Ortadoğu'da krizler genellikle "niyetler" üzerinden tartışılır; oysa sonuçları belirleyen şey çoğu zaman niyetler değil, hesap hatalarıdır. İran meselesi de bu çerçevede ele alınmalıdır. Çünkü tartışma, İran'daki siyasi yapının nasıl olduğu kadar, bu yapıya müdahale edildiğinde neyin kontrol edilebileceği ve neyin edilemeyeceğiyle ilgilidir.
Bugün İran üzerine konuşurken sıkça iki uç senaryo dile getirilir. Birincisi, İran'ın yapısal olarak zayıflatılması ya da parçalanması. İkincisi ise mevcut düzenin davranışsal olarak dönüştürülmesi ve daha "uyumlu" hale getirilmesi. Her iki yaklaşım da teoride rasyonel gerekçelere dayandırılır. Ancak pratikte asıl soru şudur: Ortaya çıkacak sonuçlar gerçekten yönetilebilir mi?
Ortadoğu'nun yakın geçmişi, bu soruya temkinli yaklaşılması gerektiğini defalarca göstermiştir.
Irak örneği burada kaçınılmazdır; çünkü mesele yalnızca Irak'ın yaşadıkları değil, bu sürecin nasıl başladığı ve nasıl kontrolden çıktığıdır. Irak'ta yapılan temel varsayım şuydu: Rejim değişirse, devlet yeniden şekillendirilebilir. Güç boşluğu kısa sürede doldurulur. Toplumsal denge, dış müdahaleyle yeniden kurulabilir.
Bu varsayımların hiçbiri sahada beklendiği gibi işlemedi.
Rejim devrildi; ancak devletin kurumsal omurgası da beraberinde çözüldü. Güvenlik aygıtları dağıldı, idari yapı felç oldu, toplumsal gruplar arasındaki kırılgan denge hızla bozuldu. Bu noktadan sonra süreci yöneten şey planlar değil, reaksiyonlar oldu. Her yeni adım, bir önceki krizi telafi etmek için atıldı ve her adım yeni bir sorunu beraberinde getirdi.
Irak'ta yaşanan tam olarak budur: Kontrol edileceği düşünülen bir süreç, kısa sürede kontrol edilemeyen bir coğrafyaya dönüştü.
İran tartışmasında asıl tehlike de burada yatmaktadır. İran, Irak'tan daha büyük, daha karmaşık ve daha derin bağlara sahip bir ülkedir. Nüfus yapısı, coğrafi konumu ve bölgesel etkisi dikkate alındığında, İran'da yaşanacak yapısal bir çözülmenin etkileri sınırlı kalmaz. Bu etki, zincirleme biçimde çevre ülkelere yayılır.
Burada "bölünme" fikri özellikle sorunludur. Çünkü bölünme, kontrollü bir süreç değildir. Bir ülkenin parçalanması, masada çizilen sınırlar doğrultusunda ilerlemez. Sahada belirleyici olan; silahlı kapasite, örgütlenme becerisi ve dış bağlantılardır. Bu da genellikle en radikal ve en sert aktörlerin avantajına olur.
Irak'ta, Suriye'de ve Libya'da görülen tablo benzerdir: Devlet zayıfladığında ortaya çıkan boşluk, reformist ya da uzlaştırıcı aktörler tarafından değil; silahlı ve kutuplaştırıcı yapılar tarafından doldurulur. Bu bir ideolojik tercih değil, sahadaki güç dengesinin doğal sonucudur.
Bu nedenle İran'ın tamamen dağılması fikri, pratikte "sorunu çözmek" anlamına gelmez; aksine, daha büyük ve daha kalıcı bir belirsizlik üretir. Bu belirsizlik, yalnızca İran'ı değil, İran'la doğrudan ya da dolaylı ilişkisi olan tüm coğrafyaları etkiler.
Bu noktada devreye "kontrol yanılsaması" girer.
