Milli devlet ve kadın
Toplum hayatını düzenleyen kuralların içinde kadın ile ilgili olanlar, belirli dönemler hariç, her devirde münakaşa konusudur
06.08.2026 00:29:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





İnsanoğlunu dünyaya getirme gibi mucizevi bir olayın kahramanı olan kadın, sadece insan neslinin devamındaki bu hayati vazifesi nedeniyle bile sonsuz hürmete ve hizmete layık iken; tarih boyunca birçok toplumlarda hep ezilmeye mahkum edilmiştir.
Toplum hayatını düzenleyen kuralların içinde kadın ile ilgili olanlar, belirli dönemler hariç, her devirde münakaşa konusudur.
Bu tartışmalar özellikle Batı kaynaklı olup, kadının ruhu olup olmadığı noktasına kadar gitmektedir. Böylece kadın, ilk çağdan beri, hakkında en çok konuşulan ve fakat hakkı da en fazla yenen insan olmuştur.

"Tahrif edilmiş İseviliğe göre; Hz. Adem'in cennetten çıkarılışına sebep olarak eşi Hz. Havva gösterilmiş ve bütün kadınların bu günahın yükünü taşıdıklarına, bunun mirasçısı olduklarına inanılmıştı.
Eski İran'da yaygın olan Mazdek felsefesine göre kadın, havanın, suyun ve ateşin ortak kullanılması gibi ortak kullanılabilirdi. Budizm'in kurucusu olan Buda ise, yaşadığı sürece kadınları dinine kabul etmemişti.
İnsanların bazılarının doğuştan ezilmeye mahkum olduğunu kabul eden anlayışlar, kadına da layık olduğu yeri vermemişlerdir.
İlk ve Ortaçağ Avrupa'sında, kadınların ruhu olup olmadığı konusunda tartışmalar dahi yapılmıştı."

Bu anlayış ve algılayışlar neticesinde Avrupa'da kadın, ilk çağlardan beri horlanmıştır.
Kadını köle kabul eden anlayış, tarihte ilk olarak antik Grek kentlerinde ortaya çıktı. Hatta Grek kentlerinde fahişelik bir sanayi haline gelmiş, eşcinsellik yayılmıştı.
Hakim anlayışa göre evlilikte saygı ve sevgi değil, erkeğin isteklerinin yerine gelmesi esastı. Mutlak erkek egemenliği bağlamında Batı'nın fikir mimarlarından Aristo, "Erkek yaradılıştan üstündür. Kadın ondan aşağıdır. Erkek haklı olarak buyurur. Kadın ise boyun eğer. Bu kaçınılmaz bir yasadır" demektedir.
Atina demokrasileri ise kadını kölelerle bir tutar. Bir baba kızını istediği adama satardı. Kadın erkeğin kendisi için verdiği kurallara uymak zorunda idi. Erkek karısını değiştirmek veya başkasına vermek hakkına sahipti.

Roma dönemine gelindiğinde ise kadınların durumunda bir farklılık göremiyoruz. Roma İmparatorluğu köleciliğe ve şiddete dayanıyordu. Roma hukukunda kadın, kölelerin bile altında idi. Çocukları üzerinde velayet hakkı yoktu. Evlat edinemezdi. Çocuklarının geleceğine karar veremezdi. Soy zincirinde yer almazdı.
Baba dilerse çocuğu satar, annesine bir şey sormazdı. Satılan çocuk, bir şekilde bağımsız kalırsa, yine babanın malı olurdu. Eğer baba, çocuğu üç kez satar ve çocuk yine özgür kalırsa, ancak o zaman hür kalabilir, dilerse annesinin yanına gidebilirdi.
Aynı dönemlerde Türk geleneğinin kadına müstesna bir yer verdiğini görüyoruz. Eski Türklerde kadın, gelin gittiği evin hak sahibi bir üyesi olurdu. Kocası ölürse, çocuklarının ve mallarının velayeti ona kalırdı.

İtalyan seyyah Marco Polo, Türk kadınlarının dünyanın en temiz ve en ahlaklı kadınları olduğunu söyler.
Eski Türklerde toplumu ilgilendiren siyasi konularda hakan kadar hatunun da yetki ve sorumluluğu vardı. Herhangi bir buyruğun uygulanması için hakanın yansıra hatunun da imzası olmalıydı.
Eski Türklerde kadına tanınan bu üstünlükler, Selçuklu ve Osmanlı zamanında da değişik şekillerde devam etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğunda Valide sultanlık müessesesi, padişahtan sonra devlet protokolünde ikinci büyük makamdır. Hatta Sultan 4. Mehmet'in annesinin kendi adına yazılmış ve devlet kararname ve yazışmalarında kullandığı bir mührü bile mevcuttu.
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk 1923 yılında "şuna inanmak lazım ki dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadın eseridir." diyerek kadının toplum içerisindeki önemini ve kıymetini ortaya koymuştur.

