Ortadoğu neden bir türlü sakinleşmiyor? Neden her "normalleşme" beklentisi, kısa süre sonra yeni bir krizle gölgeleniyor? Bunun cevabı aslında karmaşık değil. Bölgedeki sorunlar çözülmüyor, sadece öteleniyor. Bu yüzden Ortadoğu, dışarıdan bakıldığında bazen sakinleşmiş gibi görünen ama içinde sürekli gerginlik biriktiren "kaynamayan bir kazana benziyor." Kazan taşmıyor olabilir, fakat altındaki ateş hiçbir zaman sönmüyor.
Son dönemde İran'daki gösterilerle ilgili yapılan sert açıklamalar ve Yemen üzerinden Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Suudi Arabistan arasında belirginleşen görüş ayrılıkları, bu benzetmenin ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Bölge, yalnızca kendi iç dinamikleriyle değil, aynı zamanda dışarıdan yapılan sert açıklamalarla ve güç gösterileriyle daha da kırılgan bir hale geliyor.
İran meselesi bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri. İran uzun süredir ağır ekonomik yaptırımlar, yüksek enflasyon ve işsizlik gibi yapısal sorunlarla mücadele ediyor. Günlük hayat giderek pahalılaşıyor, özellikle genç nüfus için gelecek gittikçe daha çok belirsizleşiyor. Zaman zaman sokaklara yansıyan protestolar da bu birikmiş rahatsızlığın doğal bir sonucu. Aslında bu tür toplumsal tepkiler, dünyanın birçok ülkesinde karşılaşılan sıradan durumlar. Ancak İran söz konusu olduğunda, hiçbir gelişme sadece "iç mesele" olarak kalmıyor.
Bunun temel nedeni İran'ın bölgesel ağırlığı. İran, Ortadoğu'daki siyasi, mezhepsel ve askeri dengelerin tam merkezinde yer alıyor. Dolayısıyla ülkedeki her iç hareketlilik, küresel aktörlerin radarına giriyor. Donald Trump'ın ABD Başkanı olduğu dönemde İran'la ilgili kullandığı sert ve zaman zaman tehditkar dil, bu hassas dengeyi daha da zorlayan bir unsur oldu. İran'daki gösterilere "orantısız güç" kullanılması halinde askeri karşılık verilebileceği yönündeki açıklamalar, diplomatik dilin oldukça dışında bir yaklaşımı temsil ediyordu.
Bu tür söylemler çoğu zaman "demokrasi" ya da "insan hakları" vurgusuyla birleştirilerek söyleniyor. Ancak gerçek hayatta sonuçlar genellikle farklı oluyor. Bir ülkede iç huzursuzluk varken dışarıdan gelen askeri tehditler, toplumun taleplerini güçlendirmez. Aksine, yönetimlerin "ülke tehdit altında" söylemini daha rahat kullanmasına zemin hazırlar. Güvenlik politikaları sertleşir, alan daralır ve en büyük riski yine sokaktaki insanlar üstlenir. Sert sözler, çoğu zaman göstericilerin değil, iktidar mekanizmalarının elini güçlendirir.
Ortadoğu'da sözün de en az silah kadar etkili olduğu gerçeği sık sık göz ardı ediliyor. Washington'dan, Moskova'dan ya da başka bir başkentten yapılan her sert açıklama, bölgede yeni bir gerilim hattı oluşturabiliyor. Bu nedenle büyük güçlerin kullandığı dil, çoğu zaman krizi yatıştırmak yerine daha da derinleştiriyor. İran örneğinde yaşanan da tam olarak budur.
Bölgenin bir diğer derin yarası ise Yemen. Yemen'de yıllardır süren savaş, artık sadece siyasi ya da askeri bir mesele olmaktan çıktı. Bu savaş, modern dünyanın en ağır insani krizlerinden birine dönüştü. Açlık, salgın hastalıklar, çöken sağlık sistemi ve yerle bir olmuş şehirler Yemen'in günlük gerçeği haline geldi. Savaşın tarafları değişse de kaybeden hep Yemen halkı oldu.
Bu savaşta Suudi Arabistan ve BAE uzun süre aynı safta yer aldı. Dışarıdan bakıldığında ortak hedefleri olan, uyumlu iki müttefik görüntüsü vardı. Ancak zaman ilerledikçe bu birlikteliğin kırılgan olduğu ortaya çıktı. Çünkü iki ülkenin Yemen'e bakışı temelden farklıydı. Suudi Arabistan için Yemen, öncelikle sınır güvenliği ve ulusal tehdit algısıyla ilgiliydi. Riyad yönetimi, güney sınırında kendisine düşman bir yapının kalıcı hale gelmesini istemiyor.
BAE ise Yemen'i daha çok stratejik ve ekonomik bir perspektiften değerlendirdi. Limanlar, deniz ticaret yolları ve bölgesel nüfuz alanları Abu Dabi açısından öncelikliydi. Bu farklı hedefler, sahada kaçınılmaz olarak çatışan çıkarlar doğurdu. Aynı cephede olması gereken aktörlerin desteklediği yerel gruplar zamanla birbirine rakip hale geldi. Güney Yemen'de yaşanan iç çatışmalar, bu ayrışmanın açık bir yansıması oldu.
