları artırmadan, asgari ücret artışının belirli bir bölümünü devletin üstlenmesidir. Aksi hâlde yapılan her zam, enflasyonu roket gibi yükseltir; piyasayı daha da kilitler. Hayat standartları düşerken, geliri sabit kalanlar, çiftçiler ve emekliler çok daha perişan hâle gelir.
Bu nedenle asgari ücretin 75 bin lira seviyesine çıkarılması ve bu artışın büyük bölümünün devlet tarafından karşılanması gerektiği kanaatindeyim. Eğer fark işverene yüklenirse, işveren ürettiği mala zam yapmaktan başka çare bulamaz. Bu da otomatik olarak enflasyon üretir. Oysa farkı devlet karşılarsa, üreticinin maliyeti değişmez; aksine ürettiği malı daha geniş bir pazara satar, piyasa canlanır. Böyle bir modelde enflasyon değil, ekonomik hareketlilik oluşur.
Ekonomiyi cilalayıp makyajlayarak halkın önüne koymaya gerek yoktur. Herkes cebinin içini bilmektedir. Gerçeklerle yüzleşip, ayağı yere basan çözümler üretmekten başka çaremiz yoktur. Aksi hâlde "ekmek alamıyorum, pazara çıkamıyorum, çocuğuma bir şey alamıyorum" demeye devam ederiz. Çözüm; şahsi kaygıları bir kenara bırakıp devlet ve millet menfaatini önceleyen yeni bir anlayışta yatmaktadır.
İsmail Çetin / diğer yazıları
- Sizce hak hangi taraf? / 31.01.2026
- Dijital tekel kıskacında Türkiye ekonomisi: Emek, kalite ve marka değil, algoritma kazanıyor / 27.01.2026
- Yarını bugünden daha zor yaşamamak: Geçim, aidiyet ve adalet / 25.01.2026
- Türk devlet geleneğinde “Kut” kavramı / 22.01.2026
- Ehli Beş perspektifi: Türkiye’nin Kurtuluş Formülü / 20.01.2026
- Millet-devlet-maneviyat dengesi: İnanç gönülde, hukuk devlette / 19.01.2026
- Haydar Baş: Bektaşilik ve Ahiliği Cumhuriyet senteziyle yeni toplumsal zemine taşımıştır / 14.01.2026
- Birlik harcının çimentosu: Hacı Bektaş-ı Veli / 10.01.2026
- Enerji, göç ve güvenlik üçgeninde Türkiye / 08.01.2026
- Atatürk, etnik kimlik gözetmeden 86 milyonun namus ve onurunu kurtardı / 03.01.2026
- Dijital tekel kıskacında Türkiye ekonomisi: Emek, kalite ve marka değil, algoritma kazanıyor / 27.01.2026
- Yarını bugünden daha zor yaşamamak: Geçim, aidiyet ve adalet / 25.01.2026
- Türk devlet geleneğinde “Kut” kavramı / 22.01.2026
- Ehli Beş perspektifi: Türkiye’nin Kurtuluş Formülü / 20.01.2026
- Millet-devlet-maneviyat dengesi: İnanç gönülde, hukuk devlette / 19.01.2026
- Haydar Baş: Bektaşilik ve Ahiliği Cumhuriyet senteziyle yeni toplumsal zemine taşımıştır / 14.01.2026
- Birlik harcının çimentosu: Hacı Bektaş-ı Veli / 10.01.2026
- Enerji, göç ve güvenlik üçgeninde Türkiye / 08.01.2026
- Atatürk, etnik kimlik gözetmeden 86 milyonun namus ve onurunu kurtardı / 03.01.2026

























































