logo
10 TEMMUZ 2026

Ankara'da NATO, gündemde Trump

10.07.2026 00:00:00
 
Ankara, iki gün boyunca dünyanın en büyük askerî ittifakına ev sahipliği yaptı. Ancak zirve sona erdiğinde geriye NATO'nun aldığı kararlardan çok, Donald Trump'ın açıklamaları, Ortadoğu'daki savaş senaryoları ve Türkiye'nin NATO içindeki gerçek konumu yeniden sorgulanmaya başlandı. Ankara Zirvesi, sadece NATO'nun geleceğini değil, yeni dünya düzeninin hangi eksende şekilleneceğini de gösteren önemli bir dönüm noktası oldu.

Zirve öncesinde Ankara, olağanüstü güvenlik önlemleri nedeniyle adeta farklı bir kimliğe büründü. Kapanan yollar, değiştirilen ulaşım güzergâhları ve geniş güvenlik çemberleri günlük hayatı önemli ölçüde etkiledi. Bazı gazetecilerin akreditasyon süreçlerinde yaşadığı sorunlar ve çalışma alanlarının sınırlandırılması da kamuoyunda tartışmalara neden oldu. Güvenlik tedbirleri elbette devletlerin en doğal hakkı ve sorumluluğudur. Ancak demokratik hukuk devletlerinde güvenlik ile temel hak ve özgürlükler arasında makul bir denge kurulması beklenir.

Bir yanda görkemli protokol görüntüleri, diğer yanda gündelik hayatı sekteye uğrayan vatandaşın oluşturduğu tezat ise sosyal medyada en çok konuşulan başlıklardan biri oldu. Bu görüntüler, ekonomik sıkıntılarla mücadele eden geniş toplum kesimlerinde "protokol ihtişamı ile hayatın gerçekleri arasındaki mesafe" tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Zirvenin sembolik tarafı da tartışıldı. Liderlerin mehter marşıyla karşılanması, bir kesim tarafından tarihî ve kültürel bir unsur olarak görüldü; başka bir kesim tarafından ise diplomatik gösterinin parçası sayıldı. Ancak daha önemli bir sembol eksikti: Liderler düzeyinde Anıtkabir ziyareti gerçekleşmedi. Oysa Ankara'da yapılan böylesine büyük bir uluslararası toplantıda, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu iradesine gösterilecek saygı, sadece protokol değil, aynı zamanda tarihî hafızaya saygı meselesidir.

Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği'ne karşı kurulan NATO, bugün yalnızca bir savunma ittifakı değildir. Ukrayna savaşıyla birlikte yeniden şekillenen ittifak; Rusya'yı çevreleme, Çin'i dengeleme ve küresel Batı'nın askerî liderliğini sürdürme hedefi doğrultusunda yeni bir misyon üstlenmektedir. Savunma harcamalarının milli gelirin yüzde 5'ine çıkarılması yönündeki karar da bunun en açık göstergesidir.

Fakat zirvenin en dikkat çekici yönü NATO değil, Donald Trump oldu. İran'dan Gazze'ye, İspanya'dan Grönland'a kadar yaptığı açıklamalar uluslararası medyanın manşetlerini belirledi. Zirvenin sonunda konuşulan NATO'nun yeni stratejisi değil, Trump'ın siyasi çıkışlarıydı. Böylece Ankara Zirvesi, NATO Genel Sekreteri'nin değil, ABD Başkanının gölgesinde kaldı. Trump'ın İran konusunda Ankara'dan verdiği sert mesajlar, zirvenin Ortadoğu eksenine kaymasına yol açtı. NATO'nun Avrupalı üyeleri ise İran konusunda ABD çizgisine tamamen angaje olmaktan kaçınan daha temkinli bir tutum sergiliyor. Avrupa başkentleri, İran'la doğrudan savaşın enerji fiyatlarını, göç baskısını ve bölgesel istikrarsızlığı artıracağını biliyor. Bu nedenle Trump'ın "vurucu" dili ile Avrupa'nın "kontrollü gerilim" arayışı arasında ciddi bir fark var.

Gazze meselesinde ise tablo daha ağırdır. Trump'ın Netanyahu'ya dönük övgüleri, İsrail'in saldırgan politikalarına verilen siyasi desteği bir kez daha gösterdi. Türkiye'de yapılan bir zirvede, Gazze'de yaşanan insanlık dramı devam ederken Netanyahu'nun parlatılması, milletimizin vicdanında karşılık bulmaz. Eğer bir lider "Bibi iyi bir savaş başbakanıdır" diyorsa, o savaşın masumlar üzerindeki yıkımını da siyasi olarak sahiplenmiş olur.

Trump açısından Ankara Zirvesi yalnızca bir NATO toplantısı değildi. İç kamuoyuna güçlü lider görüntüsü vermek, Avrupa üzerindeki baskıyı artırmak, savunma sanayii harcamalarını yükseltmek ve İran konusunda Batılı müttefiklerini aynı çizgide tutmak için önemli bir fırsattı. Bu nedenle zirve boyunca NATO'dan çok Trump'ın kişisel siyasi ajandası öne çıktı.

Zirvenin sonuç bildirgesinde Rusya tehdidi ve terörizm vurgusu öne çıktı. NATO bir kez daha "birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır" anlamındaki 5. madde ruhunu hatırlattı. NATO'nun en çok vurguladığı ilke kolektif savunmadır. Ancak Türkiye açısından temel soru şudur: Bu ilke bizim için ne zaman aynı kararlılıkla işletildi? Ancak Türkiye açısından asıl tartışma burada başlamaktadır. Elli yılı aşkın süredir PKK terörüyle mücadele eden Türkiye, ittifakın aynı dayanışmasını hiçbir zaman hissedemedi. Bugün Ukrayna'nın toprak bütünlüğü için büyük diplomatik ve askerî destek veren ülkelerin önemli bir kısmı, Türkiye'nin sınır güvenliği söz konusu olduğunda aynı kararlılığı göstermedi. Üstelik PKK'nın uzantısı olarak gördüğü yapılara verilen destekler Ankara'nın güven bunalımını daha da derinleştirdi.

Dahası, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye'ye uygulanan ambargo hâlâ hafızalardadır. Bugün Ukrayna'nın toprak bütünlüğü için seferber olanlar, Türkiye'nin güvenlik kaygıları söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti göstermemiştir. NATO'nun söylemi başka, eylemi başka olmuştur. Türkiye bunu unutmamalıdır. Türkiye, NATO üyesi olmasına rağmen 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ağır silah ambargolarıyla karşı karşıya bırakıldı. Dolayısıyla Ankara açısından NATO tarihi, sadece müttefiklik değil; aynı zamanda zaman zaman yalnız bırakılmış olmanın da tarihidir.

Rusya'nın Ankara Zirvesi'ne vereceği cevap ise sadece diplomatik açıklamalarla sınırlı kalmayacaktır. Moskova, NATO'nun savunma harcamalarını artırmasını ve Ukrayna'ya desteğini kendi çevrelenme algısının teyidi olarak okuyacaktır. Bu durum Rusya'yı Çin, İran ve Kuzey Kore ile askerî-teknolojik işbirliğini derinleştirmeye itebilir. Çin ise doğrudan bir askerî blok kurmaktan kaçınsa da, NATO'nun Asya-Pasifik'e uzanan etkisine karşı Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS ve alternatif ödeme-ticaret mekanizmaları üzerinden Batı merkezli sisteme karşı daha örgütlü bir denge politikası geliştirecektir.

Bu da dünyayı yeniden bloklaşmaya götürmektedir. Bir tarafta NATO'nun genişleyen askerî gündemi, diğer tarafta Rusya-Çin eksenli karşı dengeleme arayışları… Böyle bir tabloda Türkiye'nin yapması gereken, körü körüne taraf olmak değil, millî çıkarlarını merkeze alan bağımsız bir strateji geliştirmektir.

Ankara Zirvesi Türkiye'ye şunu bir kez daha göstermiştir: NATO, Türkiye için bir güvenlik başlığıdır; fakat asla tek güvenlik aklı olamaz. Türkiye'nin savunma sanayii, dış politikası, enerji güvenliği ve bölgesel diplomasisi Washington'un, Brüksel'in ya da Moskova'nın beklentilerine göre değil, Ankara'nın millî menfaatlerine göre şekillenmelidir.

Türkiye ise bir kez daha şu soruyla baş başa kaldı: Bizi gerçekten koruyan bir ittifakın içinde miyiz, yoksa gerektiğinde bizi yalnız bırakan bir güç denklemine mi ev sahipliği yapıyoruz? Cevap, geçmiş tecrübelerde saklıdır. Türkiye ne Doğu'nun ne de Batı'nın ileri karakolu olmalıdır. Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" anlayışı ile Prof. Dr. Haydar Baş'ın geliştirdiği Millî Devlet ve Millî Ekonomi perspektifi birlikte değerlendirildiğinde görülecektir ki Türkiye'nin gerçek güvenliği, başka güç merkezlerine yaslanmakta değil; kendi ekonomik, askerî ve siyasî bağımsızlığını güçlendirmektedir.
 
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.