logo
17 ŞUBAT 2026


Hz. Abdülkadir Geylânî

24.12.2025 00:00:00
Asırlar öncesinden gelen bir nur… Allah aşkıyla dolmuş bir gönül…

Ve o gönlün adı: Gavsü'l Âzam, Seyyid Abdülkadir Geylânî Hazretleri.

1077 yılında İran'ın Geylan beldesinde, nurlu ve mübarek bir ailenin evinde dünyaya gelen bu büyük zat; hem anne hem baba tarafından Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a)'in pak soyuna mensuptu. Hz. Musa Kâzım'ın torunu, Resûlullah'ın kanından gelen bir yıldızdı. Daha beşikteyken dahi hâliyle, tavrıyla, hatta susuşuyla bile işaretler taşıyan bir kaderin sahibiydi.

Annesinin rivayet ettiği keramet, onun daha bebekken nasıl bir ilahî murakabe altında yetiştiğini göstermektedir. Ramazan-ı Şerif geldiğinde gündüz vakti annesinin sütünü emmez, komşular Ramazan'ın girip girmediğini küçük Abdülkadir'in bu hâlinden anlardı. Emiyorsa Ramazan değildir, emmiyorsa Ramazan'dır. Henüz bebekken oruç hâlini yaşayan bir ruh…

Bağdat'a gelişi ise başlı başına bir hikmettir. Dönemin uleması ve evliyası, manevî keşif ile "aramıza bir delikanlı geliyor" diye hissetmişti. Onu denemek, aynı zamanda "burada sana ihtiyaç yok" demek için bir tas süt gönderirler. Tasavvufta süt, feyzi ve manevî muhabbeti temsil eder. Yani demek isterler ki: "Bağdat bir tastır, evliyanın feyziyle doludur." Abdülkadir Geylânî Hazretleri ise besmele çekip elini uzatır, bir gül alır. Rivayete göre bu gül cennettendir. Gülü sütün üzerine koyar ve şöyle buyurur:

"Ben de buranın gülüyüm."

O an anlarlar ki, bu zat sıradan biri değildir; kabul edilmesi gereken bir ilahî tecellidir...

Kürsüye geçtiğinde sözleri yalnız kulaklara değil, doğrudan kalplere işlerdi. Binlerce insan onun sohbetlerine koşar, Bağdat sokakları Allah aşkıyla yankılanırdı. Öyle bir hitap kudreti vardı ki, yanında oturanla yüz metre ötede duran aynı berraklıkta sesi işitirdi. Sanki bugünün mikrofon ve hoparlör sistemi onda ilahî bir lütuf olarak tecelli etmişti.

Oğlu Abdülvehhâb'ın anlattığına göre, bu mübarek zat ömrünü ilme, irfana ve insanlığa hizmetle geçirdi. Kırk yıl boyunca hiç aksatmadan vaaz ve sohbetler yaptı. Haftanın belirli günlerinde âlimler, salihler ve halk etrafında toplanır; gönüller onun sözleriyle yumuşardı. Medresesinde otuz üç yıl ders verdi; tefsir, hadis, usûl, nahiv, kıraat dâhil on üç farklı ilim dalında talebe yetiştirdi.

Dört yüz kişi sohbetlerini yazmakla meşgul olurdu. Kalabalık o denli artardı ki, kimi zaman insanlar birbirlerinin sırtında not tutardı. Altı yüz elli talebesinin her biriyle bizzat ilgilenir; kalemi olmayan talebeye kendi kalemini verir, soru soranı asla azarlamazdı. Sabırla dinler, şefkatle cevap verirdi.

Kapısı hiç kapanmazdı. Fakirler, misafirler, garipler eksik olmazdı. Hizmetçisi kapıda yüksek sesle, "Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatacak yer isteyen yok mu?" diye çağırırdı. Hediye gelirse dağıtır, kendisine gelen her nimeti başkalarıyla paylaşırdı. Lütuf ve keremde eşsiz, affedicilikte engin, ahde vefada sarsılmazdı.

Allâme İbn-i Neccâr Cübbâî, onun şu sözünü nakleder:

"Bütün amelleri inceledim; yemek yedirmek ve güzel ahlâktan daha üstün bir şey bulamadım. Bütün dünya bana verilse, hiçbir fakir bırakmam, hepsini doyururum. Şu anda bana bin altın verilse, bir gece bile bekletmeden tasadduk ederim."

Cuma günleri camiye gidişi bir bereket yürüyüşüne dönüşürdü. Halk sokaklara dökülür, onu görmek, duasına mazhar olmak isterdi. Çünkü onun duası Bağdat'tan yükselir, Balkan köylerine, Afrika çöllerine, Anadolu dergâhlarına kadar ulaşırdı. Onun nefesi coğrafyaları değil, kalpleri fethetmişti.

İmam Hasan el-Askerî, seccadesini emanet ederek Gavsü'l Âzam'a ulaştırılmasını vasiyet etmiş; bu emanetin nesiller boyunca korunup, hicrî beşinci asrın ortalarında zuhur edecek olan Seyyid Abdülkadir Geylânî'ye teslim edilmesini istemiştir. Bu, manevî bağın zamanlar üstü bir delilidir.

Hazreti Abdülkadir Geylânî, kıyamete kadar manevî tasarrufu devam edecek olan ulu bir velidir. Bir beytinde şöyle buyurur:

"Bütün evliyanın kendine mahsus tasarrufu vardır; bu tasarruf hayatlarıyla sınırlıdır. Bizim tasarrufumuz ise kıyamete kadar bâkîdir."

Bu sözün nasıl bu kadar kesin olabildiği sorulduğunda ise şu cevabı verir:

"Cenâb-ı Hakk bunu bana vaat eylemiştir. Allah vaadinden dönmez. Benimle beraber olanları cehennem ateşi yakmaz."

O, sûfiyye meşrebinin piri, reisi ve merkeziydi. On iki tarikatın nuru onda cem olmuştur. Manevî irşada erişen herkes, mutlaka onun ruhaniyetinden nasiplenmiştir. Bütün pirler ve mürşitler bu hakikati kabul etmiştir. Bu, maneviyatta değişmez bir kanundur.

Yaşadığı dönem; ilmin saptırıldığı, siyasetin yozlaştığı bir devirdi. O hem siyasi iradeyi terbiye etmiş, hem ulemayı hizaya getirmiştir. Bugünkü anlamda büyük bir terbiye ekolünün, bir manevî üniversitenin temsilcisi olmuştur. Nice eşkıyayı yola getirmiş, nice gönlü ihya etmiştir.

Neticede Abdülkadir Geylânî Hazretleri, bir şahsiyetten öte; Allah'ın kudret ve azametinin bir aynasıdır. Cenâb-ı Hakk, onun şahsında kudretini, rahmetini ve irşadını göstermiştir. Asırlar geçse de, adı anıldıkça kalpler titrer; çünkü o, zamana değil, hakikate aittir.
 
Adem Birinci / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.