logo
17 AĞUSTOS 2026

Terörsüz Türkiye'yi anlamak -IX- Kurucu irade nerede?

17.08.2026 00:00:00
 
Bir önceki yazımızda 467 oyun ortaya çıkardığı siyasi tabloyu ele aldık. Çerçeve yasa çıktı. Şimdi asıl soru şudur: Bu geniş Meclis aritmetiği bundan sonra ne için kullanılacak? Bu sorunun cevabını ararken, Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun'a kimlerin "evet", kimlerin "hayır" dediği kadar, neden öyle oy verdiklerine de bakmak gerekiyor. Özellikle kendisini Atatürk'ün ve Cumhuriyet'in kurucu değerlerinin siyasi mirasçısı olarak gören partilerin tutumu ayrıca değerlendirilmelidir.

Özgür Özel, Saygı Öztürk'e verdiği röportajda alınan kararın zorluğunu açıkça anlatıyor. Bir tarafta PKK'nın silah bırakması ve Kürt meselesinin çözümüne katkı sağlama düşüncesi, diğer tarafta sürece yönelik toplumsal endişeler bulunduğunu söylüyor. Bu nedenle partisinin ortaya koyduğu yöntemi bir "hibrit çözüm" olarak tanımlıyor. Milletvekillerini tek bir oya zorlamadıklarını; seçim bölgelerindeki teşkilatlara, kanaat önderlerine ve halka danışarak karar vermelerini istediklerini anlatıyor. 54 milletvekilinin "hayır" oyu vermesini de özellikle vurguluyor. Özel'in gerekçesini en açık anlatan cümlelerinden biri şudur: "Sonuçta PKK silah bırakıyor. Silah bırakana mı karşı çıkacağız?" Elbette PKK'nın silah bırakmasına karşı değiliz. Terör bitsin. Silahlar sussun. Türkiye'nin evlatları ölmesin. Ancak bu yazı dizisinin başından beri üzerinde durduğumuz mesele zaten bu değildir. Mesele, silah bırakmanın ardından Türkiye'nin siyasi ve hukuki yapısında neyin değişeceğidir.

Nitekim Özgür Özel aynı röportajda yalnızca silah bırakmaktan söz etmiyor. Kürt meselesinin çözümünden, Selahattin Demirtaş'ın özgürlüğünü isteyenlerden, demokratikleşmeden, uzun tutukluluk sürelerinden, adil yargılanmadan ve toplumsal mutabakattan da söz ediyor. Asıl soru şudur: Bu "hibrit" tutum yalnızca PKK'nın silah bırakmasına verilen desteği ve toplumdaki endişeleri aynı anda kayda geçirmekten mi ibarettir; yoksa bundan sonra gündeme gelecek daha geniş bir siyasi dönüşüm karşısında da partinin konumunu belirleyen yeni bir çizgi midir?

Üstelik bu soruyu sormak için artık elimizde yalnızca varsayımlar yok. Çerçeve yasa 467 oyla kabul edildi. Ardından TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş mevcut Meclis aritmetiğinin yeni anayasa yapmak için müsait olduğunu söyledi. DEM Parti cephesinden "kök nedenler", "demokratik toplum", vatandaşlık ve yerel yönetimlere uzanan açıklamalar geliyor. Öyleyse artık tartışmanın merkezine başka bir soru yerleştirilmelidir: Cumhuriyet'in kurucu iradesi bu meselenin neresindedir? Atatürk Kürt meselesine nasıl bakıyordu? Bu sorunun cevabı için yüz yıl geriye gitmek gerekiyor.

16/17 Ocak 1923'te Mustafa Kemal Paşa, İzmit'te gazetecilerle yaptığı toplantıda Kürtlerle ilgili doğrudan bir soruyla karşılaştı. Mustafa Kemal Paşa cevabında Kürtlerin yaşadığı bölgelerin idaresini açıkça ele aldı; dönemin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'ndaki mahallî idare anlayışına işaret etti. Fakat bunun hemen ardından çok önemli bir sınır çizdi. "Başlı başına bir Kürtlük" tasavvurundan hareket etmek yerine TBMM'nin hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluştuğunu vurguladı. Ve bu iki unsurun "bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiş" olduğunu söyledi. Kurucu yaklaşımın özü burada aranmalıdır. Kürt'ü inkâr etmek değil. Kürt'ü Türk'ten ayırmak da değil. Türk'ün ve Kürt'ün ortak siyasi kaderini parçalamamak. Atatürk'ün İzmit'teki cevabında Kürtler, Türkiye'den ayrı bir siyasi gelecek tasavvurunun değil; Türklerle birlikte ortak Meclis ve ortak kader anlayışının içinde ele alınmaktadır.

