HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 31 TEMMUZ 2021, CUMARTESİ

Bu sese kulak verilseydi

10.08.2001 00:00:00
Genelkurmay'ın Yılmaz'ın şahsında siyasileri hedef alan açıklamasında ifade edildiği gibi, bugün ekonomi iflas noktasına geldi.

Açıklamada "iflas"ın birkaç önemli nedenine de parmak basılıyor: "Soygun düzeninin normalleşmesi, ekonomik teslimiyetçiliğe dönüşen kürselleşmeci anlayış ve bu (ithal) anlayış ile ülkeyi batıranlar hakkında en ufak bir işlem yapılamaması...

Ülkenin bu noktaya gelişinde beceriksiz ama muhteris politikacılar kadar özellikle iktisatçı ilim adamları, iş dünyasının meslek örgütleri ve sendikalar değil mi?

Daha düne kadar, hükümetin "teslimiyetçi küresel anlayış gereği" IMF ile kotardığı programa, Derviş aşısı ile perçinlenen son programa en büyük desteği onlar vermedi mi?

Hükümetin IMF direktifleri ile hazırladığı programa siyaset, bilim ve iş çevrelerinden hiç bir anlamlı eleştiri ve alternatif öneri gelmediği o dönemlerde iki yıl önce, programın tuttuğu çığlıklarının yükseldiği bir buçuk yıl önce tek itiraz Prof. Dr. Haydar Baş Bey'den gelmişti.

Bakın daha 3 Şubat 2000'de henüz Şubat krizi patlak vermeden Prof. Dr. Haydar Baş, Meltem TV ekranlarında neler diyordu:

"Siz, "biz Avrupa'nın modelini alırsak bu iktisadi modelle bir noktaya geliriz. Yüzde yüz başarırız" zannediyorsunuz. Hepten de neticesi fiyasko olmaz. Ama her milletin ekonomik modelinin de milli kimliği ile alakası vardır. Karakteri, örfü, adeti, geleneği, toprağı işleme-ona şekil verme biçimiyle, evine şekil verme biçimiyle alakası vardır. Ekonomik problemler dahi milletin kimliği ile alakalıdır.

Enteresan bir örnek vereceğim. Siyasilerimiz şu anda diyorlar ki, "Biz, enflasyonu yüzde şu noktaya indireceğiz." Ben en azından yüzde 40 yanılacaklarını iddia ediyorum. Bu, yüzde 50 de olabilir. Sebebini söyleyeyim: Ben, Akçaabatlıyım. Bugün Türkiye'de fert başına milli gelir 2500-3000 dolar. Fakat benim Karadenizimde bu çok daha farklı. Milli hasılaya girmeyen bazı değerler var. Onlar nelerdir? Bağında, bahçesinde yetiştirdiği lahanası, pazısı, maydanozu, soğanı, tütünü, fındığı, fıstığı, tavuğu, ineği, yağı, peyniridir. 3 000 dolar da bu etti. Dolayısıyla sen, 2 500 dolara göre yaptığın hesabı tutturamadın, demektir. Şu anda ekonomiyi arz talep meselesine göre dengeliyorlar. Bu durumda bunu başaramazsın. Geçmişte yaptık, başaramadık. Bu durumda imkanları olmayan bölgeleri akamete mahkum bırakacaksın. Aç kalacaklar. Bir tarafı imar edeyim derken diğer tarafı mahvedeceksin. Binaenaleyh milletimizin kimliğini çok iyi bileceksin ki, bu kimliği kırmadan, yormadan, darıltmadan ekonomisini de bir noktaya taşıyabilesin.

Size başka birşey daha söyleyeyim. Ben balıkçılık da yaptım. Öyle oldu ki her gün eve balık getiriyordum. Aylarca ete bir kuruş vermedik. Sadece zeytinyağı ile ekmeğe para verdik. Eğer sen mutfak masrafı üzerinden yola çıkarak "netice elde edeceğiz" dersen senin hesaplarını bozacak çok dengeler ortaya çıkar. Bunu misal olarak niçin veriyorum? Ekonomi dahi milli kimlikle alakalı bir olaydır da ondan. Kaldı ki milletin milli, manevi kimliği, onu oluşturan anatomi çok farklı olup onu siyasi irade, devlet iradesi korumak mükellefiyetindedir".

İşte böyle herkesin programa övgüler dizdiği o dönemde kriz uyarısında bulunuyordu Prof. Dr. Haydar Baş.

Yine aynı tarihlerde bankacılık krizlerine dikkat çekerek, şu tarihi tesbitleri yapıyordu: "Son zamanlarda batık bankalar operasyonlarıyla halkın bilmediği çok vahim olaylar yaşanmaktadır. Şu ana kadar on tane bankaya el konuldu. Bu bankalarda toplam zarar 8 katrilyon TL civarında. Türkiye'nin bütçesi 48 katrilyon. Dikkat edilirse, batık bankaların bütçeden götürdüğü para bütçenin altıda biri kadar. Sırada on tane daha banka olduğu söyleniyor. Şayet bankaların götüreceği para bu nispet muvacehesinde ise, bu demektir ki, bütçenin üçte biri hesapta olmayan karanlık bir dehlizde yakılmaktadır.

