ABD'de ölüm cezaları bir adalet krizine dönüştü
ABD'de ölüm cezası, 2025'te hala ayrımcı ve çağdışı bir uygulama olarak adalet sistemini zehirliyor. İntikam odaklı bu sistem, masumiyet vakaları ve etik ihlallerle gerçek adaleti gölgeliyor
Eyüp Kabil





Bu durum, insan hakları savunucuları tarafından zalimce bir sistem olarak eleştirilirken, bazı kesimler tarafından suç oranlarını düşürmede etkili bir araç olarak savunuluyor.
Tarihsel bağlam
Ölüm cezası, ABD'nin kuruluşundan beri var olan bir ceza biçimi. 1608'de ilk infazın kaydedildiği Virginia'dan bugüne, yöntemler değişse de (idam sehpası, elektrikli sandalye, zehirli iğne) temel mantık aynı. Amaç, caydırıcılık ve intikam.
Ancak 1972'de Furman v. Georgia davasıyla Yüksek Mahkeme, uygulamanın keyfi ve ayrımcı olduğunu belirterek geçici bir yasak getirdi. 1976'da Gregg v. Georgia ile yeniden yasallaştırıldı.
2025'te, Trump yönetimi altında federal infazların artması, bu evrimin en tartışmalı noktası. Eski başkanın Venezuela gibi ülkelere yönelik sert politikalarıyla paralellik gösteren bu yaklaşım, ölüm cezasını "güçlü liderlik" simgesi haline getiriyor. Eleştirmenler, bu tarihsel evrimin ırkçılık ve sınıf ayrımcılığını pekiştirdiğini savunuyor; zira infaz edilenlerin büyük kısmı azınlık gruplarından geliyor.
İstatistikler ve uygulama gerçekleri
2025 verilerine göre, ABD'de ölüm cezası veren eyalet sayısı 27'ye düşmüş olsa da, infazlar hız kesmiyor. NPR raporlarına göre, bu yıl 48 infaz beklenirken, yeni ölüm cezası kararları azalıyor. Kamu desteği yüzde 50'nin altına inmiş durumda.
Texas ve Florida gibi eyaletler öncü konumda; örneğin, Aralık ayında Bondi Beach terör saldırısı sonrası hızlı infaz talepleri arttı. Ancak istatistikler çarpıcı, siyah Amerikalılar, nüfuslarının yüzde 13'ünü oluşturmalarına rağmen infazların yüzde 34'ünü temsil ediyor. Ayrıca, masumiyet vakaları alarm verici. Innocence Project'e göre, 1973'ten beri 200'den fazla kişi ölüm hücresinden aklanarak salıverildi.
Bu rakamlar, sistemin güvenilirliğini sorgulatıyor. İnfazların suç oranlarını düşürmediği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmışken (Ulusal Araştırma Konseyi raporu), neden hala sürdürülüyor? Cevap, siyasi popülizmde yatıyor.
Hukuki eleştiriler
Ölüm cezasının en büyük eleştirisi, etik boyutu. Bir devletin vatandaşını öldürmesi, "yaşam hakkı" ilkesini ihlal ediyor; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, bunu "zalimane ve insanlık dışı" olarak nitelendiriyor.
2025'te, RFK Jr.'ın CDC'ye atanmasıyla aşı tartışmaları gibi, ölüm cezası da kamu sağlığıyla bağdaştırılıyor. Bazı eyaletlerde zihinsel sağlık sorunu olan mahkumlar infaz ediliyor. Ayrıca, yöntemlerin acı verici olması (zehirli iğnenin başarısızlık oranı yüzde 7) işkenceye eşdeğer.
Hukuki açıdan, ayrımcılık bariz. Fakir mahkumlar kaliteli savunma alamıyor, zenginler ise kurtuluyor. Eleştirmenler, bu sistemin "adalet" değil, "intikam" olduğunu söylüyor. Gazze ve Yemen savaşlarındaki sivil ölümlerle paralellik kurarsak, ABD'nin kendi sınırlarında benzer bir "savaş" yürüttüğünü görebiliriz.
Alternatif yaklaşımlar
Ölüm cezasını kaldırmanın alternatifleri var. Norveç gibi ülkelerde ömür boyu hapis, rehabilitasyon odaklı ve suç oranlarını düşük tutuyor. ABD'de, Colorado ve Virginia gibi eyaletler cezayı kaldırdıktan sonra suç oranlarında artış olmadı. Reform önerileri arasında, zorunlu DNA testleri, bağımsız inceleme komisyonları ve zihinsel sağlık desteği yer alıyor.
Bu değişiklikler siyasi irade gerektiriyor; ancak 2025'te Cumhuriyetçi ve Demokrat sağlık reformları tartışılırken, ölüm cezası gündeme alınmıyor. Bu ihmal, sistemin reformdan ziyade statükoyu koruma amacıyla kullanıldığını gösteriyor.
Sonuç olarak, ABD'de ölüm cezası, 2025'te hala bir adalet krizi olarak duruyor. Tarihsel kökleri, güncel istatistikleri ve etik sorunları göz önüne alındığında, bu uygulama çağdışı ve ayrımcı gözüküyor.


















































































