2025 yılı tarım için sıradan bir kötü sezon değil, uzun süredir biriken sorunların aynı anda görünür hale geldiği ağır bir eşiktir.
Hasat, emeğin karşılığını almak yerine zararın bilançosunu çıkarmaya dönüşmüştür.
Yaşanan tablo yalnızca doğanın sertliğiyle açıklanamaz, asıl mesele, bu sertliğe rağmen tarımın hala korunaksız bırakılmasıdır.
Zirai don, meyve üretimini yüzde 32 oranında düşürmüş, yaklaşık 9 milyon tonluk kayıp ortaya çıkarmıştır.
Don, tek başına bir afet olarak kalmamış, aşırı yağmur ve aşırı sıcaklıklarla birleşerek zararı derinleştirmiştir.
On altı çeşit meyve bu iklimsel baskıdan doğrudan etkilenmiştir.
En sert kayıp meyve grubunda yaşanmıştır. Kayısı, kiraz, şeftali, elma ve erik son yirmi yılın en düşük seviyelerine gerilemiştir. Üzüm üretimi son yetmiş yılın en dip noktasına inerken, vişne üretiminde yüzde 60'lara varan düşüş görülmüştür.
Limon, armut, Trabzon hurması, kivi ve portakalda da belirgin üretim kayıpları yaşanmıştır.
Kuru dut, ayva ve kuru üzümdeki düşüş, zincirleme biçimde pekmez üretimini de olumsuz etkilemiştir.
Zeytin ve zeytinyağı üretimi yaklaşık yüzde 35 gerilemiş, fındık, ceviz ve badem üreticisi de ciddi bir dar boğaza girmiştir.
Bu kayıplar yalnızca bahçelerde kalmamıştır. Kuraklık, baklagil ve tahıl rekoltesine sert bir darbe vurmuş, tarla bitkilerinde üretim yaklaşık 7 milyon ton azalmıştır.
Bu düşüş, gıda arzını daraltmış, fiyatların dengeli seyretmesini zorlaştırmıştır. Artık "ortalama bir yıl" diye adlandırılabilecek bir tarım takvimi kalmamıştır.
Üretim daraldıkça fiyatlar dalgalanmış, bu dalga hem üreticiyi hem tüketiciyi aynı anda zorlamıştır.
TÜİK'in 2025 yılına ait resmi istatistikleri, yaşanan kaybın münferit değil, ülke genelinde yaygın ve rekor düzeyde olduğunu ortaya koymuştur.
Arz güvenliği ciddi biçimde zedelenmiş, fiyat istikrarı bozulmuş, çiftçi geliri büyük oranda sarsılmıştır. Üreticinin yaşadığı kayıplar, kaçınılmaz olarak tezgahlardaki fiyatlara yansımıştır.
Üretim azaldıkça ithalat artmış, bu durum tarımı giderek daha fazla dışa bağımlı hale getirmiştir.
Oysa ithalat, toprağın üretme gücünü artırmaz, yalnızca oluşan boşluğu geçici olarak doldurur.
Asıl sorun, toprağın neden üretimden koptuğudur. Ağaçların üst üste yaşadığı iklimsel etki, sadece bu yılın meselesi değildir.
Bugün zarar gören ağaç, önümüzdeki yıllarda da eksik verecek, bu da rekolte düşüşünün süreklilik kazanacağını göstermektedir.
Tarım arazilerinin susuz kalması, çoraklaşmanın önüne geçilememesi ve iklim riskinin etkin biçimde yönetilememesi, bu sorunun yıllardır büyümesine engel olunamadığını göstermektedir. Sigortalanan arazilerin azlığı, verilen devlet desteklerinin sınırlı ve tatmin edici olmaktan uzak oluşu, üreticinin her afet sonrası biraz daha yalnız kalmasına neden olmaktadır.
Tarımda çalışan nüfusun yaş ortalamasının altmışa dayanması da bu yapının sürdürülebilir olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu tablo, 2026 yılının da zorlu geçeceğinin habercisidir.
İklim riskini yönetemeyen, kronik sorunlarını çözemeyen bir tarım politikasında yalnızca ürün kaybı yaşanmaz.
Rekabet gücü azalır, ihracat zayıflar, ithalata mahkumiyet artar ve sosyal denge zarar görür. Tarım, günü kurtaran hamlelerle değil, suyu, toprağı, üreticiyi ve riski birlikte gözeten bir anlayışla ayakta kalır.
Toprak, hala üretmek istiyor.
Çiftçi, çalışmak istiyor.
Mesele, bu isteğin karşılığının verilip verilmeyeceğidir.
- Türkiye'de üniversite diploması ve işsizlik / 22.01.2026
- Yurt dışına giden konut yatırımı 100 milyar Türk Lirası / 21.01.2026
- Susuzluk kader mi, yoksa tercih mi? / 20.01.2026
- Eshab-ı Kehf / 19.01.2026
- Miraç Kandili ve Miraçlama / 18.01.2026
- Metrobüsten tramvaya dönüş / 17.01.2026
- Yüzde 10 / 16.01.2026
- Gebze’de Geleceği Savunmak / 15.01.2026
- Yenilenebilir enerji / 13.01.2026

























