O hâlde bugün Atatürk'ün siyasi mirasına sahip çıktığını söyleyenlere sormak gerekir: Siz bugün bu ortak kader anlayışını mı güçlendiriyorsunuz, yoksa siyaseti yeniden etnik kimlikler üzerinden tarif edecek bir sürecin önünü mü açıyorsunuz? Kurucu partinin başında olmak, kurucu çizgide olmak mıdır? İşte burada CHP'nin ve aynı siyasi miras iddiasını taşıyan Yeni Parti'nin tutumu üzerinde durmak gerekiyor. Bir siyasi parti Atatürk'ün adını anabilir. Duvarlarına Atatürk'ün fotoğraflarını asabilir. Konuşmalarında Cumhuriyet'in kurucu değerlerinden söz edebilir. Ancak kurucu iradeyi temsil etmek tarihî bir miras iddiasıyla değil, kritik zamanlarda alınan kararlarla ortaya çıkar. Üniter devlet tartışıldığında ortaya çıkar. Millî kimlik tartışıldığında ortaya çıkar. Vatandaşlığın yeniden tanımlanması gündeme geldiğinde ortaya çıkar. Yerel yönetimlerin yetkileri devlet yapısını etkileyebilecek biçimde tartışıldığında ortaya çıkar. Yeni anayasa için siyasi zemin oluşturulurken ortaya çıkar. Bizim itirazımız tam da buradadır. Kurucu değerlerin tartışma konusu olduğu böyle bir Meclis aritmetiğinde CHP ve Yeni Parti genel başkanlarının ortaya koyduğu siyasi çizginin Atatürk'ün kurucu çizgisi olduğunu kabul etmiyoruz.

Daha açık söyleyelim: Kanaatimizce bu tutumlarıyla Atatürk'ün kurucu çizgisinden uzaklaşmışlardır. Bundan sonra Atatürk adına ortaya koydukları her siyasi iddia da söyledikleriyle değil, Cumhuriyet'in üniter yapısı, millî egemenlik ve ortak vatandaşlık karşısında aldıkları somut tutumla ölçülmelidir. Çünkü Atatürkçülüğün tapusu hiçbir siyasi partinin genel merkezinde değildir.

İşte Prof. Dr. Haydar Baş'ın yıllar önce Gaziantep'te söylediği bir söz tam burada anlam kazanıyor. Yıl 2002. Yer Gaziantep İstasyon Meydanı. Ben de o mitingdeydim ve konuşmayı bizzat dinledim. Aradan geçen yıllara rağmen Haydar Baş'ın o gün söylediği şu söz hafızamdadır: "Bugün Atatürk gelse, 'Oğlum Haydar, CHP'nin başına sen geç' derdi." 26 Ağustos 2002 tarihli Yeni Mesaj haberi de mitingin siyasi bağlamını doğrulamaktadır. Habere göre Haydar Baş, Gaziantep İstasyon Meydanı'ndaki mitingde CHP'nin siyasi çizgisini özellikle Kemal Derviş üzerinden sert biçimde eleştiriyor ve CHP seçmenine BTP saflarına katılma çağrısı yapıyordu. Aynı konuşmada kendisini açıkça "Mustafa Kemal Atatürk'ün yolunda" olarak tarif ediyordu. Üstelik aynı mitingde ben de dönemin Gaziantep Belediye Başkanı Celal Doğan'ı BTP'ye davet etmiştim. Bu husus da dönemin haberinde kayıtlıdır. Aradan yaklaşık çeyrek asır geçti. Bugün Haydar Baş'ın o sözünü tekrar düşündüğümüzde mesele bir kişinin CHP'nin genel başkanı olup olmamasından çok daha büyük görünmektedir.

Mesele, Atatürk'ün siyasi mirasını kimin temsil ettiğidir. Haydar Baş'ın yıllar sonra kaleme aldığı Hoş Geldin Atatürk eserini, üniter devlet konusundaki ısrarını, millî ekonomi ve tam bağımsızlık anlayışını birlikte düşündüğümüzde Gaziantep'teki o sözün siyasi anlamı daha iyi anlaşılmaktadır. Atatürkçülük bir parti rozeti değildir; bağımsızlık, millî egemenlik, üniter devlet ve Türk milletinin ortak kaderi üzerine kurulmuş bir devlet anlayışıdır. Bu nedenle bir siyasi parti bu ilkelerden uzaklaşırsa, tarihî olarak Atatürk tarafından kurulmuş olması bugünkü politikalarını kendiliğinden Atatürkçü yapmaz.

Bugün aynı soru yeniden önümüzde Şimdi tabloyu yan yana koyalım. 1923'te İzmit'te Türklerin ve Kürtlerin menfaatlerini ve kaderlerini aynı Meclis çatısı altında birleştiren Mustafa Kemal... 2002'de Gaziantep'te CHP'nin yöneldiği çizgiyi eleştiren Haydar Baş... 2015'te "Gelin üniter yapımızı devam ettirelim. Bir ve bütün olalım" diye uyaran yine Haydar Baş... Bugün 467 oyla kabul edilen çerçeve yasa... Ardından yeni anayasa için Meclis aritmetiğinin müsait olduğunun açıklanması... Vatandaşlık, demokratik toplum ve yerel yönetimler üzerinden genişleyen tartışmalar... Bütün bunları yan yana koyduğumuzda mesele artık kimin "evet", kimin "hayır" dediğinden daha büyüktür.

Asıl mesele, kimin hangi Türkiye'yi savunduğudur. Atatürk'ün adını söylemek kolaydır. Zor olan, Cumhuriyet'in temel niteliklerinin tartışıldığı tarihî dönemeçlerde kurucu iradenin gerektirdiği duruşu gösterebilmektir. Siyasi miras isimle değil, duruşla taşınır. Haydar Baş'ın Gaziantep'te yıllar önce söylediği sözün bugün yeniden anlam kazanmasının sebebi de budur. Tarih bazen bir sözün anlamını söylendiği gün değil, şartlar olgunlaştığında ortaya çıkarır.

Bugün önümüzde duran soru artık CHP'nin başında kimin bulunduğu değil, Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in temel değerlerini bugün kimin savunduğudur.

Devam edecek...
 
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.