logo
23 AĞUSTOS 2026

Devletin terk ettiği akıl: Köylüyü ürününün efendisi yapmak

23.08.2026 00:00:00
 

(Dünden: Türk köylüsünün temel çıkmazını —girdiyi dünya fiyatından alıp ürününü kendi belirleyemediği bir fiyata satmaya mahkûm oluşunu— ortaya koymuş; teşhisi tarafsız bir soruya indirip dört ayrı yapay zekâya sormuştum. Dördü de aynı kapıya çıkmıştı: kooperatif, örgütlülük, fiyat kesinliği. Demek ki mesele bilmemek değil, yapmamaktı.)

Ama ben dört yapay zekânın ortak cevabına bakınca bir kör noktayı da gördüğümü söylemeliyim: Hepsi "köylü örgütlensin" dedi. Doğru bir cevap. Ancak örgütlenmek başlı başına en zor iştir. Şimdi bir köylü düşünün: eğitimi eksik, sermayesi yok, o sene ne ekeceğini bilmiyor, hangi ürünün hangi fiyata gideceğini bilmiyor, doların değerinin ne olacağını bilmiyor, iklimi bilmiyor, malını nasıl pazarlayacağını bilmiyor. Şimdi biz, bu adama "sen örgütlen, sen kooperatif kur, sen depola, sen pazarlık et, sen ihraç et" diyoruz. Denizde boğulan adama "kendine bir sal yap" demek gibi bir şey... Kooperatif bir sonuçtur; onu doğuracak iradenin, sermayenin, bilginin ve organizasyonun bir yerden gelmesi gerekir. Bu yükü, zincirin en yorgun, en yalnız, en donanımsız halkasının sırtına yıkmak çözüm değil, sorumluluğu terk etmektir bence.

O halde soruyu ve tespiti değiştirelim. Soru "köylü örgütlensin mi?" değil, "bu örgütü kim kuracak?" Cevap açık: gıda gibi bir ülkenin en stratejik meselesinde bu işi ancak devlet yapabilir.

Ve işin en can alıcı yanı şu: devlet bunu bir zamanlar zaten yapıyordu. Cumhuriyet'in kurduğu yapılar aslında köylünün örgütlenme sorununu devletin sırtlanıyordu. Süt para etmediğinde Süt Endüstrisi Kurumu devreye girer, piyasadan toplar, köylüyü tüccara mahkûm etmezdi. Et ve Balık Kurumu, hayvanın değerinin altında satılmasını engellerdi. Toprak Mahsulleri Ofisi, açıkladığı taban fiyatla üreticinin elini güçlendirirdi. Yem Sanayi, şeker fabrikaları… Bunlar piyasayı düzenleyen, üreticiyi de tüketiciyi de koruyan sigortalardı.

Sonra ne oldu? Kapitalist-liberal düzen, "piyasalar özgür olmalı" sloganıyla bu aklı devletin elinden aldı. Dünyadaki uygulamaların tersine, Türkiye özelleştirmeye tarımla başladı: 1995–97 arasında Et-Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu ve Yem Sanayi haraç mezat satıldı, hayvancılığı besleyen ana damarlar tek tek kesildi. Üstelik bu tesislerin çoğu işletilmek için bile satılmadı; kimi süt ve et kombinasının yerine alışveriş merkezi yapıldı. Devlet çekildi, köylü serbest piyasanın insafına terk edildi ve o "özgür" piyasada, milyonlarca yalnız köylü, birkaç güçlü tüccarın ve ithalatçının karşısında ezildi. Kendine yeten ülke, ithalatçı ülkeye dönüştü.

Peki neden devlet? Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Model'inde tarım meselesini basitçe, yalnızca "çiftçiye destek verelim" seviyesinde ele almamıştı. Sorunun tam merkezine, bizim bugün tarif ettiğimiz o güçsüzlüğü koymuştu: çiftçinin fiyatı belirleme gücü yoksa, üretici gerçek anlamda üretimin sahibi değildir.

Milli Ekonomi Model'inin tarım politikasında ürün fiyatlarının üreticilerin oluşturduğu kooperatifler üzerinden çiftçiler tarafından belirlenmesi öngörülüyordu. Devlet ise bunun yanında destekleme mekanizmasını ve pazar garantisini sağlayacaktı. Böylece çiftçi hem piyasa fiyatından hem de devlet desteğinden yararlanacaktı.