Siyasi iradenin, devletin bu nispetteki zararını ortaya çıkartan şartlardan önce, çok daha erken durum tespiti yapıp meseleye el koyması gerekmez miydi?

Ne hazin tecellidir ki, banka sahipleri mülkiyetlerini elinden çıkardıktan sonra bankalara el konuluyor, tamtakır boş binalar teslim alınıyor. Kanun gereği de, mûdilerin kefili devlet olduğu için, batan bu mevduatı, hazine karşılamak zorunda kalıyor. Bu demektir ki, devletin verdiği, milletinin sermayesidir.

Bu vaziyet karşısında akla gelmez mi ki, bu milleti tarih sahnesinden silebilmek için dolaylı yoldan hazinesini boşaltıp, ekonomik bir badirenin içine koyma hedeflenmektedir. Bu bir soğuk savaş taktiğidir. Aslında bu düşünülmesi, tartışılması ve nihai olarak çözümlenmesi gereken en büyük problemdir. Ancak çözümü geç kalırsa istikbalimiz karanlıklar içinde kalabilir.

Bir taraftan fizikî değerlere, öbür taraftan milletin direnci olan metafizik değerlerine yönelik yok etme çabaları, ülkeyi uçurumun eşiğine getirmez mi?"

Bu satırlar henüz Alman ve Amerika bankalarının Türkiye'den 8 milyar dolar çekip kriz çıkarmadığı dönemde yazılıyordu. Bankaları batıran yabancı bankalardı. Bunun bir soğuk savaş operasyonu olduğu şimdi ayan beyan olmuştu. Çünkü dün yerli naylon bankalara milyar dolarlık sendikasyon kredisini sorgusuz sualsiz veren yabancı fonlar, T.C. Devletine 3 milyar dolar kredi vermek için olmadık şartlar ileri sürüyordu.

Prof. Dr. Baş sadece eleştirmiyor, teşhisin yanlış olduğunu belirttikten sonra doğru teşhisi ve çözümü ortaya koyuyordu. 10 Şubat 2000 Perşembe tarihli söyleşiye bir bakalım: "Eğer vatandaşın cebindeki para fazla olursa ne olur? Tedavülde olan para senin-benim olması münasebetiyle biz, üreticiden veya pazarlamacıdan yüzde 30-40 kârla gözünün yaşına bakmadan mamul alırız. Bu sefer enflasyonun önüne geçmek mümkün olmaz. O zaman ne yapılıyor? Tedavülde olan parayı kısıtlıyoruz. İktidarlar, faraza bu ay piyasaya sürmesi gereken para 500 veya 300 trilyon ise bunu yarı yarıya indiriyor. 100, 150 veya 200 trilyon lira para sürüyor. Para piyasaya nasıl girer? Memurla girer, işçiyle girer, çöpçüyle girer, müteahhitlerle girer vs. vs... Bunlara verilen para kısılıyor. Hatırlarsanız üretilip de devlete verilen mamullerin bazılarının paraları üreticiye ödenmemiştir. Bunun sebebi dediğimiz mantıktır. Para piyasaya girmesin, talep olmasın, dolayısıyla mal ucuzlasındır. Bu, enflasyonun düşmesinin pansuman tedbiridir.

Bu tedbirle beraber enflasyon düşer. Ama bu tedbir benim bildiğim iktisadi yön bakımından akıllı bir tedbir değildir. Geçici bir tedbirdir. Ne zamana kadar geçicidir? Veya bu ne zamana kadar geçerlidir? Cebinize para girinceye kadar. Cebinize para girdi mi piyasa yine hoplamaya başlar. Vatandaşın şöyle veya böyle satılan o mamullere ihtiyacı vardır.

İkinci ve kalıcı asıl çözüm şudur: Enflasyonu düşürmek istiyorsanız işte bu sebepten imalatı çoğaltacaksınız. İşte enflasyonun asıl düşüşü budur. Benim görebildiğim kadarıyla bugüne kadar Türkiye'de bu uygulamaya geçilmedi. O bakımdan da rahmetli Özal'dan bu tarafa ne kadar tedbir alınıyorsa muvakkat olarak enflasyon düşüyor. Bizdeki enflasyon rekabetle düşmüyor. Yani enflasyon üretimin bolluğundan düşmüyor. Neden düşüyor? Para yok da ondan düşüyor. Enflasyon sıhhatli olarak imalat fazlalığıyla kontrol altına alınabilir. Asıl iktisadi kural da budur".

Ve hükümet Prof Dr. Haydar Baş'ı değil, "çok iyi gidiyorsunuz" diyen Bush'u, Derviş'in masa arkadaşları televoleci iktisatçıları dinliyor ve ekonomi dibe vuruyor. Ve gelsin Derviş'li krizler... Yarına devam...
 
İbrahim Berk / diğer yazıları


logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 425 10 66
Faks: (212) 424 69 77
E-posta: [email protected] [email protected]


WhatsApp haber: (0542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2021

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez.