Modern ekonomi yönetimlerinde, siyasi söylemler ile yapısal gerçeklikler arasındaki uçurum büyüdüğünde, toplumsal maliyet katlanarak artar.
Türkiye, uzun süredir bu uçurumun en derinleştiği dönemlerden birini tecrübe ediyor.
Bir tarafta en üst düzey siyasi makamlar tarafından faizin "bereketi kaçıran", "haksız kazanca dayalı bir hastalık" olduğu vurgulanıyor ve dini referanslarla (Nas) bu yapı yeriliyor; diğer tarafta ise devletin resmi kurumları ve piyasa dinamikleri, ülkeyi küresel faiz liginin zirvesine taşıyor.
Söylem düzeyindeki anti-kapitalist ve ahlaki eleştiriler, ne yazık ki somut ve yapısal bir çözüm modeliyle desteklenmediği için köklü bir ekonomik dönüşüm yaratamıyor.
Aksine, ortaya çıkan derin çelişki, hem üreticiyi hem de tasarruf sahibini trajik bir kısırdöngünün içine hapsediyor.
Türkiye dünya faiz liginde ikinci sırada
Türkiye'de ekonomi yönetimi ve siyasi irade, faizin toplumsal adalet üzerindeki tahribatına sık sık dikkat çekmektedir.
Faizin emek sarf etmeden, alın teri dökmeden sadece sermaye gücüyle haksız kazanç elde etme mekanizması olduğu ve dar gelirli kitlelerin sırtına yük bindirdiği tezi, teorik olarak evrensel bir gerçektir.
Ancak "Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz" düsturundan hareketle uygulamaya bakıldığında, Türkiye'nin küresel ölçekte en yüksek politika faizi uygulayan ikinci ülke konumuna yükseldiği görülmektedir.
Dünya genelinde politika faizleri incelendiğinde, %58,6 ile ilk sırada yer alan Venezuela'nın hemen ardından, %37'lik resmi politika faiziyle Türkiye gelmektedir.
Bu oran; iç savaş yaşayan, ağır ekonomik yaptırımlarla boğuşan veya yapısal çöküş içindeki Zimbabwe (%35), Arjantin (%29), Nijerya (%27) ve savaştaki Ukrayna ile Rusya gibi ülkelerin bile üzerindedir.
Üstelik bu %37'lik oran sadece Merkez Bankası'nın belirlediği resmi politika faizidir; piyasaya, bankalara, üreticiye ve esnafa yansıyan reel borçlanma maliyetleri %50'leri, %60'ları aşarak halkın alım gücünü doğrudan eritmektedir.
Söylemde faiz lobilerine savaş açılırken, eylemde bütçe giderleri içindeki aslan payının faiz ödemelerine gitmesi, eleştirilen sisteme her geçen gün daha fazla bağımlı hale gelindiğinin en açık kanıtıdır.
Yatırımcılar faize yönlendiriliyor
Ekonomideki en büyük paradoks ise Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) resmi verileriyle tescillenmiş durumdadır.
Cumhurbaşkanı'nın "Faizin olduğu yerde bereket olmaz" açıklamasıyla eş zamanlı olarak TÜİK, enflasyondan arındırılmış reel getiri oranlarında altın, dolar ve euro gibi geleneksel yatırım araçlarının kaybettirdiğini, tek kazandıran aracın faiz olduğunu ilan etmektedir.
Bu durum, piyasa aktörleri ve vatandaşlar üzerinde muazzam bir yönlendirici baskı oluşturmaktadır.
Enflasyon karşısında birikimlerinin değer kaybetmesini istemeyen geleneksel yatırımcı, rasyonel bir refleksle rotasını faize çevirmektedir.
Siyasi liderlerin faiz karşıtı söylemlerine rağmen, devletin resmi kurumlarının faizi "tek güvenli liman" olarak işaret etmesi, dini veya ahlaki hassasiyetleri olan geniş kitleleri bile paralarını faiz enstrümanlarında değerlendirmek zorunda bırakmaktadır.
Döviz, altın veya arsa gibi alternatiflerin enflasyon canavarına karşı koruma sağlayamadığı bir iklimde, bireysel tasarrufların faiz sistemine akması kaçınılmaz hale gelmektedir.
Bu durum, toplumsal tabanda ciddi bir zihni ve ahlaki yarılmaya yol açmaktadır.
Üretimden kaçış ve çözümsüzlük sancısı
Yüksek faiz sarmalının en ağır darbe vurduğu kesim ise şüphesiz reel sektördür. Bir ekonominin can damarı olan sanayici, üretici ve tarım köylüsü, yüksek borçlanma maliyetleri altında ezilirken, diğer taraftan parayı üretime yatırmanın riskleriyle yüzleşmektedir.
İşçi çalıştırmak, hammadde almak, lojistik maliyetlerle boğuşmak ve yüksek vergi yükü altında cüzi kâr marjlarıyla hayatta kalmaya çalışmak yerine; fabrikasını, arabasını veya traktörünü satıp parasını faize yatırmak çok daha cazip ve risksiz bir seçenek haline gelmektedir.
İnsanları üretimden soğutan, istihdam yaratma arzusunu körelten ve tüketimi tıkayan bu yapı, ekonomiyi kalıcı bir durgunluğa ve yapısal çöküşe sürüklemektedir.
Siyasilerin faizi sadece retorik düzeyde eleştirip, sistemi dönüştürecek uygulanabilir ve bilimsel bir alternatif ortaya koymamaları bu çözümsüzlüğü derinleştirmektedir.
Oysa faiz bir sonuçtur; parayı bir meta gibi alıp satan mevcut kapitalist model değiştirilmediği müddetçe sadece faiz oranlarını indirmek ya da yükseltmek yaraya merhem olmamaktadır.
Nitekim paranın emeğe ve üretime endekslendiği, sıfır faizli bir ekonomik modelin (Prof. Dr. Haydar Baş'ın Milli Ekonomi Modeli gibi) yapısal olarak incelenmesi ve hayata geçirilmesi, Türkiye'yi bu bağımlılık ilişkisinden kurtaracak yegane çıkış yoludur.
Aksi takdirde, bir yandan faizin bereketsizliğinden şikayet edip diğer yandan dünya faiz liginde zirveye oynamak, Türkiye ekonomisinin kronik bir kaderi olarak kalmaya devam edecektir.
- Dijital mutabakatın gölgesinde yeni hamle hazırlıkları / 22.06.2026
- Kaostan beslenen düzen ve Moskova’da patlayan İHA’lar / 21.06.2026
- İslamabad Anlaşması ve İran'ın büyük zaferi / 20.06.2026
- Raflara ceza, üreticiye baskı / 19.06.2026
- İsrail’in bitmeyen yayılmacılık stratejisi / 18.06.2026
- Bütçe açıkları, faiz sarmalı ve kanıksanan yoksulluk / 17.06.2026
- Ortadoğu’da savaşa ‘reklam arası’ mı, yeni bir dönem mi? / 16.06.2026
- Gerçek enflasyonun altında ezilen emekli ve işçi / 15.06.2026
- Büyük zafer hayali kuran Trump, İran duvarına tosladı / 14.06.2026
























