Çünkü burada devletin görevi köylünün yerine fiyat dikte etmek değildir. Devletin görevi, köylünün fiyat belirleyebilecek güce ulaşmasını sağlamaktır.

Prof. Dr. Haydar Baş'ın modelinde bunun yanında üreticinin yetiştirdiği ürünün yüzde 50'sine en az altı ay önceden avans verilmesi, yerli üreticinin ithalata karşı korunması, ürünlere pazar garantisi verilmesi ve tarıma bağlı sanayinin desteklenmesi gibi tamamlayıcı mekanizmalar da vardır.

Yani mesele yalnızca "çiftçiye para verelim" değildir. Mesele, çiftçiyi üretimin başından satışın sonuna kadar güç sahibi bir ekonomik aktör haline getirmektir.

Bugün bizim "köylü neden fiyatını söyleyemiyor?" diye sorduğumuz sorunun cevabı, aslında burada yatıyor. Çünkü çiftçinin kooperatifi yoksa ölçeği yoktur. Deposu yoksa bekleme gücü yoktur. İşleme tesisi yoksa ürününü farklılaştırma gücü yoktur. Finansmanı yoksa hasat zamanı "satmak zorundayım" baskısından kurtulamaz. Ve bütün bunlar yoksa, fiyatı da başkası söyler.

Dolayısıyla Prof. Dr. Haydar Baş'ın yaklaşımı bizim burada vardığımız sonucu bir adım daha ileri götürüyor: Devlet sadece ürün almayacak; üreticinin pazarlık gücünü de kuracak.

Bu, makalenin başındaki köylü ile sonundaki köylü arasındaki farktır. Başlangıçta tüccarın karşısında tek başına duran köylü vardır. Sonunda ise örgütlenmiş, depolayabilen, işleyebilen ve fiyatını belirleyebilen üretici vardır.

BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş, 2021'de Trabzon'daki konuşmasında fındık üzerinden tam da bu problemi anlatırken, devletin tavan fiyat açıklamayacağını devletin taban fiyatı açıklaması gerektiği gerçeğiyle ne demişti: "Bizim iktidarımızda taban fiyat olacak. Bu fiyattan aşağıya satamayacaksın." Bu cümle, makalenin başından beri anlattığımız sorunun tam karşılığıdır. Devletin açıkladığı fiyat, üretici açısından bir taban fiyat değil, fiilen bir tavan fiyat haline geliyorsa, ortada üreticiyi koruyan bir sistem yoktur.

İşte bu yüzden "fiyat garantisi" ile "fiyat belirleme gücü" birbirinden ayrılmalıdır.

Birincisi devletin görevidir. İkincisi ise üreticinin örgütlenmesiyle mümkündür. Ve devletin görevi, ikincisini kurabilecek şartları hazırlamaktır.

Burada bir soruya da cevap vererek tezimizi daha da sağlamlaştıralım. Daha önce birkaç yerde konuyu anlatırken her sektörün üreticisinin satış fiyatını belirlediği bir dünyada niye çiftçi ürününün fiyatını kendi belirleyemiyor dediğimde, örnek üzerinde konuştuğumuz mesela bir ayakkabı üreticisi olsun deyince şöyle bir itiraz gelmişti.  Ayakkabıcı da fiyatını "söyler" ama garanti satamaz; koyduğu fiyatı en sonunda piyasa onaylar. Köylünün fiyatı koyup devlette alım garantisi verirse kolaydan zenginleşme olur denmişti.  Ama aslında ölçek belirlendiğinde problem ortadan kalkacaktır. Devlet bir önceki yıl — Planlama Teşkilatı ve Tarım Bakanlığı eliyle — ülkenin gelecek yıl tüketeceği temel gıda maddelerinin miktarını, o stratejik hacmi hesaplar. Bu miktar için üretim sezonu başlamadan önce bir destekleme ve alım garantisi tabanı ilan eder. Bu taban, gerçek üretim maliyetini ve üreticinin yaşayabilir bir kârını karşılamalıdır. Ve hasat zamanında ürünün her çiftçinin Çiftçi Kayıt Sistemi'ndeki ekili alanı oranında bir kota ile almayı garanti eder. Böylece köylünün temel geliri güvenceye alınır. Bu garanti sınırsız değildir; ülkenin nasılsa tüketeceği miktarla sınırlıdır — dolayısıyla hazineye aşırı yük getirecek açık uçlu bir meblağ değil, devletin zaten ihtiyaç duyduğu malın meblağı kadardır. Bu tek hamle üç sorunu birden çözer. Köylünün geliri güvenceye alınır. Devlet o stratejik miktarı stokladığı için gıda güvenliği sağlanır. Ve devlet, elindeki stokla piyasaya mal vererek tüketici fiyatını da dengeler. Aynı araç: hem köylüyü, hem milleti, hem sofrayı korur. Kotanın üzerindeki fazla ürün ise devletin kurup güçlendirdiği kooperatiflerin becerisine, piyasaya ve ihracata kalır. Böylece köylü hem geçimini garantiye alan bir tabana, hem de örgütlü gücüyle fiyat koyabildiği bir üst kata kavuşur. Artık tüccar, köylünün can damarını sıkamaz; çünkü tüccarın gücü, köylünün "satmazsam batarım" çaresizliğinden geliyordu ve o çaresizlik ortadan kalkmıştır.