Atatürk, 3 Nisan 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını, 5 Aralık 1934 yılında ise milletvekilliği seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını Türk kadınlarına verirken, çalışma ortamı ile ilgili kadınları koruyan bir çok düzenlemeyi devreye koyarken halen birçok Batı ülkesinde kadının siyasi hakkı bulunmuyordu." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Toplum hayatını düzenleyen kuralların içinde kadın ile ilgili olanlar, belirli dönemler hariç, her devirde münakaşa konusudur.
Bu tartışmalar özellikle Batı kaynaklı olup, kadının ruhu olup olmadığı noktasına kadar gitmektedir. Böylece kadın, ilk çağdan beri, hakkında en çok konuşulan ve fakat hakkı da en fazla yenen insan olmuştur.

"Tahrif edilmiş İseviliğe göre; Hz. Adem'in cennetten çıkarılışına sebep olarak eşi Hz. Havva gösterilmiş ve bütün kadınların bu günahın yükünü taşıdıklarına, bunun mirasçısı olduklarına inanılmıştı.
Eski İran'da yaygın olan Mazdek felsefesine göre kadın, havanın, suyun ve ateşin ortak kullanılması gibi ortak kullanılabilirdi. Budizm'in kurucusu olan Buda ise, yaşadığı sürece kadınları dinine kabul etmemişti.
İnsanların bazılarının doğuştan ezilmeye mahkum olduğunu kabul eden anlayışlar, kadına da layık olduğu yeri vermemişlerdir.
İlk ve Ortaçağ Avrupa'sında, kadınların ruhu olup olmadığı konusunda tartışmalar dahi yapılmıştı."

Bu anlayış ve algılayışlar neticesinde Avrupa'da kadın, ilk çağlardan beri horlanmıştır.
Kadını köle kabul eden anlayış, tarihte ilk olarak antik Grek kentlerinde ortaya çıktı. Hatta Grek kentlerinde fahişelik bir sanayi haline gelmiş, eşcinsellik yayılmıştı.
Hakim anlayışa göre evlilikte saygı ve sevgi değil, erkeğin isteklerinin yerine gelmesi esastı. Mutlak erkek egemenliği bağlamında Batı'nın fikir mimarlarından Aristo, "Erkek yaradılıştan üstündür. Kadın ondan aşağıdır. Erkek haklı olarak buyurur. Kadın ise boyun eğer. Bu kaçınılmaz bir yasadır" demektedir.
Atina demokrasileri ise kadını kölelerle bir tutar. Bir baba kızını istediği adama satardı. Kadın erkeğin kendisi için verdiği kurallara uymak zorunda idi. Erkek karısını değiştirmek veya başkasına vermek hakkına sahipti.

Roma dönemine gelindiğinde ise kadınların durumunda bir farklılık göremiyoruz. Roma İmparatorluğu köleciliğe ve şiddete dayanıyordu. Roma hukukunda kadın, kölelerin bile altında idi. Çocukları üzerinde velayet hakkı yoktu. Evlat edinemezdi. Çocuklarının geleceğine karar veremezdi. Soy zincirinde yer almazdı.
Baba dilerse çocuğu satar, annesine bir şey sormazdı. Satılan çocuk, bir şekilde bağımsız kalırsa, yine babanın malı olurdu. Eğer baba, çocuğu üç kez satar ve çocuk yine özgür kalırsa, ancak o zaman hür kalabilir, dilerse annesinin yanına gidebilirdi.
Aynı dönemlerde Türk geleneğinin kadına müstesna bir yer verdiğini görüyoruz. Eski Türklerde kadın, gelin gittiği evin hak sahibi bir üyesi olurdu. Kocası ölürse, çocuklarının ve mallarının velayeti ona kalırdı.

İtalyan seyyah Marco Polo, Türk kadınlarının dünyanın en temiz ve en ahlaklı kadınları olduğunu söyler.
Eski Türklerde toplumu ilgilendiren siyasi konularda hakan kadar hatunun da yetki ve sorumluluğu vardı. Herhangi bir buyruğun uygulanması için hakanın yansıra hatunun da imzası olmalıydı.
Eski Türklerde kadına tanınan bu üstünlükler, Selçuklu ve Osmanlı zamanında da değişik şekillerde devam etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğunda Valide sultanlık müessesesi, padişahtan sonra devlet protokolünde ikinci büyük makamdır. Hatta Sultan 4. Mehmet'in annesinin kendi adına yazılmış ve devlet kararname ve yazışmalarında kullandığı bir mührü bile mevcuttu.
Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk 1923 yılında "şuna inanmak lazım ki dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadın eseridir." diyerek kadının toplum içerisindeki önemini ve kıymetini ortaya koymuştur.

Atatürk, 3 Nisan 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını, 5 Aralık 1934 yılında ise milletvekilliği seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını Türk kadınlarına verirken, çalışma ortamı ile ilgili kadınları koruyan bir çok düzenlemeyi devreye koyarken halen birçok Batı ülkesinde kadının siyasi hakkı bulunmuyordu." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)




































































