Bu tablo, Yemen savaşını daha da karmaşık bir hale getirdi. Zaten kırılgan olan ülke yapısı, müttefikler arası rekabetle iyice çözüldü. Suudi Arabistan ile BAE arasındaki ilişkilerde de gözle görülür bir mesafe oluştu. Açık bir çatışma ihtimali düşük olsa da güven duygusunun zedelendiği açıkça hissediliyor. Ortak hareket etmesi beklenen iki ülkenin farklı yönlere savrulması, Yemen'de kalıcı bir çözüm ihtimalini daha da geciktiriyor.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken küresel güçler de bölgeyi yakından izliyor. ABD, Avrupa ülkeleri, Rusya ve Çin gibi aktörler, Ortadoğu'daki her krizi kendi stratejik hesaplarıyla değerlendiriyor. Silah satışları, askeri iş birlikleri ve diplomatik pazarlıklar, çoğu zaman barışın değil, kontrollü krizlerin devamını teşvik ediyor. Çünkü kontrol altında tutulan bir kriz, küresel siyaset için çoğu zaman daha kullanışlı bir araç haline geliyor.
Ortaya çıkan tablo net: İran'da toplumsal gerilim sürüyor, Yemen'de savaş derinleşiyor, müttefikler arasında bile çatlaklar büyüyor. Sert söylemler ve güç gösterileri ise bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Ateş kısılmadığı sürece, kazan taşmasa bile içindeki su her geçen gün biraz daha ısınıyor.
Bu büyük jeopolitik hesapların ortasında en az konuşulanlar ise sıradan insanlar. İran'da geçim derdiyle mücadele eden bir işçi, Yemen'de açlıkla yüzleşen bir çocuk, Körfez ülkelerinde bu savaşların ekonomik ve sosyal yükünü hisseden bir vatandaş… Hiçbiri bu kararların alındığı masalarda yer almıyor. Ama sonuçlarına katlanmak zorunda kalanlar hep onlar oluyor.
Belki de artık yüksek perdeden tehditlerin, sert mesajların ve güç gösterilerinin değil; daha sakin, daha sorumlu bir dilin zamanı gelmiştir. Askeri güç göstermek kısa vadede "kararlılık" algısı yaratabilir. Ancak uzun vadede sadece daha fazla yıkım, daha fazla öfke ve daha derin ayrışmalar üretir. Ortadoğu'nun ihtiyacı yeni cepheler değil; gerçekçi çözümler, diyalog ve insan hayatını merkeze alan bir siyaset anlayışıdır. Aksi halde ateşi harlayanlar masalarda kalırken, bu kazan sokaklarda taşmaya devam edecektir.
Cem Bürüç / diğer yazıları
- Kurallar mı güç mü: Sınır ötesi operasyonların gölgesinde dünya düzeni / 30.03.2026
- Hürmüz'e sıkışan hesap: Stratejik bir hesap hatasının hikayesi / 27.03.2026
- Husiler: Kontrol edilen mi, kontrol eden mi? / 26.03.2026
- Savaşın gölgesinde diplomasi: Neden Pakistan öne çıkıyor? / 25.03.2026
- Demokrasi değil, uyum: Washington'ın İran hesabı / 24.03.2026
- Hürmüz'den çıkan ders: Türkiye'siz koridor ya eksik kalır ya pahalıya mal olur / 21.03.2026
- Almanya Merz'le rota değiştiriyor: Trump'ın NATO tehdidine sert yanıt / 20.03.2026
- Fransa: Afrika'da kaybedilen güç, Lübnan'da boşa çıkan fırsat / 19.03.2026
- Alexander Dugin'in perspektifinden İran Savaşı: Küresel dengenin değiştiği bir an / 18.03.2026
- Enerji ticareti ve para meselesi / 17.03.2026
- Hürmüz'e sıkışan hesap: Stratejik bir hesap hatasının hikayesi / 27.03.2026
- Husiler: Kontrol edilen mi, kontrol eden mi? / 26.03.2026
- Savaşın gölgesinde diplomasi: Neden Pakistan öne çıkıyor? / 25.03.2026
- Demokrasi değil, uyum: Washington'ın İran hesabı / 24.03.2026
- Hürmüz'den çıkan ders: Türkiye'siz koridor ya eksik kalır ya pahalıya mal olur / 21.03.2026
- Almanya Merz'le rota değiştiriyor: Trump'ın NATO tehdidine sert yanıt / 20.03.2026
- Fransa: Afrika'da kaybedilen güç, Lübnan'da boşa çıkan fırsat / 19.03.2026
- Alexander Dugin'in perspektifinden İran Savaşı: Küresel dengenin değiştiği bir an / 18.03.2026
- Enerji ticareti ve para meselesi / 17.03.2026

























