Uluslararası ilişkilerde sıkça yapılan hata şudur: Bir sürecin başlatılabildiği varsayımından hareketle, o sürecin yönetilebileceği düşünülür. Oysa Ortadoğu örnekleri, başlatılan süreçlerin çoğu zaman kendi dinamiklerini ürettiğini ve bu dinamiklerin dış aktörlerin hesaplarını boşa çıkardığını göstermektedir.
İran söz konusu olduğunda da benzer bir risk vardır. İran'ın davranışlarını sınırlamak ile İran'ın devlet kapasitesini zayıflatmak arasındaki çizgi son derece incedir. Bu çizgi aşıldığında, geri dönüşü olmayan bir sürece girilir. Ve bu noktadan sonra mesele artık "İran nasıl olsun?" sorusu değil, "Ortaya çıkan tabloyla nasıl yaşanacak?" sorusudur.
Hukuki ve ahlaki tartışmalar da bu bağlamda anlam kazanır. Uluslararası hukuk, dış müdahaleye dair son derece sınırlı bir alan tanır. Çünkü hukukun arkasında yatan esas motivasyon, devletlerin keyfi biçimde çökmeye sürüklenmesinin önüne geçmektir.
Ahlaki argümanlar ise çoğu zaman sonuçlarla sınanır. Müdahalelerin gerekçeleri ne kadar yüksek sesle dile getirilirse getirilsin, ortaya çıkan tablo toplumlar için daha güvenli, daha öngörülebilir ve daha yaşanabilir değilse, bu argümanların ikna gücü zayıflar.
Irak'ta yaşananlar bu açıdan öğreticidir. Rejim değişti, fakat toplumsal güven duygusu yeniden inşa edilemedi. Devlet ayakta kalmadığı için hukuk da kalıcı olamadı. Ortaya çıkan düzen ne eskiyi ne de vaat edileni temsil etti; yeni ama kırılgan bir belirsizlik üretti.
İran tartışması da bu tecrübeden bağımsız ele alınamaz. Çünkü burada asıl risk, kötü bir düzenin devam etmesi değil; daha kötü ve daha kontrolsüz bir düzenin ortaya çıkmasıdır. Bu ayrım genellikle göz ardı edilir.
Sonuç olarak İran meselesi, "müdahale edilsin mi edilmesin mi" gibi basit bir ikilem değildir. Asıl mesele, müdahalenin neyi tetikleyeceği ve bu tetiklenen sürecin durdurulup durdurulamayacağıdır. Ortadoğu'nun son yirmi yılı, bu tür süreçlerin çoğu zaman öngörüldüğünden çok daha hızlı ve çok daha yıkıcı biçimde ilerlediğini göstermiştir.
İran üzerine yapılan her tartışma, bu gerçeklik üzerinden yapılmadığı sürece eksik kalacaktır. Çünkü bu coğrafyada asıl tehlike, kötü niyet değil; yanlış hesaplamadır. Ve yanlış hesapların bedelini, hiçbir zaman hesap yapanlar değil, coğrafyanın kendisi öder.
- Trump İran'da kimi arıyor, kimi bulmaya çabalıyor / 20.01.2026
- AB–MERCOSUR Anlaşması: Avrupa açılırken Türkiye nerede kalıyor? / 19.01.2026
- Herkes İran'ı konuşurken, Libya'dan Mavi Vatan'a giden yola dikkat / 17.01.2026
- İran meselesi: Hesap hataları, kontrol yanılsaması ve dağılan coğrafyalar / 16.01.2026
- Grönland kıvılcımı: NATO'nun dengesini sarsıyor / 15.01.2026
- Trump ve Merkez Bankası arasındaki yüksek gerilim / 14.01.2026
- İran yanarken Türkiye'nin sınır güvenliği ve bölgesel riskler / 13.01.2026
- İran'da değişim arayışı: Koruma refleksi, semboller ve zorlaşan dengeler / 11.01.2026
- Gerilimin kalıcı olduğu dönem başladı mı? / 10.01.2026






























































































