Suriye'de yaşanan gelişmeleri dikkatlice takip ediyoruz ve anlamaya çalışıyoruz.
Bu gelişmelerin ülkemizin menfaatine mi yoksa aleyhine mi bunu zaman gösterecek.
Diyeceksiniz ki, PKK'nın Suriye kolu SDG'ye operasyon yapılıyor, niye ülkemizin menfaatine olmasın?
Elbette ki, bir terör örgütüne bir operasyon yapılıyor, hakim olduğu alan daraltılıyorsa bu istenilen bir şeydir ama burada kafaları kurcalayan konu, bu operasyonların ABD'nin izniyle yapılması ve yapan iradenin eski bir terör örgütü olması.
ABD, buna niye izin veriyor, bunun neticesinde hangi sonuçlarla karşılaşacağız?
Ortadoğu ve topraklarımız üzerinde hesapları olan başta ABD ve diğer ülkeler, bir adım atıyor ya da bir adım atılmasına izin veriyorsa bunda mutlaka kendi menfaatleri olduğu içindir.
Suriye'de 8 Aralık 2024'e kadar yani HTŞ lideri Colani, Şam yönetimini ele geçirip Ahmet Şara olana kadar, Esad yönetimi ABD'nin bölgedeki çıkarlarına büyük engel teşkil ediyordu. Bu dönemde ABD'nin Suriye'deki en yakın müttefiki SDG idi.
ABD, DEAŞ'la mücadele adı altında, SDG üzerinden Fırat'ın doğusuna üsler kurdu ve yine SDG üzerinden Suriye'nin petrollerini hortumladı.
Fakat 8 Aralık'tan sonra süreç değişti, artık Suriye'de, Esad gibi direnmeyen, ABD'nin bir dediğini iki etmeyen, ABD'nin çıkarlarına hizmet edecek bir yönetim oluştu. Ve bu Şara yönetimi uluslararası arenada da kabul gördü. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, İslam ülkeleri, hatta Çin, Rusya Şara yönetimini Suriye'nin resmi yönetimi olarak tanıdılar.
ABD için gayrı resmi bir irade olan SDG mi daha menfaatine uygundur, yoksa dünya nezdinde resmen tanınan Şara yönetimi mi? İşte ABD'nin bu tercihinin sahadaki yansımasıdır Suriye'de yaşananlar.
Ama bu asla, "ABD SDG'den vazgeçti" anlamına gelmemektedir. ABD, Suriye'de asla yeni bir Saddam oluşturmak istemez; SDG her zaman ABD çıkarları için, Şara'yı dizginlemek için bir sigorta olarak tutulacaktır.
Zaten dikkat ederseniz, yapılan mutabakatlarda SDG'siz bir Suriye'den asla bahsedilmemektedir. Ahmet Şara ile Mazlum Abdi arasında ABD arabuluculuğunda 10 Mart'ta imzalanan 8 maddelik mutabakat aslında Suriye yönetimi tarafından SDG'nin resmen tanındığının en üst perdeden ilanıydı.
Hatta Türkiye'nin siyasileri bile SDG'ye, "10 Mart Mutabakatı'na bağlı kalın" diyerek bir şekilde SDG'yi tanımış oldular. 18 Ocak'ta imzalanan 14 maddelik mutabakat ise, 10 Mart'ta tanınan SDG'nin bu sefer sınırlarının resmen tanınmasıydı.
Fakat SDG, başta Halep olmak üzere daha fazlasını istediği için ve bu konularda direttiği için şimdilik bu anlaşma yürürlüğe girmedi ama eninde sonunda ABD'nin baskısıyla bir noktada buluşacaklar.
Siyasilerimiz, bu gelişmelerin Türkiye'nin güvenliğine hizmet ettiğini iddia ediyor.
Tamam da, SDG terör örgütüdür güvenliğimizi tehdit ediyor da, ABD'nin kontrolünde olan Şara yönetimine güvenilebilir mi? Her şeyden öte, ABD'nin Suriye için Büyük Ortadoğu Projesi bir şekilde tamamlanıyor da, sıra Türkiye'ye gelmeyecek mi?
MHP lideri Devlet Bahçeli salı günkü grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Kürt kardeşlerimiz başka, SDG-YPG başkadır. YPG terördür, Kürtlerle ilgisi yoktur. Fırat'ın batısı değil doğusu da terörden temizlenmelidir" ifadelerini kullanmıştı.
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Hüseyin Baş, Sayın Bahçeli'nin buna benzer daha önce yaptığı bir açıklamalarına yönelik şu paylaşımda bulunmuştu: "Türkiye'de Kürtler başka, PKK başkadır. PKK terör örgütüdür ve Türkiye'deki Kürtleri temsil etmemektedir."
Evet, Suriye'deki terör unsurlarına yönelik operasyonları destekleyip, Türkiye'de terör örgütünün lideriyle bir süreç yürütmek, terörün başına "kurucu önder" diye hitap etmek, sanki Kürt halkının sorunlarının çözümü o teröristbaşıyla yürütülecek müzakerelermiş gibi bir süreç yürütmek birbiriyle tamamen çelişen durumlardır.
Dünkü yazımda ifade ettiğim gerçeğin tekrar altını çizeyim; içeride teröristbaşıyla müzakere edilerek, sınır dışında da ülkemiz üzerinde menfur emelleri olan ülkelerin menfaatlerine uygun gelişmelerle, "ülkemizi yaklaşan bir tehlikeden koruma" düşüncesi son derece sağlıksızdır.
Eğer gerçekten ulusal güvenliğimizi düşünüyorsak, Suriye'deki treni kaçırdık, İran ve Irak gibi sınır ülkeleriyle ilişkilerimizi milli menfaatler doğrultusunda geliştirip, gerçekten yerli ve milli politikalarla ekonomimizi, siyasetimizi, duruşumuzu, askeri kabiliyetimizi, milli direncimizi güçlü ve tam bağımsız bir hale getirmek zorundayız.
- ABD-İran geriliminde Türkiye arabulucu olmalı mı? / 03.02.2026
- ABD, bu şartlarda İran’a saldırabilir mi? / 31.01.2026
- Hukuku tanımayan ülkenin parasını kimse tanımaz! / 30.01.2026
- ABD’den İran’a ‘maksimum baskı’ politikası tutar mı? / 29.01.2026
- Savaşa, kavgaya gerek yok: MEM var / 28.01.2026
- Bayrağımıza saldırı, milli değerlerin tartışmaya açılmasının sonucudur / 24.01.2026
- Bayrağımıza saygısızlık kabul edilemez / 22.01.2026
- Suriye’de ABD’nin çıkarına olan, bizim çıkarımıza mıdır? / 21.01.2026
- Suriye'de sorun gerçekten çözüldü mü? / 20.01.2026






















