Bu modelin çalışması için üç şart vardır. Bir: kota adil ve ekimden önce ilan edilmiş olmalı, ki keyfîlik olmasın. İki — ve en önemlisi — garanti fiyat gerçekten maliyeti artı yaşayabilir bir kârı karşılamalı; bugünkü gibi maliyet 16–19 lirayken 16,50 verilirse, "garanti" edilen şey zarardır. Üç: bu model buğday, arpa, mısır, mercimek, nohut, ayçiçeği, şeker gibi depolanabilir stratejik ürünlerde dört dörtlük işler; süt, domates, meyve gibi çabuk bozulanlarda ise devreye kooperatif ve devlet destekli işleme (salça, süt tozu, peynir) tesisleri girmeli, ki bozulacak ürün stratejik stoğa dönüşebilsin.

Nitekim bu akıl bugün havada kalan bir temenni değil, satır satır yazılmış bir program olarak ortada duruyor. Bağımsız Türkiye Partisi'nin yıllardır çiftçiyle paylaştığı tarım reformu, tam da bu yazıda adım adım vardığımız yeri madde madde tarif ediyor: ürün fiyatları, üretici kooperatifleri üzerinden bizzat çiftçiler tarafından belirlenecek; üretici hem devlet desteğini hem iç piyasa fiyatını birlikte alacak; devlet ürüne pazar garantisi verecek; ithal ürünler karşısında yerli üreticinin korunması devlet güvencesine bağlanacak. Dahası, üreticinin daha ekim öncesinde nefes almasını sağlayacak o finansman da pakette yerini almış: devlet, üreticinin yetiştireceği ürünün yüzde ellisine en az altı ay öncesinden avans verecek. Yaşlılıkta emeklilik, iklim karşısında afet sigortası —köylünün en yalnız kaldığı iki nokta— da güvenceye alınacak.

BTP lideri Hüseyin Baş iki gün önce attığı bir tweet'te bu paketi özetlerken meselenin nereye çıktığını tek cümlede söylemişti: amaç, Türkiye'yi yeniden "kendi kendine yeten yedi tarım ülkesinden biri hâline getirmektir. Görüldüğü gibi ortada ne bir hayal var, ne de kimsenin bilmediği bir sır. Fiyatını üreticinin belirlediği, riskini devletin paylaştığı, üretimi önden finanse edilen bir düzen; yıllardır yazılmış, anlatılmış, çiftçinin önüne konmuş bir programdır. Eksik olan tek şey, onu hayata geçirecek iradedir.

Sonuç bellidir. Eğer gıda bir ülke için en stratejik meta ise, devletin bütün dikkatini, bütün organizasyon becerisini göstermesi gereken yer burasıdır. Çünkü mesele aslında tek bir fındık, tek bir buğday ya da tek bir domates değildir. Mesele, köylünün toprağını bir sonraki sene daha şevkle ve istekle ekmesini sağlayacak sistemdir.

Ona kooperatifini kuracak sermayeyi, ürününü bekletecek depoyu, işleyecek fabrikayı, pazarlayacak organizasyonu ve üretime başlamadan önce nefes almasını sağlayacak finansmanı vermek gerekir. İşte devletin terk ettiği akıl budur: Milli Ekonomi Model'inin tarım politikası…

Bunu yapmayan bir ülke, önce köylüsünü, sonra tarlasını, en sonunda da ekmeğini kaybeder. Ve ekmeğini dışarıdan alan bir ülke, egemenliğinin en temel parçasını çoktan teslim etmiş demektir.

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.