Yeşil Orman'ın kıyısında ağaçların ve derelerin ortasında sıcacık bir bahar sabahıydı. Güneş, uzun dalların arasından süzülüp yere adeta altın rengi küçük benekler bırakıyordu. Yapraklar hafifçe hışırdıyor, derelerden akan suların sesi uzaktan hafif hafif duyuluyordu. Çiçeklerin o güzel kokusu kelebekleri havada dans ettiriyordu. Uzaktan bakıldığında kelebekler rengarenk kanatları ile baharı müjdelerken, arılar da vızıldayarak çiçekten çiçeğe uçuyordu. Herkes kendi dünyasında ayrı bir mutluluk yaşar gibiydi Yeşil Orman'da.
Ormanın biraz içlerine doğru ilerlendiğinde ise Kocabaş Ayı'nın dev gibi bir çam ağacının dibinde uzanarak dinlendiği görülebilirdi. Kalın, kahverengi tüyleri rüzgârda hafifçe dalgalanıyor, gözü yukarıda bir petek dolusu bal hayali kuruyordu. Bazen homurdanarak "Ahh, ne güzel bir gün" dediği duyulur gibiydi.
Uzun Kulak Tavşan, yemyeşil bir çimenlikte zıplayarak ilerliyordu. Kulakları dimdik, gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Bugün en taze yonca yapraklarını arayıp buluyor, bir ısırık alıp "Mmm, bugün en lezzetlisi bu!" diyordu. Zıpladıkça kulakları da rüzgârda dalgalanıyordu.
Diken Kirpi, kuru yaprak yığınlarının arasında yuvarlanmaktaydı. Minik dikenleri yapraklara takılıyor, sonra tekrar yuvarlanıyordu. Kahkahası uzaklara kadar gidiyor, "Hihihi, en güzel oyun bu!" dediği bile duyuluyordu.
Kırmızı Kuyruk Tilki, yüksek, yosun tutmuş bir taşın üstüne oturmuştu. Kuyruğu sağa sola sallanıyor, kurnaz ama cam gibi parlak gözleriyle etrafı izliyordu. Ara sıra "Bugün ne macera olacak acaba?" der gibi kendi kendine gülümsüyordu.
Karakanat Karga, ormanın yüksek çamlarından birisinin tepesinde nöbet tutar gibiydi. Siyah tüyleri rüzgârda dalgalanıyor, keskin gözleri ile ormanı süzüyordu. Bazen "Bahar da geldi işte!" diye mırıldanıyordu.
Ve Ağırbaş Kaplumbağa… O, her zamanki gibi ağır ağır etrafı dolanıyordu. Küçük ayakları her adım attığında sanki "Aceleye ne gerek var ki?" der gibiydi. Kabuğunun üstünde küçük yosunlar ve minik çiçekler bile açmıştı; sırtında mini mini bir bahçe taşıyordu.
Herkes böyle keyifliyken, birden havaya zar zor da olsa hissedilebilen keskin, boğuk bir koku yayıldı. Önce Diken'in minik burnu kıpırdadı: "Bu… bu duman kokusu mu?" diye fısıldadı, dikenleri hafifçe dikildi.
Sonra Uzun Kulak'ın kulakları titredi. Burnunu havaya kaldırdı: "Duman! Gerçekten duman bu!"
Tam o anda tepeden korkunç, tiz bir çığlık yükseldi: "YANGIN! YANGIN VAR! DEV BİR ATEŞ YÜKSELİYOR! ÇAMLAR YANIYOR!". Karakanat kanatlarını hızla çırparak aşağı indi. Tüyleri korkudan diken diken olmuş, gözleri faltaşı gibi kocaman açılmıştı. "Herkes uzaklaşsın! Alevler ileride büyüyor! Rüzgâr da esiyor! Duman yavaş yavaş her yeri kaplıyor!"
Hayvanlar korkuyla bir araya geldi. Kalpleri güm güm atıyordu, kalplerindendeki endişe yüzlerine vurmuştu. Uzun Kulak panik içinde kulaklarını salladı: "Yine mi, yine mi insanlar yaptı yoksa? Yine mi birisi ateş yakıp öylece bıraktı? Her bahar her yaz aynı şey!" dedi.
Kırmızı Kuyruk dişlerini sıktı, kuyruğu sinirle yere vurdu: "Bir yanan çubuk atıyorlar, bir odunu söndürmeden gidiyorlar… Sonra da 'rüzgâr aldı götürdü' diyorlar. Ormanı yakıp kül ediyorlar! Yuvalarımız, yavrularımız, çiçeklerimiz… her şey yanıyor." Diken titreyerek minik sesiyle sordu: "Evlerimiz, miniklerimiz… ne olacak şimdi? Onları nasıl kurtaracağız?"
Kocabaş derin bir nefes aldı, kocaman göğsü şişti: "Karakanat… söndürebilir miyiz sence? Hep birlikte koşsak, büyük yapraklı dallarla vursak, toprakla örtsek, su taşısak… yapabileceğimiz bir şey yok mu?"
Karakanat acı acı başını salladı. Sesi titriyordu: "Çok geç kaldık arkadaşlarım. Alevler şimdiden çamların tepelerine kadar ulaştı. Duman gökyüzünü kaplamaya başlıyor, göz gözü görmüyor. Kaçmalıyız. En güvenli yer nehir. Orada kalırsak, su bizi serin tutar belki."
Bir anda korku dalgası yayıldı. Anneler yavrularını kucakladı, sımsıkı sardı. Kuşlar telaşla kanat çırptı, havalandı. Sincaplar ağaç gövdelerinde yukarıdan aşağı koştu. Herkes nehre doğru koşmaya başladı. Bağrışlar, ayak sesleri birbirine karıştı.
Ama Ağırbaş Kaplumbağa olduğu yerde kalmıştı. Yavaşça kabuğundan başını çıkardı. Gözleri nemliydi, sesi de cılızdı: "Ben… ben ne yapacağım şimdi? Adım gibi ben de yavaşım… Bir adım, iki adım ancak gidiyorum. Nehre varana kadar da yangın çoktan buraya gelir herhalde. Bari nehre kadar gidebilseydim suya ulaşabilseydim kurtulma imkanım olabilirdi."
Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.